Hücrelerden benliklere

Dünyayı tefekkür etmek bir beden gerektirir ve beden de bir bağışıklık sistemine ihtiyaç duyar: yaşamın basamakları düşüncenin ham maddesini yaratır.

İnsan, Auguste Rodin’in Düşünen Adam (1904) heykelinin “Ben kimim? Tüm bunların anlamı ne, hayat nedir? Burada ve şimdi hayatta olmak için bir onam formu imzalamadığım halde neden buradayım, peki tüm bunlar gerçekten neyle ilgili?” gibi derin felsefi sorularla işkence gördüğünü kolayca hayal edebilir.

Genç bir felsefe öğrencisiyken ben de bu derin soruların azabını çekiyordum ve Paris’teki Hôtel Biron’un bahçesinde Rodin’in heykelinin bir dökümünün önünde durup bunları düşünürdüm. Sanırım bir şeyler, tüm bunların anlamını arıyordum. O zamandan beri ve bir şehri sular altında bırakacak kadar çok kahve içtikten sonra bile hâlâ bir cevap bulabilmiş değilim. Ve yine de, bir gün bir şey oldu: bir dönüm noktası ya da belki bir aydınlanma. Birkaç yıl önce, gençken defalarca yaptığım gibi Düşünen Adam‘a geri döndüm: hâlâ oradaydı, hâlâ düşünüyordu, sanki tüm o derin, ağır düşünceler kafatasını taşa çevirmiş gibi başını tutuyordu.

Özçekim yapmak için doğru açıyı ararken bir mucize oldu: Acıktım. Kısmen sıcaktan, kısmen de sabah sadece bir sade kahve içmiş olmamdan dolayı, Rodin’in Düşünen Adam‘ının kafası eğilmeye ve erimeye başladı; bedeninin muazzam ağırlığı zihnimde görünür hale geldi. Sanki heykel yavaşça sıvılaşıyor ve bitkisel, canlı bir şeye, bir salata ya da belki bir salatalığa dönüşüyordu? Ne de olsa taze bir şeye, o an oracıkta yiyebileceğim bir şeye. Ve sonra kafamda bazı sorular belirdi: Düşünen Adam salatalık salatasını sever miydi? Nerede büyümüştü? Yazı mı yoksa kışı mı tercih ederdi? Beyaz şarap mı, kırmızı mı? Nereliydi?

Ve o an her şeyi tamamen yanlış anladığımı fark ettim. Onun düşünen beynine o kadar takıntılıydım ki, ayak parmaklarını –onun geri kalanından bahsetmiyorum bile– görmezden gelmiştim. Beyinler son derece modadır. Çok yaygın bir inanç, insan zihninin ve bilişinin kafanın içinde, kafatası ve deriyle çevrili “beyin” adı verilen süngerimsi grimsi bir organın sınırları içinde yer aldığıdır. Midem isyan ederken o Düşünen Adam‘ın kafasına bakarken, onun bedenini tamamen yok saydığımı fark ettim. Zihnini ve onun beyni aracılığıyla kendi zihnimi anlamaya takıntılıydım ama onun geri kalanını tamamen görmezden geliyordum. Tarih boyunca bilim insanlarının ve filozofların büyük çoğunluğu gibi, ben de bilişi kafanın içine koyuyor ve bedeni unutuyor, ona saf beyinsel düşüncenin önüne geçen bir şeymiş gibi davranıyordum.

Filozof olmak tek hayalim değildi.

Beyni bedenin sadece bir başka parçası olarak görmekte neden bu kadar isteksiziz?

Hayal kırıklığına uğramış bir müzisyen olduktan sonra felsefe okumaya karar vermiştim. Annem ve babam, sağ olsunlar, opera söylemenin ve piyano çalmanın misafirleri etkilemek için havalı yollar olduğunu, ancak bir kariyere yol açmayacağını düşünüyorlardı. Şimdi benim müzikal bir yola girmeme izin vermeme kararlarından pişmanlar. Ziyaretçiler kibarca kızlarının ne iş yaptığını sorduklarında ve onlar: “O bir filozof” diye yanıtladıklarında, ziyaretçiler sanki ekstra bir açıklamaya ihtiyaçları varmış gibi şaşkın şaşkın bakıyorlar: “Evet, ama tam olarak ne yapıyor?” Annem ve babam “o düşünüyor” diyemiyorlar çünkü bu onları aptal durumuna düşürürdü ve onlar son derece gururlu ve makul insanlar. Şimdi, eğer bir müzisyen olsaydım, bu çok daha basit olurdu. Herkes müzisyenlerin ne yaptığını anlar.

Hiç şüphe yok ki, insan bilişinin temel dayanağı olarak düşünen beyne yönelik modern bir hayranlık var. Ama neden? Kim olduğumuzu ve insan bilişinin ne olduğunu anlamamızı sağlayan tek giriş noktası bu mu? Burada başka bir açı öneriyorum. Nöronlar gerçekten de büyüleyici olsa da, karmaşık faaliyetleri insan bilişinin hikayesinin sadece bir parçasıdır.

Sonuçta beyinler bedenin bir parçasıdır ve bedenler hücrelerden ve tıpkı eşsiz DNA’mız gibi bazıları kelimenin tam anlamıyla bize ait olmayan diğer birçok bileşenden oluşur. Dünyanın dört bir yanında pek çok “Beyin ve Beden” araştırma enstitüsü var ama hiç “Karaciğer ve Beden” enstitüsü yok. Neden acaba? Çünkü karaciğerin bedenin (bir parçası) olduğunu düşünürüz. Peki beyni bedenin sıradan bir parçası olarak görmekte neden bu kadar isteksiziz? Beynin bedenin geri kalanından farklı bir “fiziksel maddeden” yapıldığına dair hiçbir kanıt yok.

İnsan bedeni gibi kendi kendini düzenleyen biyolojik sistemlerin inşasında hücrelerin temel rolünü vurgulamak için, odak noktasının sinirsel süreçlerden hücresel süreçlere kaydırılmasını öneriyorum.

Bilimsel ve felsefi olarak kim olduğumuzu anlama yolculuğu geleneksel olarak, fildişi kulesinden Evrenin gizemini çözen düşünen bir adamla –evet, genellikle bir adamdır, yalnız bir erkek dahi– başlar. Oysa canlı varlıklar olarak kim olduğumuzun yolculuğu çok daha önce, bir çift hücrenin bir rahimin derinliklerinde başka bir grup hücreyle enerji kaynakları için pazarlık yapmaya başlamasıyla başlar.

Bir filozof/hayal kırıklığına uğramış müzisyen/bilişsel sinirbilimci olarak, artık dünyanın her yerinde akademik konuşmalar yapıyorum ve yapmaktan en çok keyif aldığım şeylerden biri, dinleyicilerin tepkilerini dikkatlice tararken şu cümleyi kurmak: “Hepiniz başka bir insanın bedeninin içinde büyüyerek zaman geçirdiniz.” Çoğu zaman insanların gözleri sanki kendilerine büyük bir sır açıklanmış gibi fal taşı gibi açılır. Bazıları başını sallar, bazıları ise şaşkın ya da inkar içindeymiş gibi görünür. Ama bu zeki akademisyenler bebeklerin gökten düşmediğini ya da lahanaların içinden çıkmadığını kesinlikle biliyorlardır, değil mi? Yetişkinler olarak hepimiz bir zamanlar bebek olduğumuzu ve hepimizin başka bir insanın bedeninin içinde geliştiğimizi biliyoruz. Bu biyolojik ve bilimsel gerçeği kabul etmek aydınlarımız için neden bu kadar zor? Neden bedenleri ve özellikle de bizimkini taşıyan ve besleyen o diğer bedeni unuturken zihinlere, saf, özbilinçli zihinlere bu kadar takıntılıyız? Bir düşünün: umutları, hayalleri ve başarısızlıkları olan, kahve içen, vergi ödeyen, internette havalı kitaplar ve makaleler okuyan bu sevimli yetişkinler olmadan çok önce, her birimiz bir süre tek bir hücre olarak zaman geçirdik.

Daha da akıl almaz olanı: tüm insanlar yavaş yavaş hücrelerden başka bir insan bedeninin içindeki bir insan bedenine dönüşürler. Hamilelik sadece birkaçımızı değil, herkesi ilgilendiren evrensel bir insan gerçeğidir. İnsan organizmasının tüm hücreleri tek bir hücreden, zigottan kaynaklanır, birbirleriyle yakından bağlantılıdır, birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler ve ortak hedeflere –homeostazın (iç dengenin) korunması ve çevredeki değişikliklere sürekli adaptasyon– ulaşmak için eşzamanlı olarak çalışırlar. Bu, bu dünyaya bir deha tarafından bırakılan ıssız bir kayanın üzerine değil, başka bir canlı bedene derinden bağlı ve bağımlı canlı biyolojik yaratıklar olarak geldiğimiz anlamına gelir. Ve sonrasında, üzerine oturup hayatın anlamı ya da kuantum fiziği gibi derin şeyleri düşünebileceğimiz bir kaya bulmadan önce, birilerinin bize epey bir süre bakmasına ihtiyaç duyarız.

O Düşünen Adam’ın hayatın anlamını tefekkür edebilmesi için, kendi mütevazı içsel bedensel durumlarını kendi kendine düzenlemesi gerekir.

Zihinleri anlamak için önce nasıl zihin olduğumuzu kavramamız gerekir. Beynin gizemine odaklanmadan önce mütevazı ayak parmaklarımızı oluşturan hücrelerle başlamalıyız. Neden mi? Çünkü hücrelerimiz, bir beynimiz olmadan ve bir beynimiz olmadan çok önce hayat denen bu büyük ve gizemli maceranın en büyük ve en acil sorununu çözerler: nasıl hayatta kalınacağı.

İnsanlar canlı varlıklardır. Canlı varlıklar, bedenleri hayatta kalmayı güvence altına almak için sürekli olarak mütevazı ancak temel ve birincil bir görev olan, kendilikle ilgili bilgi işlemenin takibini yapan, kendi kendini düzenleyen biyolojik sistemlerdir. Kısacası bu, bedeninizin siz uykudayken veya anestezi altındayken bile sizin için çalıştığı anlamına gelir: kalbiniz başkası için değil, sizin için atmaya devam eder. Bu aynı zamanda tüm bedensel süreçlerin merkezinde benliğin yer aldığı anlamına gelir, çünkü tüm canlı sistemleri yöneten şu evrensel dürtüye itaat ederler: ölme! Kendini koruma esastır. Ancak bedenimiz temel kendini koruma yasası tarafından yönetilen canlı bir sistem olduğundan, bu tüm deneyimlerimizin zorunlu olarak somutlaşmış (bedenlenmiş) benlik-deneyimleri olduğu anlamına gelir. Dünyayı algılarken ve deneyimlerken, kendi temel hayatta kalma hedeflerimizi “gizlice içeri sokarız”. Bu kedilerle, solucanlarla ve virüslerle paylaştığımız bir şeydir. Bunun yapay sistemlerle de paylaştığımız bir şey olup olmadığı ise başka bir hikaye.

Dolayısıyla bedensel deneyimler biyolojik öz-düzenleme (veya homeostaz) ve kendini koruma ile zorunlu olarak bağlantılıdır. Örneğin bir penguen çok soğuk derecelerde hayatta kalabilirken insanlar kalamaz. Her organizmanın hayatta kalabilmek için koruması gereken bir dizi optimal durumu vardır. Eğer çok üşüyorsanız, çok terliyorsanız, tuvalete gitmeniz gerekiyorsa ya da açsanız ve salata hayal ediyorsanız, doğru düzgün düşünemez ve karmaşık soyut problemleri çözemezsiniz. O Düşünen Adam’ın bir kayanın üzerinde hayatın anlamını tefekkür edebilmesi için, öncelikle mütevazı içsel bedensel durumlarını başarılı bir şekilde kendi kendine düzenlemesi gerekir. Kısacası beden hayattır –insan varoluşunun olmazsa olmazıdır (sine qua non). İnsan hayattaysa, uykudayken bile, anestezi altındayken bile bedeni aracılığıyla deneyimliyordur. Ve bu çok basit fikir, bilişi nasıl anladığımızı yeniden tanımlamak için çok önemlidir.

Nasıl mı?

Kaidesi üzerinde statik ve izole duran Düşünen Adam’ı bir an için unutalım ve büyüyen ya da gelişen düşünen insana geri dönelim. Oraya ilk etapta nasıl geldi? Bu düşünen insan neden yapılmış? Aç mı yoksa üzgün mü? Tüm bu sorular “Biliş nedir?” gibi asil bir soru için aptalca ya da ilgisiz görünebilir ancak burada tam tersinin geçerli olduğunu öne sürüyorum.

Nöronların nasıl çalıştığını ve nöronlardan zihinlere nasıl ulaştığımızı anlamak için öncelikle en başa dönmemiz, hücrelerden benliklere nasıl ulaştığımızı anlamamız gerekir.

Nörobiyoloji ve biyokimyadan elde edilen giderek artan kanıtlar, “algılama”, “hafıza” ve “öğrenme” gibi bilişsel kategorilerin bakteri gibi basit organizmaların davranışlarına metaforik olmayan bir şekilde uygulanabileceğini göstermektedir. “Bazal biliş” üzerine yapılan önceki çalışmalar, yalnızca beyinlerin (yani nöronal hücre kolektiflerinin) “bilişsel yeteneğe” veya “öğrenme” yeteneğine sahip olduğu yönündeki hakim fikri sorguladı. Aksine, nöral olmayan hücreler ve basit organizmalar da aktif, ilkel “bilişçiler” olarak algılanabilir.

Bir “embriyonun” üretimi için binlerce hücre işbirliği yapmalıdır –anatomik morfo-uzaydaki gezintilerinde belirli hedeflere ulaşarak. Ancak blastosist parçalara ayrılırsa, her bir parça kendi embriyosunu kendi kendine organize eder ve bu da tek yumurta ikizleri, üçüzleri ve benzerleriyle (yapışık olabilen ya da olmayan) sonuçlanır. Dolayısıyla, her hücre bir başka hücrenin “dış” komşusudur ve bu kolektif, embriyonun nerede bitip dış dünyanın nerede başladığına dinamik olarak karar vermelidir.

Henüz bir beyniniz yokken kendinizi nasıl takip edersiniz?

Buna ek olarak, insan bedeni gibi dinamik ve karmaşık, kendi kendini organize eden bir sistemin hayatta kalabilmek ve potansiyel olarak çoğalabilmek için tabiri caizse çifte poker oynaması gerekir. İlk olarak, duyusal durumları fizyolojik olarak uygun belirli sınırlar içinde başarıyla sürdürmelidir. İkinci olarak, değişken bir dünyaya uyum sağlamak için bu durumları esnek bir şekilde değiştirmelidir.

Şimdi, insan bedeni denen, kendi kendini organize eden biyolojik sistemin içinde bir hücre olduğunuzu ve tüm aklı başında canlı yaratıklar gibi hayatta kalmaya takıntılı olduğunuzu varsayın. Henüz bir beyniniz yok, emrinizde hiç nöron yok ama yine de bir şekilde hayatta kalmanız gerekiyor. Ne yaparsınız? Henüz bir beyniniz yokken kendinizi nasıl takip edersiniz? Bu, Doğa’nın milyarlarca yıllık deneme yanılma yoluyla çözmek zorunda kaldığı büyük bir bulmacadır. Ve çözdü de! Nasıl mı?

Buna cevap vermek için şu soruyu yanıtlamamız gerekir: organizma düzeyinde hücrelerinize hangisinin sizin hücreniz olduğunu ve hangisinin olmadığını söyleyen temel sistem hangisidir? Dünya sinyallerle ve rahatsız edici gürültülerle doludur. Sizin için hayati olan şeylere odaklanmanızı ve sizin için iyi olmayan şeyleri reddetmenizi veya onlara karşı savaşmanızı sağlayan bir tür filtreye sahip olmanız gerekir. Bu, bağışıklık sisteminin işidir. İnsan bedeni gibi uyarlanabilir biyolojik kendi kendini organize eden sistemler için, bağışıklık hücreleri kişinin kendi benliğiyle ilgilenmek ve onu takip etmek amacıyla nöronlardan önce gelişir.

Bağışıklık hücresi nötrofilin şarbon bakterilerini yuttuğu elektron mikroskobu görüntüsü
Bir bağışıklık hücresi, nötrofil (sarı), şarbon bakterilerini (turuncu) yutuyor. Taramalı elektron mikroskobu görüntüsü. Fotoğraf: Volker Brinkmann, CC BY 2.5

Burada öne sürdüğüm yeni teori, sadece nöronların değil, tüm vücut hücrelerinin ve bunların karmaşık bağlantılarının biliş için temel olduğunu kabul ediyor. Hücrelerimiz arasında bağışıklık sistemi çok özel bir rol oynar ve “benliği” inşa etmemize yardımcı olmak için sinir sistemiyle birlikte çalışır. Beyin genellikle zihninizin konçertolarını çalan orkestranın şefi olarak kabul edilir. Buna katılmıyorum. Doğa, beyinden ve onun ışıltılı bağlantılarından çok daha sağduyulu, belki daha az gösterişli ve göz kamaştırıcı, ancak daha eski ve çok verimli bir maestro icat etti!

Metabolik öz-düzenleme ve bağışıklık sistemi, insanlarda organizmanın kendi kendini organize etmesinin temel bileşenleridir. Benlik, benlik dışı, eksik benlik ve yanlış yerleştirilmiş hücreler ile anormal hücre içi ve hücre dışı moleküller de dahil olmak üzere anormal benlik arasında ayrım yapabilen hücresel bir ağdan oluşur. Ayrıca bağışıklık sistemi sinir sistemini, davranışı, metabolizmayı ve termojenezi (ısı üretimi) de düzenler ve savaş ya da kaç tepkisinde yer alır.

Nöro-immün (sinir-bağışıklık) ikilisi, hayatta kalmak için gerekli olan gelen tüm bilgiler için kilit bir “gerçeklik kontrolcüsü” olarak hareket eder. Bedenin bakış açısına göre algısal bir mola ya da “şuur kaybı” diye bir şey yoktur (kişi ölmediği sürece). Bedenin “benlik” bilgisini her zaman takip etmesi gerekir.

Temelde bedensel bir sistem olan beyin, organizmanın hayatta kalmasını sağlamak ve dünyayla uygulanabilir etkileşimlere devam etmesine olanak tanımak için sinirsel işlemlerini diğer hücresel işlem türlerinden oluşan karmaşık bir ağla, özellikle de bağışıklık sistemiyle dikkatli bir şekilde koordine etmeli ve uyumlu hale getirmelidir. Önemli bir nokta da, bu fikrin, bilişsel sistemlerle ilişkili olarak bağışıklık sistemi üzerinde epeyce çalışmış olan Francisco Varela ve meslektaşlarının öncü düşüncelerinde zaten mevcut olmasıdır.

Nöronlar daha sahneye çıkmadan çok önce, bağışıklık sisteminizin hangi hücrenin “benlik” olduğunu hangisinin olmadığını ayırt edecek kadar zeki olması gerekir. Eğer bir sebepten ötürü bağışıklık hücreleriniz kandırılır ve diyelim ki içeri bir virüs girmesine izin verirse, o zaman bu Düşünen Adam’ımızın sonu olabilir ve sonrasında bir kayanın üzerinde hayatın anlamı üzerine hiçbir tefekkür mümkün olmayacaktır. Hayat çok daha önce, bedensel, hücresel düzeyde, bizim açık farkındalığımız olmadan gerçekleşir. Ve tabiri caizse hayat bizim iznimiz olmadan başımıza gelir. Hiçbirimiz hayatta olmayı seçmedik. O sadece başımıza gelir. Kedim Simon‘ın da başına geldiği gibi!

İnsan düşünmeden deneyimleyebilir, ancak deneyimlemeden düşünemez.

İnsan zihnini ve gizemlerini bilimsel ve felsefi bir çaba olarak sistematik bir şekilde incelemeye ve iç gözlem yapmaya başladığımızda, kaçınılmaz olarak yetişkinlerizdir ve bu nedenle dünyayı kendi yetişkin perspektifimizden sorgularız. Ancak bunu yaparken, zihnimizin temel yönlerini yakalamamızı engelleyen, yetişkin yanlısı bir merceği körü körüne kullanabiliriz. Bu gözlem ilk bakışta önemsiz gibi görünse de öyle değildir.

İnsanlar Zeus’un kafasından fırlayan Athena gibi ya da Rodin’in ellerinden çıkan Düşünen Adam gibi aniden ortaya çıkıvermezler. Daha ziyade ana rahmine düşer, doğar, gelişir, çürür ve en sonunda ölürüz. Gerçek hayatta sadece çok nadir durumlarda insan Rodin’in karakteri gibi bir kayanın üzerinde tek başına ve izole bir şekilde durup düşünme lüksüne sahip olabilir. Gerçek hayatta insanın hareket etmesi, etkileşimde bulunması, değişmesi, düşmesi, kalkması ve tekrar düşmesi gerekir. Çoğu zaman dünyayla ve diğerleriyle hareket ederken ve etkileşimde bulunurken ayaküstü düşünmemiz gerekir. Ayrıca nadiren yalnızızdır ve hiçbir zaman sadece soyut zihinler değilizdir; açlık ve bağlantı kurma özlemiyle hareket eden, derinden somutlaşmış yaratıklarız.

Peki bu yazı salata yemenin ve annenizle bağ kurmanın düşünmekten daha önemli olduğuyla mı ilgili? Bir bakıma evet. Düşünmeden de var olabilirsiniz ama yemek yemeden ya da başkalarıyla bağlantı kurmadan (çok uzun süre) var olamazsınız.

Açıkça söylemek gerekirse: insan düşünmeden deneyimleyebilir, ancak deneyimlemeden düşünemez. Deneyimler, zihinler veya kafamızın içinde oturan ve görmediği bir dünyayı “anlamlandırmaya” çalışan bir tür homunculus (küçük insan) aracılığıyla değil, beden aracılığıyla varlık yüzeyine çıkar, çünkü dünya kafa derisinin o kara kutusunda gizlidir. Dünyayı kafamızın içinde yer alan bir tür içsel yalnız mercek aracılığıyla algılamayız. Dünyayı bedenimizin her bir hücresi aracılığıyla algılarız.

Ve insan bedenleri önce başka bir insan bedeni içinde geliştiği için, hayatımızın başlangıcında dünyayı kelimenin tam anlamıyla başka bir beden aracılığıyla algılarız.

Düşünmek işte bunun içindir: temiz satranç oynama alanından ziyade hayatın o karmaşık ormanıyla başa çıkmak

Hamilelikte (en az) iki bağışıklık sisteminin, iç içe geçmiş sistemlerin uygulanabilir öz-düzenlemesini sürdürmek için kaynak ve bilgi alışverişini müzakere etmesi gerekir. Hamilelik sırasında iki kendi kendini düzenleyen sistem arasındaki ilişki ve etkileşimler, insanlarda biyolojik öz-düzenlemenin doğasını anlamada çok önemli bir rol oynayabilir.

Geleneksel olarak plasenta ve fetüsün inaktif immünolojik organlar olduğu –büyük ölçüde annenin bağışıklık sistemine bağlı olduğu– varsayılırken, son çalışmalar daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır. Fizyoloji araştırmacıları Gil Mor ve Ingrid Cardenas’ın ifade ettiği gibi, plasenta ve fetüs “annenin mikrobiyal enfeksiyonlara verdiği küresel yanıtı etkileyen ek bir immünolojik organ”ı temsil etmektedir. Plasentada başlatılan yanıt türü, annenin immünolojik yanıtını belirleyerek gebelik sonucunu etkileyebilir. Plasenta, yabancı patojenlere karşı son derece duyarlı, aktif bir immünolojik organı temsil eder. Örneğin plasentanın fetüs ve anne arasındaki trafiğin bir bariyeri olmaktan ziyade bir düzenleyicisi olarak işlev gördüğü gösterilmiştir. Hem fetüs hem de plasenta, annenin çevreye verdiği tepki üzerinde doğrudan etkisi olan aktif bir bağışıklık sistemi sunar. Buradaki tartışmamız için önemli olan, plasental-bağışıklık sisteminin anneyi ve fetüsü enfeksiyonlara karşı savunma yeteneğini koruyup tamamen işlevsel olmaya devam ederken aynı zamanda hamilelik dostu koruyucu bir ortam yaratmasıdır.

Leonardo da Vinci'nin rahimdeki cenin çizimi
Leonardo da Vinci, Rahimdeki cenin üzerine çalışmalar, yaklaşık 1511. Royal Collection, Windsor.

Hayat her zaman kolektif bir karar ve kolektif bir çabadır. Eğer durum buysa, bilişi anlamak için neden yalnız beyinlere ve satranç oynamak gibi üst düzey bilişsel yeteneklere odaklanıyoruz? Buradaki radikal iddia, yalnızca nöronları olan bir yaratığın vahşi doğada gelişemeyeceği, hareket edemeyeceği ve hayatta kalamayacağıdır. Ve nihayetinde, düşünmek de tam olarak bunun içindir: temiz ve öngörülebilir satranç oynama alanından ziyade, hayatın o karmaşık ve öngörülemez ormanıyla başarılı bir şekilde başa çıkmak.

Belki de düşünmeye ve bilişin nöral modellerine yönelik tüm bu modern takıntılar, saf zihinlerimizin tavanını yükselterek bizi bedenlerimizin saf olmayan, dağınık ve sürekli ölen ve doğan hücrelerinden korumak için inşa edilmiştir.

Peki ya dünyayı sadece maestro beyinle değil de tüm bedenimizdeki her bir hücreyle deneyimliyor ve idrak ediyorsak? Deneyimlerimizin ve bilişsel süreçlerimizin oluşumuna sadece beyindeki “soylu” nöronlar değil, tüm o mütevazı beden hücrelerimiz katılır.

Bu gerçekten de düşünmek için tüm bedenimize ihtiyacımız olduğu anlamına mı geliyor? Elbette ayak parmağımı kesebilirim ve yine de düşünebilirim, öyle değil mi? Öyleyse bilişin beyinde olmadığını ve bütün bir bedene ihtiyacım olduğunu söylemekle tam olarak ne kastediliyor? Ancak, asıl önemli soru şu: beyniniz olmadan önce bedeniniz “aptal” mıydı? Eğer öyleyse, nöronlar olmadan hayatta kalmayı nasıl başardınız? En başta beyinlerin düzgün bir şekilde büyümesini sağlamak için hayatta kalmaya yönelik bilgi işlemenin o akıllıca ağır yükünü kim kaldırdı?

Auguste Rodin'in Cehennem Kapısı, üst ortada Düşünen Adam
Auguste Rodin, Cehennem Kapısı, 1880-1917. Düşünen Adam’ın ilk hâli kapının üstünde, cehennemi seyreden Dante olarak oturuyor. Musée Rodin, Paris. Fotoğraf: Jean-Pierre Dalbéra, CC BY 2.0

İlginçtir ki o meşhur Rodin heykeli bir filozofu değil, bir şairi –İlahi Komedya‘nın yazarı Dante’yi– temsil etmeliydi. Sanatçı, şairi Cehennem’in ve diğer dünyaların kapısında otururken, aradaki boşluğu, sınırı, yaşam ve ölüm arasındaki geçişi seyrederken resmetmiştir. Belki de Rodin’in bize göstermeye çalıştığı şey, tüm bunların anlamının insanın kafasının içinde gizli olmadığı, aksine bizim, dünyanın ve diğerlerinin arasında yatan şeyde olduğuydu. Ve ben burada, henüz Batı toplumlarımızda karşılığı olan bir kelime bulamadığımız bu büyüleyici “arada” olma halinin, daha anne karnında, plasentayla, hayatı başka bir canlının bedeni aracılığıyla hayata bağlayan o gizemli, karmaşık köprüyle başladığını söylüyorum.


Bu yazı, Anna Ciaunica’nın Aeon‘da 27 Kasım 2025’te yayımlanan “From cells to selves” başlıklı denemesinin çevirisidir. Anna Ciaunica, insanlarda ve yapay ajanlarda öz bilinç, bedenlenme ve toplumsal etkileşim üzerine çalışan kıdemli bir araştırmacıdır. Çeviren: Emirkaan Nanovçe.

Paylaş
Paylaş: