Doğa, kentler, ütopyalar

Yazan
Cemil Gözel
Bilim ve Ütopya Genel Yayın Yönetmeni
Yazının Okunma Süresi
3 dk

John Berger, sanatın insanı doğadan daha güvenilir bir karşılık bulma umudu içinde gösterdiğini yazmıştı. Doğayı güvenilir bulmadığını anlıyoruz. İnsanın ise güvenilir bir karşılık bulma umuduna ihtiyacının olduğunu biliyoruz. Sanat, belki tam da bu yüzden, yani doğadan daha güvenilir bir karşılık bulma umudunun gereği olarak sadece doğayı taklit etmekle yetinemezdi. Nitekim yetinmedi ve yaratılmış bir şeyleri de taklit etti. Doğanın insana sunduğu o bir anlık umudu çoğalttı, doğruladı ve toplumsallaştırdı. Berger meseleye bu denli yalın bakıyor. Yalın ve anlaşılır. İnsan ile doğa çelişmesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak ele alıyor sanatı.
Peki, doğadan daha güvenilir bir karşılık bulmaktan bahsettiğine göre Berger’in doğayla alıp veremediği ne? Bir alıp veremediği yok aslında. Sadece olgulara bakıyor ve son derece yerinde saptamalar yapıyor.
Berger, doğayı duygulu bir şekilde görme eğiliminin bize şehir hayatının bir armağanı olduğunu söylüyor. Kentlerin yoğunluğu, kapitalizm altında azmanlaşması, doğa algımızı güdükleştirdi sanki. Doğa deyince, Berger’in de belirttiği gibi, bir bahçeyi, pencereyle çevrelenmiş bir manzarayı ya da hafta sonları fırsat bulup kaçtığımız yeşillik alanları anlıyoruz. Oysa doğa “enerji ve savaşım demektir. Bize bir şey vadetmeden var olan her şeydir doğa. Eğer doğa bir savaş ya da yerleşim alanı olarak düşünülecekse, bu içinde hem iyilik hem de kötülük taşıyan bir alan olarak düşünülmelidir.”
Oysa doğayı, güdük algımızın dışına çıktığımız zaman, genellikle içinde iyilik taşıyan bir alan olarak düşünüyoruz ve doğadan gelen kötülükleri de sadece insan etkinliğine yoruyoruz. İnsan etkinliğinin rolü önemli ama biricik değil bu konuda. Evet, kapitalizm büyük bir doğa tahribatına yol açtı; doğa ve insan arasındaki ilişkiyi bozuldu. Bunun sonucu olarak dünyanın damı bile delindi. Marx’ın kavramsallaştırmasıyla, “ekolojik yarılmanın aşırı biçimi”ni yaşıyoruz. Ama bunlar olmasaydı bile doğa, “hem iyilik hem de kötülük taşıyan bir alan”dı.
Çevreci muhafazakârlığın düşünce dünyasının temelinde yatan fikir şu olmalı: Doğa sadece iyilik alanıdır ve doğadan gelen kötülükler insan etkinliğinin sonucudur. Öyleyse doğaya müdahale yanlıştır, doğa kendi hâline bırakılmalı, değiştirilmemelidir. Berger, var olmanın ilk koşulunun doğaya karşı barınak olduğunu söylüyor. Doğaya müdahaleyi reddeden çevreci muhafazakârlık, öyleyse, insan varoluşunu da hedefe koymaktadır. Bu fikrin, her şeyden önce, insan yaşamanın temel çelişmesini yok saydığını da vurgulamak zorundayız. Bu çelişme, insan ile doğa arasındadır. Aslında tarih boyunca ortaya çıkan bütün çelişmeler, insan / doğa çelişmesinin aldığı biçimlerden başka bir şey değil. Sınıf çelişmesinin sınıflı toplumlarda, yani tarihin belli bir aşamasında ortaya çıkması, insan / doğa çelişmesinin o tarihsel süreçte aldığı biçimi gösteriyor. Bu bakımdan insanlığın nihaî hedefinin doğa ile çelişmesini çözmek olduğu düşünülebilir. Marx, bütün mitolojiyi ortadan kaldıracak olanın insanın doğaya boyun eğdirmesi olduğunu söylemişti. Çünkü mitoloji de en nihayetinde insanın doğa karşısındaki çaresizliğinin ürünüydü. İnsanın doğa ile çelişmesini çözmesi sürecinde, en azından bu meselenin bir sorunsal olarak gündeme girmesinde kent ütopyalarının rolü olduğu sanırım reddedilemez.
Doğadan daha güvenilir bir karşılık olarak sanatın, doğanın karşısına mimari olarak da çıkması, insanın toplumsal tarihinde bir atılım bana göre. Çünkü her kent, sonuç olarak, bir toplumsal yaşam, bir sosyo-ekonomik temel üzerinde oluşuyor. Ancak bu bir ütopya olarak, mevcut olanla sınırlamıyor kendisini; onu aşmak, dönüştürmek için yeni ve bambaşka bir kent ütopyasını fakat yine ona uygun bir toplumsal formasyonla uyumlu bir şekilde üretiyor. İlk kent ütopyacıların filozoflar olması bu bakımdan anlamlıdır.
İnsan ilk aleti doğaya müdahale etmek için yapmıştı. Engels, insanî amaçların doğayı değiştirmekle mümkün olduğunu yazmıştı. Marx da benzer gerçeği “Kapital”de ifade etmişti. Ona göre insan, doğa ürünlerini kendi gereksinimlerine uygun kılınmış bir biçimde elde edebilmek amacıyla, kollarını ve bacaklarını, kafasını ve ellerini, gövdesinin doğal güçlerini çalıştırarak doğanın bir gücü olan kendisini doğanın karşısına çıkarırdı. İnsan doğanın gücüydü ama onun karşısına çıkmak zorundaydı. Marx’ın en gelişmiş sosyalizm tanımı, doğanın insanî potansiyeli geliştirecek biçimde rasyonel olarak değiştirilmesini içerir.
Doğa, içinde hem iyiyi hem kötüyü barındırıyor. Kent ütopyaları, kötüyü sınırlama becerisiyle doğanın karşısında aldığı konum kadar gerçeğe yakın aslında.

Çiviyazısı
Etiketler
kentsel planlama