Bize Ulaşın

     

İnsani derinlik ve düşünsel yaratıcılık arasındaki gerilimin şiir ustası: Edip Cansever

Yahya Kemal’in ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın çok özlü anlatımlarla dile getirdiği üzere, modern şiirimizde mısra örgüsünden vezin ve uyağa, temalardan dil ve söyleme kadar şiire ait hemen bütün unsurların yönünü belirleyen Tevfik Fikret’in ardı sıra Yahya Kemal ve Ahmet Haşim, şiirin siyasal yüklerini eksilterek dile Fikret’le başlayan güncel söylemi aşılama çabasına ivme kattılar. Özellikle Yahya Kemal, daha önce şiirimizde bir eşine Nedim’de rastlanabilen kıvrak söyleyişleri şiirinin asıl özelliği olarak yapıya kazandırırken, Nâzım’ın olduğu kadar, Necip Fazıl Kısakürek ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın da önünü açıyordu. Nâzım, bu yol üzerinde geleneğin katılaşmış içerik ve biçim değerlerini kendince yontarak ilerlemek yerine, iskeleti koruyarak yapıyı tümden yıkıma uğratmaya girişti. Mısra örgüsü ve nazım biriminde, vezin ve uyakta daha önce Tevfik Fikret’te işaretleri görülen değişimleri kendi deneyim ve edinimiyle gerçekleştirdi. Yıllarca cezaevinde Türkçeyi halk söyleyişinin en işlek, zengin ve revnaklı biçimleriyle günlük kullanımda örnekleyen mahkûmlardan aldıklarını İstanbul Türkçesinde açık, ince ve çağdaş bir söylemle daha akıcı ve yeni anlam olanaklarına taşıdı. İşte bu ana ırmak ve kollar üzerinde Orhan Veli ve Garip şiiri, haritayı sokağa yayar, şiir iklimini güncele sokar. Ne ki onların çöpe attıkları söyleyiş biçimleri, bu kez kokuşmuş bir duyarlıkla sokakta yaygın olarak kullanıma girince, Nâzım’ın şiirinde ustalıklı tekniklerle içselleştirdiği klasik değerler, yine Garip şairlerince şiirsel dokuyu yeniden sağlam ve güçlü bir lirizme kavuşturmak üzere, İstanbul’u Dinliyorum şiirinde olduğu gibi, istiareyi boşlamayan yalın anlatımlarla şiire geri kazanılır.

İkinci Yeni şiiri, Garip şiirinin geri kazanım çabasını dünya şiirinden edinimlerle yeni tema ve söylem açısından güçlendirme yönünde etkili bireysel deneyimlerin ivmelendiği bir süreçte yatağını bulur. Ahmet Muhip Dıranas’ın, Dağlarca’nın, Attilâ İlhan’ın yanı sıra Behçet Necatigil ve Cahit Külebi’nin de yerel olanda modernin izini sürdükleri bu dönemde İlhan Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, derken Ülkü Tamer, Özdemir İnce, Kemal Özer, Hilmi Yavuz sökün eder. Sondan başa bakıldığında, denebilir ki, Cansever’in 1947- 1957 arasında yazdığı birkaç şiir arasındaki süreklilik, kimi dizelerde Cemal Süreya’dan esintiler taşısa da, İkinci Yeni’yi oluşturan izler Cansever’in el yordamında daha sık ve belirgindir. Henüz neyi tasarladığı söylenemese de, yaşamı insana sıkıntı ve trajedi olarak döndüren bir dünyada Cansever’in var olan şiirden enikonu rahatsızlık duyduğu ve ondan taşmak istediği daha “Masa da Masaymış ha” şiirinde (1947) apaçık ortaya çıkmıştır. Makarayı 30 yıl ileri sararak Erdal Öz’le konuşmasının yan sıra iki toplu söyleşiden dönüp geri baktığımızda bu durum daha bir anlaşılır olmaktadır.

Efendimiz acemilik

12 Eylül cunta rejimi döneminde şiirle iç dökümünün moda olmaya yüz tuttuğu sıralarda ortalık kötü şiirden geçilmiyorken, şiir adına bini bir para zırvalar yetmiyor gibi, bir de Edip Cansever, Adnan Benk’in yönettiği bir toplu söyleşide (Çağdaş Eleştiri, Haziran 1982) Tahsin Yücel’e yanıt olarak kendi şiiri için şu son derece şaşırtıcı sözü söylemişti: “Ben güzel şiir yazmak istemiyorum.” Toplu söyleşide Nuran Kutlu’nun sorulu bakışları altında sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Şimdi şairin ben güzel şiir yazmak istemiyorum demesi biraz saçma gibi görülebilir ama güzel şiir yazmak istemediğim de bir gerçek. Bizden önce güzel şiir yazmış çok şair vardı. Ustalığına çok güvendiğim, hiçbir zaman küçümseyemeyeceğim bir Ahmet Muhip vardı.”

Gerçek şu ki, “Korkulu Ustalık” ve “Efendimiz Acemilik” yazılarında, Turgut Uyar, ustalıkla varılan rahatlığın şaire kendi birikmişiyle geçinme kolaycılığı getirdiğini, yaratıcılık ve yenilik kaygısını yitiren şairi gitgide tükettiğini öne sürerek ustalığın efendisi olmaktansa acemiliğin kölesi olmayı seçiyordu. Bu kaygı, İkinci Yeni şairlerinin hemen tümünde yaşam boyu süregelmiş, onları şiirde sürekli arayışa ve yaratma cesaretini sonuna kadar götürmeye, güzelliği bir sonuç olarak görmeye zorlamıştır. Turgut Uyar, bunu, bu kez Cansever’in peşinden, Varlık’taki toplu söyleşide ertesi yıl yeniden vurgulayacaktır: “Bizim kuşağın derdi iyi şiir yazmak olmadı, yaşamın karmaşasını şiire taşımaktı derdi.”  
 

Seyyit NEZİR • Üvercinka Dergisi Yayın Yönetmeni

Yazının tamamı Bilim ve Ütopya'nın ağustos 2018 sayısında!