Bize Ulaşın

     

Eşeysel seçilim: Bir üreme mücadelesi

Doğal seçilim, belirli bir türün çevre şartlarına daha iyi uyum sağlayacak özelliklere sahip bireylerinin, bu özelliklere sahip olmayanlara göre yaşama ve üreme şanslarının daha yüksek olması ve bunun sonucu olarak genlerini yeni kuşaklara aktarabilmesidir. Seçilimden bahsederken daima var oluş çabasını vurgulamaktayız. Kötü hava şartları ile başa çıkabilme, avcılardan korunabilme, parazit ve patojenlerin üstesinden gelebilme başarısı, beslenme ve yaşam alanları için rekabet edebilme gibi hayatta kalma şansını arttıran özellikleri düşünürüz.

Fakat Charles Darwin, çoğalma (yavrulama) olasılığını arttıran ikinci bir faktörler dizisinin olduğunu açık bir şekilde görmüştü. Aynı eşeyden (erkek veya dişi) farklı bireylerin sahip oldukları eşlerin sayısı ya da üreme kapasitesi bakımından farklılıklarını betimlemek için “eşeysel (cinsel) seçilim” kavramını ortaya attı. Böylece doğal seçilim yoluyla evrim kuramına eşdeğerde, eşeysel seçilim yoluyla evrim kuramı ortaya çıktı. Eğer eş edinme yeteneğini etkileyen bir özellikte kalıtsal çeşitlilik varsa, o zaman daha yüksek üreme başarısı sağlayan bireyler zaman içinde çoğalacaktır.

Canlılar, sadece hayatta kalmak için değil, üremek için de mücadele ediyorlar

Eşeysel seçilim ilk olarak Charles Darwin tarafından dile getirildi. Fakat 1880’lere kadar çok tartışıldı ve göz ardı edildi. Alfred Russel Wallace Darwin’i eleştirenlerden biriydi ve 1915’teki makalesinde hayvanların eşeysel tercihlerinin olmadığını belirtti. Bu mekanizma 1930’lara kadar doğal seçilimin bir biçimi olarak görüldü. 20. yy başlarında Ronald Fisher ve az sayıda bilim insanı bu konuyla ilgilendi ve hipotezler geliştirdi. Fakat 21. yy’da biyoloji için önemli daha da anlaşıldı, son 50 yıldır da evrimsel biyolojinin en aktif ve yoğunlukla çalışılan araştırma alanlarından biri oldu.

Darwin eşeysel seçilimden ilk olarak 1859’da yayımladığı “Türlerin Orijini” kitabında bahsetti. Erkekler ve dişilerin benzer yaşam alışkanlıklarına sahip olmasına karşın görünüşleri bakımından neden bu kadar farklı oldukları ve özellikle erkeklerde hayatta kalma olasılıklarını azaltan morfolojik ve davranışsal özelliklerin nasıl evrildiği sorularını gündeme getirmektedir. Sonrasında 1871’de “İnsanın Türeyişi ve Eşeye Bağlı Seçim” başlıklı kitabında teoriyi detaylandırır, kitabın büyük kısmını eşeysel seçilime yani üreme başarısının artışına katkıda bulunan bu mekanizmaya ayırır. Darwin eşeysel seçilimi “belli bireylerin yalnızca üreme başarısı bakımından aynı tür ve cinsiyette olan diğer bireylere göre avantajı” olarak tanımlar. Ünlü evrimsel biyolog Ernst Mayr’e göre bu tanım için “üreme başarısı seçilimi” terimi eşeysel seçilim teriminden daha uygudur.

Bir türün bireylerinin hareketini bu kadar kısıtlayan ve avcılara yerini belli eden bir özelliğin evrimleşmesi, daha doğrusu doğal seçilim tarafından desteklenmesi olanaksızdır. Nasıl olur da hayatta kalma konusunda bu kadar ciddi dezavantaj sağlayabilecek bir yapı evrimleşebilirdi? Eşeysel seçilim, parlak renkler, boynuzlar ve birçok türün erkeklerinin kur gösterileri gibi göze çarpan özelliklerin neden evrimleştiği sorusuna Darwin’in yanıtıydı. İki farklı eşeysel seçilim mekanizması önerdi: Her ne kadar istisnalar olsa da dişilere erişmek için erkekler arasındaki mücadele ve bazı erkeklerdeki fenotipik (dış görünüş) özelliklerinin dişi tarafından tercih edilmesi.

Doğada erkekler ve dişiler büyüklük, görünüş ve davranış açısından çoğu kez belirgin farklılıklar göstermektedirler. Örneğin, Sülüngillerden tavus kuşları erkeklerinin göz kamaştırıcı renkleri ve kur yapma döneminde açarak sergilediği yelpaze şeklindeki devasa kuyrukları olmasına karşın, dişileri ise soluk renkli ve daha kısa kuyruklara sahiptir. İnsanlarda eşeyler (erkek ve kadın) arasında temel farklılıkların yanında, yüz şekli, ses tonu, vücuttaki yağ oranı, kılların dağılımı ve vücut büyüklüğü farklılık gösteren başlıca özellikler arasındadır. Erkek ve dişi cinsiyet arasındaki bu farklılıklar “eşeysel (cinsel) dimorfizm” olarak adlandırılır. İlk kez bizzat Darwin’in açıkladığı gibi eşeysel dimorfizm bilmecesinin çözümü eşeysellikte yatmaktadır. Eşeysiz üreyen organizmalar (bakteriler, bir hücreliler) için bir sonraki nesle gen aktarımı oldukça yalın bir yolla gerçekleşir. Burada üstesinden gelinmesi gereken başlıca iki güçlük, üreme olgunluğuna erişinceye kadar hayatta kalmak ve sonra üremektir. Eşeysellik ise üçüncü bir temel sorunu katarak yaşamı daha karmaşık bir duruma getirir: Karşı eşeyden bir birey bulmak ve onu işbirliğine ikna etmek.

Doç. Dr. Kerim ÇİÇEK • Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Ana Bilim Dalı

Yazının tamamı Bilim ve Ütopya'nın temmuz 2018 sayısında!