Boş

Toplam: 0,00 ₺

Hitler Rejiminden Kemalist Türkiye’ye Sığınan Bir Sanatçının Portresi

125 yıl önce Almanya’da doğan bir çocuk büyük bir müzikçi ve müzik eğitimcisi olacaktı.  Müziği seviyordu, müzik dünyasına girmiş, başarıdan başarıya koşmuştu.  Eğitmen oldu.  Çok öğrenci yetiştirdi.  Ama sonra Almanya’dan ayrıldı, Türkiye’ye geldi.  Sevgilisiyle Türkiye’de evlendi.  Türkiye’ye hizmet etti.  Türk halk müziğini değerlendirdi, türküleri derledi, besteler yaptı.  Hep başkentteydi, Ankaralı oldu.  Ve sonra Türkiye’de öldü.  Şimdi Cebeci Mezarlığı’nda yatıyor. Mainz kentine yakın bir küçük kasaba olan Nackenheim’da 1890 yılında doğan Eduard daha okula başlamadan piyano çalmaya başlar. Beş yaşındadır. Bu yaşlarda bir müzik aletini iyi şekilde çalanlara tarihte rastlanmıştır, bilinmektedir, ama orada Eduard’ı dinleyenler henüz böyle bir şey görmemişlerdir. Eduard on yaşında doğaçtan çalmaya, on bir yaşında resital vermeye, on iki yaşında beste yapmaya başlayacaktır. Eduard altı yaşındayken kardeşi Carl aileye katılır. Yaşadıkları bölge bağcılık yapılan Ren Nehri kıyısıdır ve şaraplarıyla ünlüdür. Babalarının şarap şişelerine tıpa ve mantar kılıfı üreten bir işletmesi vardır, yüz kişinin çalıştığı fabrika kasabanın en önemli işyeridir. Bu sayede baba Zuckmayer kasabanın da ileri gelenlerinden olmuştur. Aile, çocukların eğitimi için evlerini Mainz’a taşır (1900), Eduard ve Carl öğrenimlerine orada devam ederler. Eğitimlerine verilen önemle iki kardeş, yüksek öğrenimlerinde önce babalarının, sonra kendilerinin seçtikleri alanlara girerler. Hukuk öğrenimine başlayan Eduard, bunu yarıda bırakarak hayatını müziğe adayacaktır. Carl ise kafasına yazar olmayı koymuştur. Hayatının, Dünya Savaşında dört yıl askerlik yaptıktan sonraki döneminde yazmaya, ürün vermeye başlar. Tiyatro oyunu olarak bir yazdığı “Kleist Ödülü” alınca, artık hep yazacak ve önemli ve ünlü bir Alman yazarı olacaktır. Münih, Berlin ve Bonn Üniversitelerinde müzikoloji, müzik teorisi, sanat tarihi ve felsefe alanlarına eğilen Eduard, 1914 yılında Köln Konservatuvarı’nın orkestra şefliği ve konser piyanistliği bölümlerini bitirir. İlk ödüllendirilmesi “konservatuvarın en iyi ve en başarılı öğrencisi” olarak “Wüllner Armağanı”nı almasıdır. Savaşta üç yıl cephededir, Kuzey Denizi kıyısındaki bir çatışmada ağır yaralanır, cepheden götürülür. İyileştiğinde Mainz Kent Orkestrası’na yönetici olacaktır. “Mendelssohn” ve “Bach” ödüllerini de aldığında, yalnız alanında tanınmasının değil, müzik eğitimcisi, pedagogu, araştırıcısı, bestecisi ve virtüözü olarak döneminin en önemli insanlarından biri olmasının yolu açılmıştır. 1923’ten başlayarak Frankfurt/M’da çalıştığı yıllarda Paul Hindemith (1895-1963) ile tanışır ve birlikte projeler üretirler. Hindemith, Eduard’ın hayatında çok önemli rol oynayan bir kişi olacaktır. 1923-25 yılları arasında Mainz ve çevresinde çalışmalar yapan “Yeni Müzik Derneği” (Gesellschaft für Neue Musik Mainz/Wiesbaden) adlı kuruluşun yaratıcısıdır. Bunun yanı sıra, 1924’te Kuzey Denizindeki Juist Adasında “Denizdeki Okul” (Schule am Meer) adlı eğitim yerini kurmuştur. “Gençlik Müzik Hareketleri”nin akla gelen birinci adıdır. Eduard çalışmalarının en üst düzeyde yararlı, sistemli, çok yönlü ve uzun erimli olması için neye ihtiyacı olduğunun da peşindedir. Derinleşmeye yönelir, müzik teorisi, eğitim metodolojisi vb. konular üzerinde özellikle durur. Yaratıcı olmanın gereğine inanmıştır. Makaleleri yankılar uyandırır. Yayınları müzik ve eğitim alanlarının vazgeçilmezleri olur. Öğrencilerinin hepsi ders notlarını saklamak gereğini bilirler, genç ve yenilikçi hocalarının anlattıkları başka yerlerde rastlanılır şeyler değildir. Meslektaşları onda gördükleri arayışları, yenilikleri takip ederler, verimine özenirler.  Eduard’ın Ankara’daki hayatı müzikle iç içedir. Yalnız işinde değil, bütün ilişkilerinde ve dostluklarında müzik vardır. Üniversite hocalarının ve diğer Alman aydınlarının önemli bir kısmı bir müzik aleti çalmaktadır, toplandıklarında hep bir “oda müziği” grubu oluşur. Eduard  “Türklerin yanında olduğum için Tanrıya şükrediyorum!” der. Savaş sonrasında ve 50’li yıllarda ise, Almanya’ya dönmesi için yapılan bütün önerilere karşı “Türkiye’den ayrılırsam yaşayamam” diyecektir. Alp HAMUROĞLU “Hasan Çavuş’tan İnsanlık dersi aldım” Alp HAMUROĞLU: Sayın Ali Uçan, Eduard Zuckmayer’le ilgili yayınlar yaptığınızı biliyoruz. Herhalde onu Cumhuriyet müzik eğitimi tarihi içinde önemli buluyorsunuz. Bu konuda neler diyeceksiniz? Prof. Dr. Ali UÇAN: Evet, Eduard Zuckmayer’le ilgili çeşitli yayınlar yaptım, başkaları da yaptı. Bunların en kapsamlısı 2012 yılında Ankara’da Müzik Eğitimi Yayınları arasında yayımlanmış olan 320 sayfalık Eduard Zuckmayer ve Cumhuriyet Müzik Eğitimi adlı kitabım. Ve yine evet, Eduard Zuckmayer’i Türkiye’nin Cumhuriyet müzik eğitimi tarihi içinde çok önemli buluyorum. İzninizle bunun gerekçeli ana nedenlerini Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarından başlayarak anlatmaya ve açıklamaya çalışayım. Atatürk 1919’da başlattığı Ulusal Kurtuluş Savaşı ve 1920’de temelini oluşturduğu yeni Türkiye Devleti’nin kuruluş süreciyle birlikte çok boyutlu Büyük Türk Devrimini gerçekleştirmeye koyulmuştu. Siyasal, toplumsal, hukuksal, ekonomisel, kültürel ve eğitimsel boyutlarıyla bir bütün olan Türk devrimi içinde Türk kültür devrimi, onun içinde Türk sanat devrimi ve her ikisinin içinde Türk müzik devrimi çok önemli bir yer tutuyordu. Türk müzik devriminin birinci aşamasında Ulusal Marş, ulusal müzik eğitimi, Darülelhan’ın Türk müziği bölümüne Batı müziği bölümü eklenerek yeniden açılması, Cumhurbaşkanlığı müzik kurumlaşması, müzik öğretmeni yetiştirme, yurt dışına müzik öğrenimine gönderme, geleneksel Türk müziklerini derleme ve Batı müziği yöntemiyle çokseslilendirme devrimleri başlatılıp gerçekleştirilmişti. Bu bağlamda ana temel kurumlar olarak Musiki Muallim Mektebi [Müzik Öğretmen Okulu] açılmış, Musika-i Hümayun Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti’ne ve Darülelhan İstanbul Konservatuvarı’na dönüştürülmüş, İstanbul ve Ankara Radyoları ile Halkevleri kurulmuş ve etkinliğe geçirilmişti. Prof. Dr. Ali UÇAN Söyleşi: Alp HAMUROĞLU

Eduard Zuckmayer dosyasının devamı Bilim ve Ütopya'nın Şubat 2016 sayısında!