Bize Ulaşın

     

“Tarihçilerin Kutbu” Halil İnalcık anısına

Emine ÇAYKARA

Söyleşi: Orçun GÖKTÜRK
 

Bilim ve Ütopya: Annesi İnalcık’a “İngilizler Haydarpaşa’yı bombalarken doğdun” diyor. Babasının yakın arkadaşları Sadri Maksudi ve Yusuf Akçura. Cumhuriyetin ilanından iki yıl sonra Ankara’ya yerleşiyorlar. Halil İnalcık’ın aile yapısı ve çocukluğunu nasıl anlatırsınız?

Emine Çaykara: Hocanın kimliği ve arkasına doğum tarihi yazılmış Kur’an-ı Kerim kaybolduğu için kimlik çıkarırken kendisine Alfred de Musset’nin ‘’La Nuit de Mai’’şiirinden esinlenerek bir tarih uyduruyor ve 26 Mayıs 1916’yı seçiyor, bunu gülerek anlatırdı. Bu seçimde Ankara’ya taşındıklarında komşuları olan Sadri Maksudi’nin kızı Adile Hanım’ın etkisi vardır, kendisi ona Fransızca öğretir, Adile Hanım’dan öğrendiği Fransızca ve edebiyat sevgisiyle, hayranı olduğu Musset’nin şiirindeki ayı birleştirmiş, 26’sında çiçekler de açmış olduğu için bu tarihi seçmiştir. Haydarpaşa’nın bombalanması Kızıltoprak’ta hayata gözlerini açmış İnalcık’ın doğrum tarihiyle kesişir. Halil Bey ile söyleşi yaparken, annesinden alıntısını bana aktardığında basit bir araştırma yapmış ve sonraki buluşmamızda hemen kendisine söylemiştim, kendisi şaşırmış ve bana büyük bir nezaketle sürekli teşekkür etmiştir. I. Dünya Savaşı’nın sürdüğü bu günlerdeki korkunç bombalama hadisesi 6 Eylül 1917 günü olmuş, arka arkaya gelen patlamayla bildiğim kadarıyla henüz sayısı bile netleşmeyen yüzlerce kişi ölmüş, şehir büyük bir dehşet yaşamıştır. Böyle bir günde Osmanlı medeniyetinin tahrif edilmesine karşı belgelerle savaş açmış büyük tarihçimiz doğmuştur. Hoca, belli ki kendi doğum tarihinin üzerine düşünmeye zaman bulamamış, ortaya çıkaracağı çok daha mühim meselelere odaklandığından bu ayrıntıyla ilgilenmemiştir.

İnalcık, inançlı, milli şuuru güçlü bir ailede büyümüş, hem Osmanlı’ya hem Cumhuriyete tanıklık etmiş bir dönemin çocuğu. Adını büyükbabasından alıyor, büyükbabası Kırım hanlarının payitahtı olan Bahçesaray’daki Han Camii’nin müezzini. Büyükbaba, İnalcık’ın babası olan oğlu Osman Nuri’nin, eğitim sürecinde Ruslaşmasından korktuğundan 1905 Japon-Rus savaşı çıkınca oğlunu asker olarak Uzakdoğu'ya gönderecekleri için Türkiye'ye yolluyor, halalar zaten önceden gelmiş; Bursa’dalar. Kafkaslardan büyük göç dalgasının son diliminde babası da mülteci olarak İstanbul'a geliyor; müteşebbis, enerjik bir insan, Türk milliyetçisi, Kur'an hafızı. Başta zor günler geçiriyor, bir süre sonra Kızıltoprak’ta büyük bir bakkaliyede çalışmaya başlıyor. Veznede de annesinin babası olan emekli Bahriye subayı Binbaşı Seyit Mehmet Efendi var. Seyit Mehmet Efendi, Osmanlı’da önemli görevlerde bulunmuş, nişanları olan bir deniz subayı; Basra Liman Reisliği de yapmış. Beş kızı, bir oğlu var, kızlarının ismi de hep denizle ilgili; birisi de hocamızın annesi Bahriye Hanım. Bahriye Hanım’ın annesi Hatice Hanım ise Eyüp'te, Nakşibendî tekkesi şeyhi Şeyh Murad’ın kızı. Şeyh Murad, büyükbaba Seyit Mehmet Efendi’yi, bir müridinin tekkesini ziyareti sırasında ona eşlik ettiğinde tanıyor ve onu çok seviyor, kızı Hatice Hanım’ı onunla evlendiriyor. Şeyh Murad’ın, iki kızı için (diğeri Cemile Hanım) Kızıltoprak’ta yaptırdığı iki köşk var, İnalcık da bu köşkte dünyaya geliyor. Babası, belki göçmen olmasının da etkisiyle biraz sert birisi, oğlunun her hareketini kontrol eden, üzerine bir şey döktüğünde kızan, hocanın deyişiyle onu lord gibi yetiştiren bir baba. Kültürlü, göç ettiği şehirde tutunmaya çalışan dirençli ve inançlı bir baba. Ailece hünkâr sularında piknik yapıp oğluyla şehri geziyorlar. Onu Halife Abdülmecid'in Cuma selamlığına götürüyor (o dönemde bilindiği gibi selamlık törenleri halka açık, herkesin katıldığı, görmek istediği gösterişli törenler), cami ziyaretleri yapıyorlar, İstanbul’u gezip müzeleri dolaşıyorlar. Ailecek (kız kardeşi Kamile Hanım’dır) Bursa’ya gidiyorlar. Kızıltoprak, Tepebaşı (kısa bir süre) ve Aksaray’da oturuyorlar. İnalcık, milliyetçi, Türkçü bir babanın Osmanlı kimliği taşıyan oğlu olarak işgal dönemi İstanbulunda büyüyor. Babası, sloganı 'dilde fikirde işte birlik" olan, Orta Asya Türk uluslarıyla dil birliğini ilk ortaya atan babasının hemşerisi İsmail Gaspıralı'nın Tercüman gazetesini okuyor; Mustafa Kemal'in Anadolu'daki bağımsızlık mücadelesinin İstanbul'a nasıl aksettiğini belgelerden, kitaplardan okumadan önce babasından öğreniyor. Ankara’ya da yeni kurulmuş cumhuriyete yakın olmak için gidiyorlar. Cumhuriyet’in doğuşuna ve o en heyecanlı dönemine, varoluş ve yeniden inşa sürecine tanıklık ediyor. O da Atatürk'ün vefatını ağlayarak ve büyük üzüntüyle karşılıyor, dönem gazetelerinin attığı Babamızı Kaybettik manşetini yüreğinde hissediyor. Büyük dönüşüm dönemlerinin çocuğunun babası Mısır’a gidene kadar kısmen rahat bir yaşamları var, kolonya ve şekerleme ticareti yapan babası gidip annesi işini devralınca iki çocuğunu yetiştirmeye çalışıyor. Bu süreçte komşuları Maksudi ve kızı Adile Hanım’ın (Ayda) hocanın gelişiminde büyük katkıları var. Sıvas, Balıkesir’den sonra Atatürk’ün açtığı Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde okuyor.


İngilizlerin İstanbul’u işgal ettiği günlerde, Osmanlı medeniyetinin tahrif edilmesine karşı belgelerle savaş açmış büyük tarihçimiz doğmuştur.

 

İnalcık çocuk yaşta Fransızca öğreniyor, İstanbul’da Padişahın Cuma merasimine şahit oluyor ve Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde Atatürk ile tanışıyor. Ardından Atatürk’ün kurdurduğu DTCF’nin yatılı sınavını birincilikle kazanarak DTCF öğrencilik hayatı başlıyor. Osmanlı’nın yıkılış sürecinde doğan ve Cumhuriyet Devrimlerinin en keskin döneminde yeşeren bir hayat. Tüm bu altüst oluş döneminin İnalcık’ta etkisini nasıl görüyoruz?

Aslında bugün altüst dönemi diye değerlendirdiğimiz süreç, bir toplumun var olma süreci de. Tarih, sürekliliğini devam ettiriyor. Atatürk ile okulda tanışması da az önce belirttiğim gibi herkesin eğitime, kalkınmaya, çalışmaya fevkalade önem verdiği dönemler bunlar. İnalcık da bu şevk ve heyecanla büyüyor, öğrendiği dillere yenilerini ekliyor, kendi kendini okuyarak, öğrenerek inşa ediyor. Babasız kalan bir çocuk olarak ondan devraldığı gücü, azmi ömrü boyunca hissedecek. Cumhuriyetin bu capcanlı sürecindeki tanıklığı hem onu, hem elde edeceği başarıları etkileyecek. Bence İnalcık’ın matematik zekâsı, elbette yaratılışından kaynaklanıyor (özellikle matematik dersinde de çok başarılı), edebiyat ve şiir merakı, ayrıntılara titizliği, çalışkanlığı da bu sürecin ürünü. Elbette, sonraki araştırmalarla geldiği noktanın da etkisi var ama bence İnalcık o süreci bizzat yaşayan biri olduğu için Atatürk’ü putlaştırmaya da karşıdır, o yüzden onun gibi akla, mantığa, ilerlemeye önem verir, yine onun gibi bunun için ömrünü vakfeder.

 

İnalcık’ın, söyleşinizde “Bütün kariyerimi Fuad Köprülü ve Timur’a (Timur İmparatorluğu’nun kurucusu, 8 Nisan 1336 - 18 Şubat 1405) borçluyum” dediği bir bölüm var. Osmanlı tarihini seçmesini, Fuad Köprülü’nün İnalcık’ın asistan olma sürecindeki etkisini, doktora tezi “Tanzimat ve Bulgar Meslesi”ni, DTCF’deki hocalarını ve tabii ki de İnalcık’a ömrü boyunca destek verecek olan eşi Şevkiye Işıl ile tanışmasını anlatır mısınız?

DTCF’ndeki hocalarından başlayayım; Muzaffer Göker, Bekir Sıdkı Baykal ve Fuad Köprülü gibi çok değerli ve alanında özgün çalışmalar yapmış kişiler. Köprülü, o dönemde Orta Çağ Tarihi hocası. 1938-39 yılında taşıyan, sözünü ettiğiniz Timur ödevini kendisi bana göstermişti, gerçekten müthiş bir çalışmaydı, çizelgeler yapmış, Timur’u yazanları kıyaslamış. Yaşı sadece 20-21. O dönem İnalcık, Yeniçağ Kürsüsü’nde okuyor ve Köprülü’nün seminer derslerini takip ediyor. Bir gün seminerde Timur üzerine bir tartışma başlıyor. Timur iyi, kötü, imparatorluğu yıktı, gelişmeyi geciktirdi vs. gibi bir tartışma. İnalcık, o genç yaşında Rus Doğubilimci Barthold ve Fransız Bouvat’nın Timur üzerine kitaplarını okumuş. Seminerde fikirlerini söyleyince Fuad Bey’in ilgisini çekiyor ve ondan seminer raporu hazırlamasını istiyor. O da Timur’u yazan üç yazarı görüşleriyle mukayese ederek anlatıyor, bayağı, tek tek, o şöyle demiş ama aslında şöyle olmuş vs. anlatımı Köprülü’yü çok etkiliyor. Hatta sınıftaki diğer öğrenciler sinir oluyor, çünkü sınıfa dönüp ‘işte çocuklar, hepinizden şu çocuğun yaptığı seviyede vazife isterim’ diyor. En çok kızan da o zaman has talebesi olan Osman Turan. Sonuç olarak DTCF’de asistanlık sürecinde bu ödev Köprülü’nün İnalcık’ı seçmesinde etkili oluyor, bir başka adayı alacaklarken Köprülü dekana giderek ‘Halil İnalcık’ı alacaksınız, onu fakültede bırakmak lazım, yetişecek, o varken başkasını alamazsınız’ diyor.

Tanzimat ve Bulgar Meselesi, gerçekten 25 yaşındaki genç tarihçi İnalcık’ın yıldızını parlatan bir çalışma. Doktora tezi olan bu konuya başlangıcı Faik Reşit Unat’ın önerisiyle. Belli ki hoca çok parlak, ona çok ciddi bir kaynak öneriyor. Dolmabahçe Sarayı’nda Abdülhamid için arşivden toplanmış Bulgar meselesine ait 10 cilt malzeme var, Abdülhamid okuyamamış, öylece duruyor bu belgeler. Ciltler, Sultan Abdülhamid’in Bulgar Prensliği ve 93 Harbi sonrası Bulgar meselesini iyice anlamak için arşivden toplanmasını istediği vesikaları içeriyor. Hoca sarayda bu ciltleri inceliyor, en çok 1849-50’de, Vidin’deki Bulgar ayaklanmasından etkileniyor. Defterlerdeki kayıtlarda, devletin bu isyanların hakiki sebeplerini araştırmak için çok yetkili hükümet adamlarını bölgeye yolladığını ve esaslı raporlar hazırladıklarını görüyor. Dikkatini çeken şu; tımar sistemi kalkmış olduğundan miri toprakları Müslüman ağalar ufak paralarla kapatmış, Bulgar köylüsü de bir nevi yarıcı olarak buraları işletiyor. Bulgar köylüsünün devlete isyan nedeni, aslında, toprakları çalışanlara, yani köylüye değil de ağalara vermesi, buna kızıyorlar ve toprak talebinde bulunma, kitle isyanlarının asıl sebebi sanıldığı gibi komiteci tahriki değil. Ortada ciddi sosyal bir mesele var. Bu tezi 1942’de yazıyor, 1943’te kitap olarak basılıyor. Tez, Balkanlarda büyük etki yapıyor.

Eşi Şevkiye Işıl ile tanışması da 1942 yılında, hoca Arapçasını ilerletmek için Prof. Şinasi Altundağ’ın derslerine katıldığında Şinasi Bey, onları yan yana oturtuyor, arkadaş oluyorlar. Şevkiye Hanım, aslen Rumelili, Kastamonulu bir ailenin kızı, güçlü, azimli, anlayışlı birisi; Kandilli Kız Lisesi mezunu, edebiyatı kuvvetli ve Arapça Bölümü’nde okuyor ve zaten o bölümden mezun olacak, hocaya da Arapça vesikaların çözümünde ve hayatı boyunca hep destek olacak. Şevkiye Hanım’la nişanlılık süreleri İnalcık Hoca’nın askerliği uzun sürdüğü için uzuyor, 2 sene 29 gün yedek subaylık yapıyor (Bu arada da çevirdiği bir kitap var), II. Dünya Savaşı yılları, Almanlar Batı Trakya’yı işgal etmiş, gerilimli dönemler.
 


Yıllar süren bir dostluk, Bernard Lewis (solda) ve Halil İnalcık

 

1948’de ilk çocukları Günhan doğuyor ve ardından İnalcık İngiltere’ye gidiyor. Sonradan çok iyi dost olacağı Bernard Lewis ile tanışması ve ilk yurt dışı deneyimi nasıldı?

Evet, ilk yurtdışı gezisi; yeni evlenmiş, minicik çocuğunu, kızını ve eşini bırakarak İngiltere’ye gidiyor ve uzun bir süre, 1,5 yıl kaldığı için onları çok özlüyor. O dönemde devletin tanıdığı imkânlardan olan bilgi ve görgü artırma gezisi bu. Londra’ya gidişinin bir nedeni, TTK’nin ondan bir Avrupa Tarihi yazmasını istemesi, kendi kendine aldığı karar da Batıyı; müziği, kültürü, her şeyiyle anlamak. British Museum’da çalışıyor, Londra parklarında dolaşıyor, kraliçenin Buckingham Palace’tan haşmetli arabasıyla çıktığı merasimleri izliyor. II. Dünya Savaşı hemen ertesi. İngilizce’yi öğrenmeye Türkiye’de, üniversite kurslarında başlamış, burada ilerletiyor. Bir gün İngiliz parlamentosuna gidip izlediğinde tesadüf ya da değil o gün Winston Churchill de parlamentoya geliyor. İngiltere yılları müze ve kütüphanelerde geçiyor. Hem Osmanlı hem de Avrupa tarihini araştırıyor. İngiliz ve Venedik Arşiv belgelerini inceliyor. Regent’s Park’ta yazın Shakespeare oyunlarını izliyor. School of Oriental and African Studies’de Paul Wittek’in Türk dili ve de Türk tarihi seminerlerine katılıyor, burada Bernard Lewis, Dr. Rice, Dr. Victor Ménage, Elizabeth Zachariadou ile tanışıyor. Hyde Park ve Royal Albert Hall’a gidiyor, konserleri kaçırmıyor. Bu gezi, parlak tarihçinin hem Batıyı tanıdığı hem de ömrü boyunca sürecek yeni dostluklar edindiği yıllar.

 

“Bizim tarihimizi incelemek o kadar güçtür ki, Türk tarihçisi bir yere varmak için hem mühendis, mimar olacak, hem de arşiv kaynakları neşredilmediği için amele gibi çalışacak” ifadeleri ile Halil İnalcık aslında kendi tarihçiliğinin bir özetini sunuyor gibi. Halil İnalcık’ın Türk Tarihine ve tarihçiliğine katkılarını, Fernand Braudel ile tanışmasını ve “Annales Okulu”nun İnalcık üzerindeki etkisini anlatabilir misiniz?

Evet, gerçekten öyle. Halil Bey’in katkılarını tarihçiler en iyi değerlendirecektir, ben biyografıyım sonuçta. Ama çift hane sistemi, belge okuma yöntemi gibi tarihçiliğe getirdiği yeni keşifler, yöntemler, karşılaştırmalar, yalana dönüşmüş efsanelerin üzerindeki perdeleri kaldırma ve hakikati ortaya çıkarma aşkı, tutkusu, dünyaya bile Batılıların hoşuna gitmeyecek gerçekleri kabul ettirmesi yeterince bir ölçü... Menakıpnamelerin izini sürerek erken dönem kuruluş efsanelerini tüm hakikatiyle ortaya koyması tarihçilikte büyük bir yol açıyor. Topnomi, yer adı bilimiyle kaynak eleştirileri yapıyor, dağ tepe aşarak kaynaklarda geçen yerleri bulup bambaşka bakış açısı getiriyor ve Osmanlı arkeolojisini başlatıyor. Hocanın en önemsediği konulardan biri de budur ve son yıllarında öğrencisi Fahri Dikkaya’nın mezuniyeti, bu yolda yeni kişilerin yetişecek olması onu çok mutlu etmiştir. İnalcık, ömrünü gerek bizde gerek Batı’da, Osmanlı tarihi üzerine yazılmış eserlerdeki hatalı yanları düzeltmeye adamış, meşhur tarihçiler, J. Hammer ve H. A. Gibbons ‘un hatalı yanlarını eleştirmiştir. Osmanlı devletini kuranların bilgi ve kültür üstünlüğü olan yerli Rumlar olduğu teorisini belgelerle çürütmüş, vekayinâmelerin efsaneden ibaret olduğunu yazanlara, tamamen belgelere dayanan yazılarıyla cevap vermiştir. Osman Gazi üzerinde eski rivayetleri masal diye bertaraf edenleri eleştirerek tarihe hakkını vermenin önemini genç kuşaklara anlatmıştır.

Braudel’le tanışması 1951’de, Türkiye’ye geldiğinde oluyor. Ama meşhur kitabını, “La Méditerranée” (Akdeniz)i okumuş önceden. O kitapla Annales Okulu’nun tarih yaklaşımını benimsiyor. Braudelci oluyor. Tarihçiliğimize Ömer Lütfi Barkan ile giren bu ekolde eski tarihçilik, milli-hanedan-devlet tarihçiliği, savaşlar tarihi değil halkın yaşamı, yaşam şartları önemli. Barkan ve İnalcık Annales Ekolü’nü tarihçiliğimize getirmekte öncü oluyorlar. Annales Ekolü’nün felsefesi olan total history yaklaşımı, toplumun hayatına etkisi olan her şeyi dikkate alıyor, yani bütüncül tarih görüşüyle tarih yorumlanıyor. İnalcık’ın pek çok çalışmasının yanı sıra ekonomik ve sosyal tarih araştırmaları, kurduğu, öncülük ettiği enstitü ve vakıflar hep bu yolla oluştu. Hocamız zaten bahsettiğim gibi doktora tezinde sosyal meselelerin ne kadar önemli olduğunu göstermişti.

 

1954’te iki önemli eseri yayınlanıyor: Birincisi Fatih Devri ve ikincisi Hicri 835 Tarihli Suret-i Defter-i Sancak-ı Arvanid. “Bu iki kitap bütün kariyerim içerisinde yayınladığım en önemli kitaplardan sayılır” diyor size İnalcık. Eserlerin önemini kısaca anlatabilir misiniz?

İnalcık, 1950’den önce Osmanlı arşivlerindeki, Fatih devri üzerine hemen hemen bütün tahrir defterlerini incelemiş, makaleler yazmış, Bursa sicillerindeki Fatih’in Bursa kadısına gönderdiği 10 kadar fermanı yayınlamış. Yani, Türkiye’de Fatih üzerine arşivlerde çalışan birisi olarak tanınıyor. Arvanid, Arnavud/Arnavut’un Rumcası, başlangıçta Arvanid kullanılmış. Arnavid Defteri, II. Murad dönemine ait, 1432 tarihli en eski tımar defteri. 150 sayfalık defterin derkenarları, yani belge yanına düşülmüş yazıları var ve bunları okuması da hocaya büyük ün kazandırıyor. Bu defterin yayını, Osmanlı’nın Balkanlarda yayılma, yerleşme tarihinde o zamana kadar kabul gören, buraları katliam ve yangınla fethettikleri görüşünü kökünden değiştiriyor. Çünkü ortaya çıkıyor ki, en yüksek ruhban sınıfına, metropolitlere tımar verilmiş, yani yerli kiliseyle, yerli halkla, köylüyle uzlaşma sağlanmış. Defter sayesinde İnalcık, ayrıca her Arnavut köyünün nüfusunu, gelirini, özelliklerini tespit ediyor. Tabii Arnavutluk’ta büyük ilgi görüyor bu yayın. Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar kitabı da, Osmanlıların Balkanlardaki fetihlerinin gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Özetle hocamızın bu iki çalışması, Balkan tarihiyle ilgili belgelere dayanan objektif bir yaklaşım içerdiği ve o güne kadar bilinmeyen hakikatleri ortaya koyduğu için olay oluyor; Arnavutluk ve Sırbistan Akademisi ve Atina Üniversitesi doktora veriyor. Bu eserleri, keşifleri o kadar güçlü ki, Osmanlı tarihinin Rumeli fetihleri ve Rumeli’de yerleşmesi hakkında ortaya koyduğu gerçekler, bağnaz olarak bilinen o memleketlerin o zamana kadar yazdıklarını, yani o döneme ait tarihi masalları çürütüyor.


The Classical  Age, yayınevinin isteği doğrultusunda İnalcık’ın popüler bir dille yazdığı ilk kitap. Londra’da “Dünya Medeniyetler Tarihi” (History of Civilization) serisinden çıkıyor.

 

1972’de yirmi yıl boyunca “Avrupa Tarihi”, “Osmanlı Tarihi” ve “Amerikan Tarihi” dersleri verdiği DTCF’den emekli oluyor hoca ve Chicago Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmaya başlıyor. Yirmi bir yıl sürecek olan ABD’deki yaşamı, birçok ülkede katıldığı konferansları ve bu süreçteki eserleri (tabii çok ses getiren, 1973’te Londra’da basılan ilk kitabı, ünlü Ottoman Empire:The Classical Age, 1300-1600) hakkında neler söylersiniz?

İnalcık, daha önceden pek çok kereler ABD’ye gidip konferanslar vermiş, onun Chicago’ya kabulünde etkili olan kişi, büyük tarihçi, sonradan yakın dostu olacak Prof. William McNeill. McNeill de hocamızdan 17 gün önce vefat etti, böyle de ilginç bir kesişme var hayatlarında. Chicago Tarih Bölümünde olan Prof. McNeill, bir konferans sonrası kendisine teklifte bulunuyor. McNeill’in hedefi, tarih bölümüne çeşitli medeniyetler üzerinde eser yazmış yetenekli insanları toplamak. University Professor of Ottoman History olarak davet ediyorlar ki bu ayrıcalıklı bir unvan, doğrudan rektöre bağlı 10 kişiden biri. Orada tabii çok değerli kişilerle tanışıyor, dostluklar ediniyor (Prof. Fazlur Rahman gibi) ve durmadan çalışarak üretiyor. Classical Age’i çalışmaya önceden başlamış, çünkü İslam, din, kültür tarihi üzerine çok önemli bir kaynak olan Encyclopedia of Islam’da bir sürü maddeyi yazmış, bu maddeler için İnalcık’ı öneren ve bu kitap için fikri veren de Bernard Lewis. Bu kitap, 200 sayfalık, yayınevinin isteği doğrultusunda İnalcık’ın popüler bir dille yazdığı ilk kitap. Londra’da “Dünya Medeniyetler Tarihi” (History of Civilization) serisinden çıkıyor. Bu kitapla bir kez daha Balkanlarda tahrif edilen Osmanlı tarihinin yalanlarla örülmüş perdesi üzerinden kalkıyor. Kitap yayınlandıktan sonra Royal Asiatic Soceity onu şeref üyesi yapıyor (1978), hemen yedi dile tercüme ediliyor (Sırpça, Hırvatça, Romence, Ukraynaca, Makedonca, Arnavutça, Yunanca), Osmanlı tarihiyle ilgili el kitabı oluyor adeta ve 30 yıl sonra Türkçeye çevriliyor!

Hocanın Amerika yılları, öğrencilerine Halil İnalcık tarih ekolünü; belge ve arşiv analizine önem veren yaklaşımı öğrettiği dönem. Çok verimli bir başka süreç bu. Hem yayın, hem hocalık, hem keşifler açısından. Öğrenciler, seminerlere gelmeden önce Osmanlıca öğreniyor, hoca ile eski, okunması güç vesikaları okumayı öğreniyorlar, nasıl bir ayakkabı ustası ayakkabı-çizme imali sanatını incelikleriyle öğretirse, biz de seminerlerde belgeden tarih yazma metodolojisini öğretmeye çalışırız. İlkin vesikaları doğru okumayı, tâbirleri nasıl tefsir edeceğimizi, sonucu nasıl formüle edeceğimizi gösteririz. Bu bir analiz metodudur. Kitap nedeniyle görüştüğüm öğrencileri gözleri parlayarak İnalcık’ı anlatmış ve ne kadar özel bir hoca olduğunu anlamamızı sağlamışlardır. O süreçte, İslâmiyât üzerinde önemli bir dergi olan Studia Islamica’nın yazı heyetine, Ukrayna araştırmaları yapan Harvard Ukranian Studies merkezine üye seçiliyor. Kırım hanlığı üzerine araştırmalar yapıyor. Symposium on Urban Societies’e yani, şehir toplumları üzerine sempozyuma katılıp Galata’yı anlatıyor. Şehircilik, Fatih, kültür, Osmanlı tetkikleri, erken dönem çalışmaları, çok geniş bir yelpazeye yayılmış ve sürekliliği yakalayan çok önemli araştırmaları hep bu süreçlerde başlıyor.

 

21 yıl süren ABD yaşantısından sonra 1993’te Türkiye’ye döndü hoca. 1994’te TÜBA’ya katıldı. Türkiye’ye dönüşündeki etmenler ve uzun bir aradan sonra tekrar başlayan Türkiye yaşantısı nasıldı?

Prof. İhsan Doğramacı’nın Chicago’dan emekli olduktan sonra kendisine teklifte bulunması, kütüphanesini de taşıyarak onun Bilkent’te Tarih Bölümü’nü kurmasını istemesi, hocanın hep andığı bir süreçtir. Sonuçta emekliliği gelse de hiç durmadan çalışan, üreten, tarihin hakikatlerini tüm dünyaya kabul ettirmiş bir değer, Bilkent için eşi benzeri bulunmaz bir kazanç. Hocanın şekillendirmesiyle Avrupa Tarihi, Osmanlı Tarihi, Amerikan tarihi derslerini de içeren, çok iddialı bir bölüm ortaya çıkıyor. Pek çok öğrencisi oluyor, son birkaç yıl öncesine kadar seminer dersleri gerçekleştiriyor. Bunlar gerçekten, hocanın hayali olan Osmanlı/Türk tarihini doğru anlamak ve anlatmak için atılan büyük tohumlar ki pek çoğu yeşermiş durumda. Sahne şöyledir; atölyesi olan evinde durmadan çalışan, yeni kitaplar planlayan, vakıflardan belediyelere, şehirlerden köylere Türkiye’yi ileri taşıyacak tarih alanında her konuda bilgisini paylaşan bir büyük (kendisinin tevazuunu mutlaka eklemeliyim) tarihçinin kendini ülkesine adaması.

 

Ermeni meselesinde nerede bir konferans olsa gitmeye çalışıyor, Kürt meselesinde ABD’nin Kuzey Irak’taki parmağına işaret ediyor, 1960’da Milli Birlik Komitesi’nin isteği üzerine Güneydoğu’ya giderek toprak ağalığı üzerine çalışmalar yapıyor. Halil İnalcık’ı sosyal ve siyasi olarak “suya sabuna dokunmayayım” anlayışının dışında Türkiye’yi savunmak için meselelere müdahil olarak görüyoruz diyebilir miyiz?

Halil Bey, ömrü boyunca ülkesi için derin sorumluluklar duymuş, tüm bilgilerini, endişelerini, önerilerini paylaşmıştır. Taa 60’larda yapılmıştır o Güneydoğu çalışması, düşünün, o zaman raporda yazılanlar gerçekleşseydi bugün Güneydoğu’da bu sorunları yaşamayacaktık, o kadar ayrıntılı ve sosyal yanı ağır basan bir rapor hazırlamış ki dinlediğinizde sorunlara ayna tutuyor ama ilginç bir şekilde kayboluyor ve sonra unutuluyor, hiç söz konusu edilmiyor. Ülkede olan biteni o kadar iyi takip etmiştir ki belki çok bağıran pek çok kişiden fazla ve bilinmez, bilinmesi de gerekmez ama endişelerini de yetkili kişilerle paylaşmıştır. Hoca, siyasetçi değildi, bunu hep söyler tarihçi olarak fikirlerini beyan ederdi, zaten yapıcı dönüşüm de böyle olur bence. Çok zekiydi, bir tarihçinin esas görevinin ne olduğunun bilinceydi ve siyasi tartışmalar onu üzerdi. Özellikle de ben ve öteki kavramının iyice toplumu kutuplaştırması en çok dertlendiği konulardandı.

 

Sayın Emine Çaykara, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan ilk baskısı 2005 yılında çıkan Tarihçilerin Kutbu - “Halil İnalcık Kitabı”, sizin Sayın İnalcık ile iki yıl boyunca yaptığınız söyleşiden oluşuyor. Hem kendisinin size anlattığı hem de bu söyleşi süresince bizzat tanık olduğunuz olguları esas alırsak, İnalcık’ın tarih ve tarihçilik dışında nasıl bir yaşamı vardı? Hangi romanları/şiir kitaplarını okurdu? Aile yaşantısı ve çocukları ile ilişkisi nasıldı? Hangi müziklerden hoşlanırdı? Sosyal hayatı nasıldı değerli İnalcık’ın?

İnalcık, son zamanlarında, en azından benim tanıklık ettiğim son 13 yılda sadece bitirmek, yetiştirmek istediği tarih kitaplarına ve okumalarına ağırlık vermişti ama pek çok edebiyat eserini okuyamadığı için de hayıflanırdı, zamanı yoktu. En sevdiği yazarların başında Refik Halid Karay gelirdi, benim gibi. Sommerset Maugham, ondan adını duyduğum, hemen eserlerini alıp müptelası olduğum bir romancı. Gerçekten romanları inanılmaz güzel. Biliyorsunuz şiir yazar, Divan şairleri de dâhil şiir dünyasına hâkimdi. Aklıma gelen bir başka isim, Aziz Nesin, 2015’te bir kere ziyaret ettiğimde ona hediye ettiğim kitabını yoğunluktan okuyamadığını görünce üç hikâyesini okuyarak birlikte hem gülmüş, hem hayran olmuş, hem de mutlu olmuştuk. Müthiş bir anı benim için. İnalcık, sabahları erken kalkar, klasik müzik dinler, çalışmaları için enerji toplar, çalışır, öğleden sonra genelde radyosundan genelde Türk klasik müziği dinler, akşamları film seyrederdi. Sağlığı izin verdiğinde sinemaya da giderdi. Dostlarıyla yemeğe çıkar, davetlere katılır, konferanslara gittiğinde bazen tatilini uzatır, çalışmalarına mola verirdi. Ama her zaman hayatının tümünde tarih vardı, yazılacaklar, bitirecekler, araştırılacaklar, okunacaklar…

 


İnalcık, sabahları erken kalkar, klasik müzik dinler, çalışmaları için enerji toplar, çalışır, öğleden sonra genelde radyosundan genelde Türk klasik müziği dinler, akşamları film seyrederdi.​

Kitabın sonlarında Halil İnalcık’ın teşekkür ettiği bir bölüm var. Burada Ahmet Yaşar Ocak’tan Doğu Perinçek’e, Ahmet Güner Sayar’dan Murat Arıkan’a, kitap hakkında bazı yazı dizgisinden ve belki de hocanın söyleşi verirken yorgunluğundan doğan hatalar için iletilen naçizane düzeltilere, İnalcık’ın eleştiriye sonuna kadar açık olan ve bu düzeltiler için müteşekkir ifadeleri oldukça dikkat çekici. Hocanın başta bilim insanları olmak üzere hepimize büyük örnek olan bu hoşgörülü ve olgun tavrı için ne söylemek istersiniz?

Hoca çok mütevazıdır, öğrencilerine bile yaklaşımı inanılmaz değerlidir, size değerli olduğunuzu hissettirir, saygı duyar. Beyefendidir, kavgayı değil uzlaşıyı sever. Nezaket ve olgunluk da bilge insanlara mahsustur, biliyorsunuz. Hakikat aşkına ömrünü adamış bir büyük hocanın kitapta yer alan bu tür düzeltilere teşekkür etmesini dolayısıyla ben olağan karşılıyorum.

 

Sayın Emine Çaykara çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim, iyi çalışmalar.