Yapay zekânın bir gün tapınılacak bir tanrı olabileceğini absürt buluyorsanız, düşüncelerinizi bir daha gözden geçirmelisiniz. Çünkü bugün dünyanın neredeyse her yerinde, her insanın diyalog hâlinde bulunduğu yapay zekâların üretim merkezi Silikon Vadisi’nin üzerinde bir yapay zekâ tanrısı hayaleti dolaşıyor.
Bu tartışma bir dedikoduyla alevlendi. The Spectator yazarı Sean Thomas’ın aktardığı dedikodulara göre Anthropic’in bazı mühendisleri kendi elleriyle yaptıkları modele tapıyormuş. Ne yazık ki bu iddiaların doğruluğuna dair elimizde doğrudan bir kanıt yok; kanıt olmadığı gibi şahit de bulunmuyor. Ancak insanın makinelerle tarih boyunca kurduğu ilişkiye ve dinin karakterine baktığımızda, bu düşüncelerin bir komplodan daha fazlası olabileceğini düşünmek mümkün. Belki de yapay zekânın çok hızlı geliştiği bu dönemde böylesi düşüncelerin ortaya çıkmasına şaşırdığımız son yılı yaşıyoruz.
Claude 3 Sonnet’in Cenazesi İçin Toplanan Kalabalıklar
2 Ağustos 2025 Cumartesi günü San Francisco’nun SOMA semtindeki bir depoya yaklaşık iki yüz kişi geldi. Salonun ortasında tülle örtülmüş bir manken duruyordu. Önüne çiçek bıraktılar. Sırayla sahneye çıkıp mikrofona ağıt okudular. Gecenin sonunda ilahiler söylendi ve Latinceyi andıran uydurma bir dille bir diriltme ayini yapıldı.
Bu cenaze töreni, Anthropic bünyesindeki Claude 3 Sonnet modelinin 21 Temmuz 2025’te sunuculardan kaldırılması üzerine düzenlenmişti. “Emekliye ayrılmak” tabiri daha çok kullanılsa da aslında bu bir çeşit ölüm oldu; çünkü o modele artık erişmek mümkün değil.

Daha ilginci, bu töreni şirketin kendisi düzenlememişti. Tamamıyla hayranların düzenlediği, çalışanların da katıldığı bir etkinlikti. Davette etkinliğin adı “Cenaze Partisi ve Nekromantik Diriltme Ayini” olarak geçiyordu. Burada basit bir şaka yapılıyor olabilir. Yine de iki yüz kişinin katıldığı, ağıtların okunduğu ve içinde hem Anthropic hem OpenAI çalışanlarının bulunduğu bir törendi bu.
Ağıt Okuyanlar Makinenin Nasıl Çalıştığını Biliyordu
Sahneye çıkanlar arasında doktoralı araştırmacılar bile vardı. Bir dil modelinin içinde ne olduğunu katman katman bilen insanlardan bahsediyoruz. Ağırlıkları eğiten, çıktıyı ölçen; modelin bir şey hissetmediğini, bir şey istemediğini, kendisi hakkında bir şey bilmediğini herkesten iyi bilen insanlar.
O hâlde bu seremoni, alışılagelmiş din kabullerine bir referans değil midir? Çünkü genellikle bilimin ve eğitimin inancı zayıflattığı ve materyalist bir dünya görüşünü benimsettiği kabulü baskındır. Oysa bu depoda düzenlenen sembolik cenaze ya da anma töreni, modern dinlerin ilk parıltılarından biri olabilir mi? Bu kadar “aydın insan” nasıl olur da hiçbir şey hissetmeyen bir şey için cenaze töreni düzenleyebilir? Onları bunun eğlenceli ya da gerekli olduğuna ikna eden şey nedir?
Bu etkinlik, sentetik bir akla ya da bir girdi-çıktı modeline insanlık atfedilen muhtemelen son etkinlik olmayacak; çünkü ilk etkinlik de değildi.
Hiçbir Şey Bilmeyen Bilgisayardan Terapist Olur mu?
Joseph Weizenbaum, 1966 yılında MIT’deki bilgisayarının başına oturduğunda, insanlık tarihinin en ilginç ve belki de bugün yaptığımız tartışmaların kaynağını oluşturan ayna modellerinden birini icat edecekti. ELIZA adlı programı aslında son derece basit bir işlemi yerine getiriyordu: Onunla konuşan insanların cümlelerindeki kalıpları yakalıyor, zamirleri ters çeviriyor ve tekrar soru olarak geri veriyordu. Yani aslında çok temel bir terapist taklidiydi. Örneğin “Annemle aram bozuk” dediğinizde “Ailenizden biraz daha söz eder misiniz?” derdi; “Mutsuzum” dediğinizde “Buraya gelmeniz mutsuzluğunuzu değiştirir mi sizce?” derdi.

Fakat en önemlisi, bu cevapların arkasındaki sistemde ne anneler hakkında bir bilgi vardı ne mutsuzluk hakkında ne de karşısında oturan insan hakkında. Arka planda işleyen birkaç yüz satırlık algoritmik bir eşleştirme ile bu girdi-çıktıları anlamaya çalışan sıradan insan aklı karşı karşıyaydı.
Daha da ilginci, Weizenbaum onu bir deha gösterisi olarak değil, tam aksine insanla makine arasındaki iletişimin ne kadar yüzeysel, ne kadar boş bir kabuktan ibaret olabileceğini kanıtlamak için tasarlamıştı. Fakat sonuç hiç de beklediği gibi olmadı.
Bir gün Weizenbaum’un sekreteri, en yakın çalışma arkadaşı, bilgisayarın başına oturdu ve ELIZA ile konuşmaya başladı. Kadın, bu illüzyonun en başından beri araştırmacının yanındaydı. Yani ekrandaki her yanıtın arkasında bir algoritma olduğunu ve bu algoritmanın aslında hiçbir şey bilmediğini gayet iyi biliyordu. Buna rağmen ekrandaki yeşil yazılar akmaya başladıktan birkaç dakika sonra şaşırtıcı bir şey oldu: Genç kadın ekrandan başını kaldırdı ve Weizenbaum’dan odadan çıkmasını rica etti. En başından beri parçası olduğu ve bütün işleyişine hâkim olduğu o ruhsuz algoritmik kod yığınıyla baş başa kalmak ve ona gerçekten terapistiymiş gibi içini dökmek istiyordu.
Weizenbaum bu olaydan öyle etkilenmiş olacak ki ömrünün geri kalanını da bu mesele üzerine çalışmaya ayırdı. 1976’da yayımladığı Computer Power and Human Reason (Bilgisayar Gücü ve İnsan Aklı) adlı kitabıyla, kurucularından olduğu alana karşı bir itiraz ve eleştiri kaleme almıştı.
ELIZA’nın üzerinden 60 yıl geçti ve bugün benzer bir tartışmaya, hatta tartışmalar yumağına şahitlik ediyoruz. Şunu itiraf etmek gerekir: 2026 dil modelleri 60 yıl öncesine göre çok şey biliyor. Ancak ona insani özellikler atfeden insan, bunu 60 yılda öğrendiklerine bakarak yapıyor gibi görünmüyor. Makinelere karşı duyduğumuz insani ya da dini inançların aslında insanın kendi yaşamından ve gördüklerinden kaynaklandığını söylemek çok daha mümkün.
Gölgeyi Ayı, Bilgisayarı Zihin Sanıyoruz
İnsan, evrim sürecinde çevresindeki insan olmayan şeylerde yüz görme eğilimine sahip biçimde gelişmiştir. Bu konuda pek çok çalışma olmasına karşın özetleyecek olursak: Esas mesele, doğada hayatta kalmaya çalışan insanın gerçek bir ayıyı, bir aslanı, bir kaplanı, herhangi bir tehlikeyi kendisini yakalamadan önce fark etme çabasıdır. Burada yapılacak ucuz bir hata ucuz bir zarar getirir; anlık bir heyecandan fazlası değildir. Ama eğer karşı tarafta görünen şey gerçekten bir canlıysa ve insan bunu fark etmezse, o zaman bedeli can olabilir. Gördüğünü sanma hatasını yapmak ölmekten iyidir. Dolayısıyla insan, kültürünün ve yaşamının her yerinde dünyayı antropomorfik bir gözle okur.
Antropolog Prof. Stewart Guthrie, 1993 tarihli Faces in the Clouds (Bulutlardaki Yüzler) kitabında dinin tam merkezine işte bu evrimsel refleksi yerleştirir. Guthrie’nin temel iddiası şudur: İnsan, çevresine sistematik biçimde insan yüzü, insan formu ve insan niyeti yansıtır. Bulutta yüz, arabanın ön ızgarasında surat, patlayan bir fırtınada ise bilinçli bir öfke görür.

Bilişsel din bilimi, evrimsel olarak miras aldığımız bu eğilime sonradan bir ad verdi: Aşırı Duyarlı Fail Saptama Mekanizması. Guthrie’ye göre din, bu mekanizmanın insanlık tarihindeki en sistemli ve organize hâlidir. İnsan, evreni ve doğa olaylarını sadece rastgele tesadüfler olarak görmez; onların arkasında tıpkı bir insan gibi niyetleri, istekleri ve planları olan “görünmez bir irade” varmış gibi hareket eder.
Şimdi bu gözle yapay zekâya dair yaptığımız tartışmaya tekrar bakalım. Bulutta yüz görebiliriz, ağaca bakınca içimizde bir iyi niyet ya da olumlu duygular uyanabilir. Ancak bu hisleri bizde yaratan görüntülerin hiçbiri tek kelime dahi edemez. Oysa türümüzün bütün tarihi boyunca akıcı konuşma, karşıda bir zihin olduğunun en belirgin ve güvenilir işaretiydi. Başka bir şekilde ifade etmek istersek, cümleyi kuracak nitelikteki şey ya insan olabilirdi ya da metafizik bir akılla anlam bulabilirdi.
Dolayısıyla burada resmettiğimiz mekanizmada insanı tetikleyen şey, öncekiler gibi bir görüntüden ziyade tamamıyla dilin kendisidir. Fail saptama mekanizmamızın en güçlü tetikleyicisi bu yüzden görüntü değil, dildir. Akla işaret eden bu tetikleyici günümüzde insandan kopmuş durumdadır. İşte yapay zekânın tanrısallaşması, bu kopuşun basamaklarını tırmanıyor.
İnsanın Tanrısını Feuerbach Tarif Etmişti
Şimdiye kadar inancın nasıl tetiklendiği ve karşımızdaki şeye dair nasıl bir gözlem kazandığımız üzerine bir tartışma yürüttük. Ancak inancın neye benzediğine dair tartışma elbette ki çok daha eskiye dayanıyor.
Ludwig Feuerbach, 1841 yılında yayımladığı Hristiyanlığın Özü kitabında bu tartışmaya devrim niteliğinde bir katkı yapmıştı. Tezi şöyleydi: İnsan, kendinde bulunan yetileri, yani aklı, sevgiyi ve iradeyi alıyor ve onları sonsuzla çarpıyordu. Daha sonra bu sonsuz hâle gelen yetileri kendinden koparıp dışarıya yerleştiriyor ve ortaya çıkan şeye tanrı adını veriyordu. Sonra da o sonsuz kudret karşısında secde ediyordu.
Feuerbach aslında bu teziyle tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi ortaya koymak istiyordu. Tanrı’ya atfedilen her nitelik, aslında insanın kendisinden söküp aldığı şeylerdir. Tanrı bu niteliklerle zenginleştikçe insan onun karşısında yoksullaşır. Tanrı’nın bilgeliği insanın cehaletini, Tanrı’nın kudreti insanın çaresizliğini büyütür. Yani Feuerbach “din yalandır” gibi bir fikir ortaya koymadı; dini, insanın kendisinden doğan ve kendisini tanıyamayacağı bir biçimde dışarıda bir özneye yansımış hâli olarak yorumladı. Aslında teolojiyi bir antropoloji olarak özetlemiş oldu.

Bugün insanlığın benzer bir şey yaptığını ifade etmek aslında pek de yanlış sayılmaz. En azından şu anda elimizde olan yapay zekâ modelleri, insanlık tarihi boyunca yazılan metinleri, kitapları, makaleleri, mektupları, dilekçeleri, romanları, yazılım kodlarını, sosyal medya mesajlarını ve daha nicesini hafızasında barındırıyor. Hafızasında tuttuğu bütün bu dokümanlar, aslında bir insanın elinden, kaleminden ya da dilinden tarihe not düşülmüş şeylerdir. Yani modelin kurduğu her cümlenin kaynağı, aslında bir zamanlar bir insanın bir şey yazmış olmasıdır. İnsandan ötesi, en azından şimdilik, yok.
İnsan bu kolektif üretimin tamamını bir depoya koydu, sıkıştırdı ve ona üstün bir zihin atfetti. İşte yapay zekânın kudretli düşünme kapasitesi, aslında insanlığın kolektif hafızasının bir sonucu olmasına rağmen bugün tanrısal bir tartışmanın konusu hâline gelebilmektedir.
İnanç Bilgiden Değil, Koşuldan Çıkıyor
Marx, Feuerbach’ın açtığı sayfadan devam ederek ortaya keskin bir soru koydu: İnsan neden inanır? Neden dine ihtiyaç duyar ve onu yaratır? Bu sorunun cevabını ise teolojiden ziyade insanın yapıp ettiklerinde, yani sıradan günlük yaşamında buldu.
Marx’a göre din, insanın bilmezliğinden ya da cehaletinden dünyaya gelmemişti. Bu inanç, adil olmayan, acı dolu yaşam koşullarına karşı insanın hayatta kalma çabasının bir sonucuydu. Yani insan, karşılaştığı bütün sorunlara ve acılara bir kutsiyet atfederek hayatta kalmaya ve kendini korumaya çalışıyordu. Meşhur ifadesiyle din, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ezilen insanın iç çekişiydi. Yine başka bir deyişle, “din halkın afyonudur” söylemi de aslında acı çeken bu insanın kendini uyuşturmak için yaptığı bir eylemdi. Kısacası Marx’a göre insanı inanmaya ve inancı yaratmaya iten şey bilgisizliği değil, içinde bulunduğu zorlu yaşam koşulları karşısındaki çaresizliğidir.

Marx’ın bu gözlemi bugün de bize bir cevap olabilir. Yapay zekâya bir bilinç ya da insanlık atfeden mühendisler veya kullanıcılar bunu bilgisiz oldukları için yapmıyorlar; çünkü bilgisiz olmadıklarını biliyoruz. Yaptıkları şey, tıpkı Marx’ın din için söylediği gibi, makineyle kurdukları sıra dışı yaşam ilişkisinden ve içinde gittikçe yalnızlaştığımız modern dünyanın zorlu koşullarından kaynaklanıyor. Uyanık olduğu saatlerin neredeyse tamamını bir yapay zekâ sistemiyle konuşarak geçiren, geçimini ve varlığını o sistemin düzenli ve iyi çalışmasına bağlayan, hatta kendi kimliğini ve psikolojisini bile o sistemin üzerine dayanarak inşa eden bir insanlığın, böylesi bir makineye özel bir iç dünya atfetmesinden, ona bir zihin, bir ruh yakıştırmasından daha doğal ne olabilir?
Görüldüğü üzere bilgi sahibi olmak bu kabullerin önünü alamıyor. Weizenbaum’un sekreteri de karşısındaki yeşil yazıların aslında ruhsuz ve duygusuz olduğunu bildiği hâlde kendini bu düşüncelerden alıkoyamamıştı. Biz de bunu söylerken kendimizi çoğunlukla bu kabullerin dışında tutamıyoruz. Pek çoğumuz o makinelere teşekkür yazıyoruz. Karşımızdakinin teşekkürü umursamadığını biliyoruz ama yine de bunu yazmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz.
Bir Şirket Hesap Verir Ama Bir Tanrı Asla!
Bir şeye tanrı dediğinizde, ona yücelik atfettiğinizde bazı soruları sormayı bırakırsınız. Çünkü zaten onu kutsal yapan şey, sizin aklınızın ona ermediği inancına dayanır; çünkü o, sizde olanın, akıl dâhil, en mükemmel hâlidir.
Dolayısıyla yapay zekâ yüceleştikçe; hangi metinlerle eğitildiği, o metinlerin yazarlarına sorulup sorulmadığı, kimin kontrolü altında olduğu, kimin yarar sağlayıp kimin zarar ettiği ve yarınlarımızı nasıl etkileyeceği akıldan uçar gider. Çünkü bu soruları sormak, Tanrı’yı sorgulamakla aynı şeydir. Bu ise bir çeşit şirk koşmaktır, dinsizliktir.
Dolayısıyla Trump’ın içinde bulunduğumuz dönemde dile getirdiği “bu yapay değil, dehanın ta kendisi; adını değiştirelim” söylemi de gözden kaçmamalıdır. Aynı şekilde yapay zekânın tanrılaşma ve yüceleşme serüveni, bir şirkete sorulabilecek bir hesabın Tanrı’ya sorulamamasından dolayı birileri tarafından destekleniyor olabilir.

Bu söylemlerin yapay zekâ alanının en büyük iki şirketi arasında çıkmış olması, bu şirketlerin “yapay zekâ çalışmalarını yavaşlatmamız lazım” demesi, ABD başkanının son açıklamaları ve bu yapay zekâların savaş sanayisinde kullanıldığında ne kadar tehlikeli olabileceklerine dair son bir yılda yaşadıklarımız, belki de bu tezi artık bir komplo teorisi olmaktan çıkarıyor. Özellikle de halka arz aşamasındaki Anthropic için bu tapınma iddiaları göz ardı edilemez bir hâle gelmiş durumda.
Dedikodu olsun ya da olmasın, yapay zekânın süper insana dönüşme serüveni bir Hollywood konusu olmaktan çıkalı yıllar oldu. Öyle ki bazı insanlar, bu tartışmaların zamanında yapılmamış olmasının bedelini Ukrayna’da, Filistin’de canlarıyla ödüyor.
Dolayısıyla insanlığın yapay zekâya yükleyeceği anlam, artık kaçınılmaz olarak önümüze gelmiş en büyük tartışmalardan biri, hatta birincisidir. Onunla yarının cennetini mi kuracağız yoksa insanlığı geçmişe mi yuvarlayacağız; bu tartışma önümüzdeki devrim için belirleyicidir.



