Bize Ulaşın

     

Otomobil totemi

Oturduğumuz apartmanda mal sahipleri para topladılar. Biz kiracılara bahçe düzenlenecek dendi. Sevinilecek haber. Uygulaması şöyle: Önce yüksek duvarlar yapıldı. Oysa bahçenin duvarları vardı. Arkasından bahçenin toprak zeminine boydan boya beton döküldü.
Bahçe düzenlenecek denince eskiden ne anlaşılırdı? Çim, duvar yerine yeşil çit, birkaç yeni ağaç, gül fidanları, hercai menekşe, apartman duvarını örtecek sarmaşık, asmanın örttüğü bir çardak, çocuklar için salıncak. Ancak bütün bunlar insan içindir. Kimilerinin biraz da yukardan baktığı o insan için, hani yitirdiği kırı kentin ortasında özleyenler var ya, onlar...
Bahçenin zemini niçin beton olacak? İnsanları artık balkondan bakmaya bile pişman etmek için mi? Yoksa çocuklar saklambaç oynarken daha sağlam bir zemine düşsünler ve üstleri toprak olmasın diye mi? Toprağı yalnız saksıda gören bir kent uygarlığına gidiyoruz.
Bahçeye beton dökülmesini otomobiller istiyor, artık ayakları çamura batmayacakmış. Beton, otomobil temizliği için şart.
Totem, ilkel toplumda kalmış değil. Şu yaşadığımız emperyalist-kapitalist uygarlığın da bir totemi var. Ne kartaldır, ne geyik, ne koyun, ne de dağ keçisi! Bu sistemin totemi, araba oluyor.
Hindistan'da yolların üzerinde salınıp gezen inekler garibimize gidiyor ama yolları tıkayan otomobil sürülerinden hiç aynı rahatsızlığı duymuyoruz... Bu sistemde kimse ona dokunamaz; tabudur. Çünkü imal edilen tüketim modelinin, kutsal piyasanın kralıdır.
Herkesin gönlündeki sevgili, artık ne Leyla'dır, ne Mecnun'dur, ne Aslı'dır, ne de Kerem. Otomobil, Shakespeare'in Romeo'sunun da, Juliet'inin de tahtına kurulmuştur. Şimdi gönüller, Jaguar için tutuşuyor; "gönlüm sende" mesajını veren pembe çevrenizi yollayacağınız yakışıklının adı, Mercedes'tir artık. İşte balkondan gül atacağınız Ferrari, evinizin önünden süzülerek geçiyor.
Otomobil, yalnız tüketim aşkının adı değildir; bir üretim hummasıdır. Şimdi kapitalizm, piyasa için üretim yapmıyor; ürettiği malın piyasasını imal ediyor. İşte Büyük Tanrı tekelci sermaye, Olimpos Dağı'nın tepesinden ellerini uzatarak otomobilin başına haleler konduruyor. O anda Küçük Tanrı medya; televizyonları, radyoları, gazeteleri, filmleri, duvar afişleri, romanları, hikâyeleri ve diğer araçlarıyla otomobil aşkını kutsuyorlar. Gözünüze seslenen her imge, kulağınıza değip geçen her fısıltı, gönlünüzde "Ah benim de bir Porsche'm olsa" titreşimleri uyandırıyor. Ve siz, ilanı aşkta bulunan sevgilinize "Macit beni otomobillendir" dediğiniz an, mutlu son gerçekleşiyor.
Eski ABD Adalet Bakanı, dostum Ramsey Clark, bana "Amerikalı, ne karısını ne de çocuklarını sever. Amerikalı, yalnız arabasını ve evini sever" demişti. Uygarlığımızın özlü bir açıklaması!
Politika, kapitalist yaşam modlinin merkezine kurulan otomotiv endüstrisinin azamî kâr amacının emrindedir. IMF'ler, Dünya Bankaları, kredi musluklarını otoyollar için açar. Kentlerde arabalara yeni ve büyük caddeler açılmasını esas alan projeler, bütün engelleri aşar. Avrupa'nın büyük kapitalist ülkelerinde demiryollarında seyahat, özellikle pahalı tutulur.
Türkiye ekonomisi de, dünya kapitalist sistemiyle bütünleşme süreci içinde bu otomobil hummasına yakalanmıştır. Demiryolları ağının daha Cumhuriyet'in ilk yıllarında örüldüğü, deniz ulaşımına bu kadar elverişli bir ülkeye, otomobile tapan bir ulaşım politikası dayatılmıştır. Türkiye'yi "Küçük Amerika yapacağız" diyenler, elli yılda yolları ve kentleri otomotiv tanrılarının emirlerine göre düzenlemişlerdir.
Sonuç: Ulaşımı düğümlenmiş kentler, yollarda törpülenen ömürler, her gün yitirilen milyonlarca iş saati, tıkanan trafikte mengeneye sıkışan sinirler, araba kapılarından uzanan başlar ve açılan ağızlardan dökülen "nağmeli" sözler, karpuz gibi taşınan mevsimlik işçiler, trafik canavarları, üzerine gazete kağıdı örtülen cesetler...
Denebilir ki, Türkiye ekonomisi ve ulaşım sistemi, bir bakıma araba sevdasına göre biçimlenmiştir. Karayolları politikası, Türkiye ekonomisinde bir ur, kanserli bir yapı yaratmıştır.
Olsun, otomotiv sanayicilerinin kârı artıyor ya. Hrm onlar vergi şampiyonlarımızdır.
Peki bizim bahçedeki dut ağacı ne yapacak şimdi, yapraklarını nereye dökecek?
O da dert mi, diyeceksiniz, betonun üzerine döksün yapraklarını.
Olmaz, çünkü beton kirlenir!
Ağaçlar uygarlığımızı kirletmektedir.
Betonun üzerindeki yaprak lekeleri yüzünden, postmodern şiir feryat tmekte, çimento inlemekte ve ağlamakta mermer.
Dut ve ceviz ağaçları, bu uygarlıkta terörün esas kaynağıdır.

Dr. Doğu Perinçek

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın ağustos 1997 sayısında yayımlanmıştır...