Bize Ulaşın

     

Deizme ve deistlere dair bazı temel gözlemler

"Felsefe bu sargıları da açar, öze bakar."

Uluğ Nutku
 

“İnanmanın felsefesi” ülkemizde henüz yeni yeni deneniyor. Bildiğim kadarıyla bunu ilk deneyen Uluğ Nutku oldu. Daha çok düşünce-tarihsel olan bu kısa çalışma bu çabayı ilerletmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bununla neyi kastediyorum? Nutku ülkemizde “[i]nanmanın felsefesinin şimdiye kadar yapılamayışının bir nedeni de inanca bilginin olumsuzlanması olarak bakılmasıdır” diyor. “Oysa”, diyor Nutku, “bilginin olumsuz koşulu hatadır (…) ve hata, bilme sürecinde ortaya çıkar, inanmada değil.” Şöyle devam ediyor: “Bilgide işlerli doğru-yanlış ölçütü inanmanın da ölçütü sayılırsa, çözümlemenin yolu saptırılmış olur. İnanma, bilgiden destek beklemekle beraber onu kuşatmayı da amaçladığından, ‘kendi doğrularını’ zaten bilginin dışına taşımıştır.” Böylece, Nutku, inanmanın alanını bilginin alanına aşkınsal olarak tanımlamış oluyor. Bu alan, bilgi alanı değildir, fakat bilgi edinmenin, yeterli olmasa da önemli bir önkoşuludur. Diğer bir deyişle inanmanın alanı bilginin alanının ötesinde bilgi ediniminin önkoşulu olarak oluşur ve böylece bilgi edinme çabasının yönünü de belirlemiş olur. Bilgi, deney, deneyim, gözlem, kuramsal düşünme ve mantıksal kurgulama sonucu, bilginin alanının ötesinde inanmanın alanı olarak belirlenmiş olan bu alanın “yüzölçümü” yapılırken elde edilir. Bu bağlamda yapılan “inanç-iman” ayrımının yapay olduğuna dikkat çekiyor. Buna göre, imanın alanı, aşkınsal bir alandır ve bu elbette inanmanın alanıdır. Öyleyse bu alan doğrudan bilimlerin ve felsefenin alanıdır, hiçbir disiplinin veya imtiyazlı kişi ve kurumların özel alanı değildir. Buna karşın bu ayrımın yapılmış olmasını, Nutku “bir kaçamak” olarak tanımlıyor ve “felsefe kendi kaçağını halen yakalayabilmiş değil.” Bu kısa çalışma, bu kaçağın yakalanmasına dair mütevazı bir katkıdır. Böylece Uluğ Nutku ile yıllarca önce Adıyaman Üniversitesi’nde konuya dair başlatmış olduğumuz diyalog da bu şekilde devam ettirilmiş olacak.

Bugün Deizm olarak adlandırılan inanç akımı veya hareketi, adını Latince deus (Tanrı) kavramından türetilen Fransızca déiste sözcüğünden almaktadır. Deizmin modern kökleri İngiliz “özgür düşünenler” hareketine dayandırılsa da ve Deist kavramı Charles Blount’ın ilk olarak 1680 yılında yayınlanan Deist Dinin Özet Açıklaması adlı yapıtından bu yana yaygın olarak kullanılıyor olsa da S. G. Hefelbower 1920 yılında kaleme aldığı Tarihsel Olarak Tanımlanmış Deizm başlıklı makalesinde Deizmin genel olarak kabul görmüş bir tanımının olmadığından şikâyetçi olmaktadır. Aslında bu çok doğaldır, çünkü her tanım içinde soyutlamaları, dolayısıyla dışarıda bırakılanı da barındırır. Bu nedenle gerçekte her tanım zorunlu olarak tanımladığı nesne ile karşılaştırıldığında hep yetersiz kalacaktır. Diğer taraftan Deistler gibi son derece karmaşık, yüzyıllar boyunca oluşup gelişmiş ve kozmopolit olan bir hareket, ne kadar tam ve ayrıntılı olarak tanımlanırsa tanımlansın, bu tanım hep eksik kalacaktır. Bu kısa yazı çerçevesinde aşağıdaki bu sınırlamayla Deist hareketin tarihine ilişkin bazı görüşleri ileri sürülecek ve bir tanım denemesi yapılacaktır.

Yasin Ceylan 28 Ağustos 2017 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir mülakatında Deizmi, “tüm evrenin gerisinde hareket veren bir güç olduğuna inanan bir Tanrı inancıdır. Ancak bu Tanrı insanların ilişkilerine karışmaz. Sadece ilk hareketi verir, dolayısıyla bir elçi göndermez, kut­sal kitap göndermez” olarak tanımlamıştır. Deizm için yaygın olarak verilen tanım da budur. Bu, genel hatlarıyla yerinde ve isabetli bir tanım olabilir. Fakat analiz edilmesi, ek bilgilerle donatılması ve açıklanması gerekmektedir. Zira gerçek ve tam bilgi, hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da sıkça yanıltıcı olan yüzeye yansımış tabakanın altında ve ayrıntıda yatmaktadır. Aşağıda konu bağlamında öze ve ayrıntıya dair kısa çözümleyici bir deneme sunulacaktır.

Prof. Dr. Doğan GÖÇMEN
Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü

Yazının tamamı Bilim ve Ütopya'nın aralık 2017 sayısında!