Felsefe tarihi kitaplarının çoğu Thales’le açılır. Prof. Dr. Korhan Kaya kırk yıldır başka bir şey söylüyor: Hint felsefesi Yunan’dan önce başlamıştı ve Rigveda’nın içinde tanrıların var olup olmadığını soran ermişler vardı.
Söyleşi: Elif Nisa Şencan
Bir ermiş “Ben kurban sunarak bu hayvanları cennete gönderiyorum” diyor. Bir materyalist cevap veriyor: “O zaman babanı da kes, o da cennete gitsin.”
Bu konuşma MÖ birinci binyılda, Hindistan’da geçiyor. Korhan Kaya’ya göre felsefenin başladığı yer burası, Yunanistan değil. Kaya kırk yıldır Hindoloji çalışıyor; Hint Felsefesi’nin Temelleri kitabı bu iddianın üzerine kurulu, Rigveda çevirisi de yayımlanmayı bekliyor.
Rigveda’nın İçinde Tanrılara İnanmayan Ermişler Var
Kitabınızda Hint felsefesinin, hatta felsefenin temellerinin Rigveda’da atıldığını söylüyorsunuz. Nedir Rigveda?
Rigveda, Hintlilerin en eski kutsal kitabı, hatta sadece Hintlilerin değil belki de dünyanın en eski kutsal kitabı. “Ric” kelimesi ilahi demek, “veda” kelimesi de bilgi demektir. Sonuç olarak Rigveda, “İlahi Bilgisi” kitabıdır, ilahilerden oluşur. Aslında ben Rigveda’yı çevirmiştim, iki senedir İş Bankası Yayınları’ndan basılmayı bekliyor.
Hindistan’a Kuzey’den geldiği düşünülen beyaz tenli bir kavim var, bunlar Ariler. Avrupa dilleri, Anadolu’da Hitit dili, Ermeni dili, Kürt dili, Pakistan Urdu dili ve Hindistan’daki dillerin çoğu Hint-Avrupa dili. Böyle bakınca bir dil coğrafyası ortaya çıkıyor, Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya. Yani Hindistan’ı Doğu’da gören insanlar hatalı bir şekilde Hindistan’ı Doğu milleti sanıyorlar. Aslında Hindistan bir yerde Batı milleti, çünkü bir kere Batı’yla dilsel bir akrabalığı var, onun ötesinde kültürel bir akrabalığı da var.
Rigveda ne zaman yazıya geçiyor?
Rigveda ağızdan ağıza ezberden aktarılıyor. MÖ 4. yüzyılda yazıya geçiriliyor. Aslında Rigveda MÖ 1500’lere veya MÖ 1300-1200’lere ait ama yazıya geçirilişi çok sonra, belki 1000 sene sonra gerçekleşiyor. MÖ 5., hatta 6. yüzyılda Budizm ortaya çıkıyor. Budist dönem sırasında, Budizm’den biraz önce Upanishadlar’ın yazılmış olması gerekir.
Tabii, o arada materyalistler de var. Upanishad dönemiyle aynı dönemlerde, hatta onlardan daha önce de olabilirler; çünkü Rigveda’nın içinde bile şüpheci ermişler var, “Ne malum o tanrıların var olduğu” gibi beyitleri söyleyenler var. Demek ki materyalizm de çok eski. Zaten işte bu ikisinin diyalektiğinden — bir tarafta kurban törenleri yapanlar, ilahiler okuyan dini gruplar, diğer tarafta bunların karşısında, buna tepki olarak materyalistler — Caynizm ve Budizm gibi düşünce akımları çıkıyor.

Tanrıyı Sorgulayanlara Gerçek Cevabı Materyalistler Verdi
Rigveda’da yaratıcı gücün sorgulandığını görüyoruz. Bunu esas hangi toplumsal kesim yapıyor?
İlk başlarda, özellikle Veda döneminde, demek bir hoşgörü varmış ki herkes fikrini o kitaba yazabilmiş. Her türlü fikir, “Acaba tanrı var mı?”, “İndra nerede?” ve buna benzer sorular, X. 129’daki Yaratılış İlahisi’ndeki gibi yer alabilmiş. Yaratılış İlahisi çok üst düzeyde bir ilahidir. Diyebilirim ki bütün kutsal kitapların tamamının yazdığından daha fazlası var o ilahide, çünkü “Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk” diye başlar. Yokluğun da var olmadığını söylemek çok ileri bir düşüncedir kanımca.
Sorgulayıcı kesim için tabii ilk başta Brahmanlar gelir ama Brahmanlarda inançsızlık oluşması bir türlü… Ama gerçek tepkiyi materyalistler veriyor “Tanrı nerede?” diye. Bir ermiş, “Ben kurban sunarak bu hayvanları cennete gönderiyorum” dediğinde bir materyalist, “O zaman babanı da kes, o da cennete gitsin” cevabını vermiştir. İtirazlar ilk başta bu kesimden başlıyor. Sonra tabii asker sınıf bunu ileri götürüyor; askerlerin materyalizmde çıkarları var, daha rahat hüküm sürüyor, çünkü askerlik sanatının çok fazla dinle örtüşen tarafı yok. Askerlik sanatında bilimsel olmak zorundasınız. Kafanız yeni icatlara açık olmak zorunda yoksa düşman sizi yok eder.
Dönemin materyalizm anlayışı nasıldı?
“Lokayatalar” (Dünyalık yaşayanlar anlamına gelir) ve Çarvakalar, materyalistlere o dönem verilen isimlerdir. Dünyayı materyal olarak görenlerdir ki bizim toplumda yanlış anlaşılabilir; para düşkünlüğü vesaire gibi. Aslında öyle değil; o kapitalistlerin işidir. Dünyayı olduğu gibi görenlerdir materyalistler: Güneş güneştir, su sudur, bulut buluttur… Bunlara tanrısal anlamlar yüklemezler. Güneş tanrı değildir, bunlar doğa olaylarıdır.

Kast Sözcüğü Portekizce, Sanskritçesi Renk Demek
Rigveda’nın başlangıcında kast sistemi yokken X. 90’daki Yaratılış İlahisi’nde dört kasttan söz ediliyor. Toplumun ayrışması nasıl gerçekleşti?
Bu ilahi, Rigveda’da kasttan bahseden ilk ve tek ilahidir. Bu sebeple de otoriteler tarafında bu ilahinin buraya sonradan sokulduğu düşünülüyor çünkü başka hiçbir yerde yok. Ariler yeni gelmiş; karışıyorlar, Dravidlerle evleniyorlar. Dravidler siyah, Ariler ise beyaz ve böylece siyah beyaz renk karışımı oluyor. Renge dayalı olarak da kastı kuruyorlar. Kast sözcüğü Portekizcedir aslında. Vasco de Gama’dan sonra Hindistan’a gelen Portekizliler bu sistemi gördükleri zaman bu sınıflı sisteme “kast” demişler. Esasen Sanskrit’te “varna” denir; varna renk demektir. Bir çocuk ne kadar siyahsa o kadar aşağılık sayılıyor, ne kadar beyaza yakınsa o kadar soylu sayılıyordu; çünkü Ariler topluma egemendiler.
Ama din adamları bir yerde Arilerin hükmünü kırdılar, yani onların hâkimiyetini din yoluyla kestiler. Onları uyutarak, “Kralın çocuğu olmuyor mu? Dur, ben ona bir dinsel tören yapayım da çocuğu olsun” gibi çaresizliğe dayalı durumlardan sihirli egemenlikler çıkartarak kralları kuzuya çevirmişler bir yerde. Sonraki aşamada da asker sınıfından din adamları çıkmaya başlıyor ve onlar din adamlarına üstün geliyor. İşin ilginç yanı da budur.
Buddha Aç Kalınca Düşüncenin Durduğunu Fark Etti
Kanlı kurban törenlerine karşı çıkan Mahavira ve Buddha nasıl bir sistem kurdu?
Buddha sarayı terk ettiği sırada 29 yaşındaydı. Sarayda çok lüks içinde yaşıyordu ve bütün o lükse sırtını döndü. Amacı gerçeği bulmak idi. Çilecilik de çok revaçtaydı; bir kayada günlerce yemeden içmeden öylece duruyorsun. Bunu denedi, bir 3-4 sene sürdü sanıyorum. Şunu fark etti; su içmeyince ve yemek yemeyince düşünce zayıflıyor ve neredeyse duruyor. Düşünce durunca düşünerek neyi bulabilirsin? Bunun üzerine tekrar yemeye içmeye başlıyor, tekrar yemeye içmeye başlayınca çileci arkadaşları buna küsüyorlar. Daha sonra da Sarnath’da verdiği ilk vaazında kendisine ilk inanan yine bu arkadaşları oluyor.
Mahavira’nın kurduğu sistem olan Caynizm daha farklı, tanrı inancı yok ama ruh inancı var. Budizm’de ise tanrı da yok ruh da yok. Yani aynı materyalistler gibi maddi bir dünya görüyor. Buradan nasıl bir din çıkıyor?! Felsefe olarak çıkmışken artık halk tarafından dinleştirilmiş.

Bugün inanılan Buddha ile ilk çıkıştaki Buddha arasında fark var mı?
Tabii ki şimdi Buddha’yı tanrılaştırmışlar. O tanrı yok diyor, insanlar Buddha’yı tanrılaştırıyorlar. Buddha hayvan katlini yasaklıyor tabii; insan-hayvan-bitki, her türlü canlının katlini yasaklıyor. “Yaşam kutsaldır ve yaşama son vermek kimsenin haddi değildir. Her canlı yaşamak zorundadır. Zaten ölecek; bırak yaşasın” diyen biri. Artı, kast sistemine tabii ki karşıdır Buddha. Bu görüşler, Brahmanlar tarafından ezilen bir toplumda ciddi taraftar topluyor; “İnsanlar eşittir” denildiği zaman, kast dışı olan biri veya alt kasttan biri de hemen “Ben Budist olayım” der tabii ki. Sonuç olarak Budizm böyle bir tepkidir ve başarılı da olmuştur. Bugün dünyada 1 milyara yakın Budist var.
Hint Felsefesi Thales’ten Önce 110 Filozof Çıkardı
Kitabınız, Batı filozoflarından yüzyıllar önce temel konuları Hintli filozofların ortaya attığını savunuyor. Kimdir bunlar?
Parameshtin diye bir filozof var, başlangıçtaki ilk sebebin “su” olduğunu söylüyor ve bunu Thales’ten çok önce söylüyor. Zaten Eski Çağ’da Yunanistan’da Thales, Anaksimenes, Anaksimandros ve Parmenides var; toplasak bir elin parmakları kadar filozof var. Ama ondan belki 100 yıl önce Hindistan’da 110 tane filozof var. Walter Ruben 110 tane filozof olduğunu söylüyor. Keza Upanishadlarda da listesi var, kitapta da listeyi verdim.

Hintliler sadece felsefe açısından önemli değil. Mesela gramerde de MÖ 5. yüzyılda Panini diye bir adam Ashtadhyayi isminde bir gramer kitabı yazıyor. Bugünkü dilbilimciler “Biz bu esere bir nokta ekleyemeyiz” diyorlar. O kadar mükemmel. Devlet yönetimi konusunda da var bir Hintli. Biz İtalyan Machiavelli’yi tanıyoruz, değil mi? “Prens” diye bir kitabı var. Ondan kaç bin sene önce, MÖ 3. yüzyılda Kautilya diye bir vezir, kral Çandragupta’nın veziri, devlet yönetimi kitabı yazıyor. “Komşumun komşusu doğal dostumdur” diyor. Dünyada hayvan masallarının mucidi Hintliler, satrancın mucidi Hintliler, sıfırı bulan Hintliler… Tek bir alanda değil, bir sürü alanda Hintliler var; matematik, cebir, geometri, fizik, kimya… Bütün bilimlerde varlar.
Schopenhauer Upanishadları Okuyunca Etkilendiğini Saklamadı
Hint felsefesinin Batı felsefesine etkileri nelerdir?
Olmuş olması lazım; çünkü Hint’teki düşünceler İran’da Sufizmi doğuruyor. İran Sufizminin Batı Felsefesi’ne etkileri olmuş olmalı. Zaten Schopenhauer’da bunu direk görüyoruz. Upanishadlarla tanıştığı zaman Schopenhauer belki benzer düşünceleri taşıyordu ve Upanishadları 1813-1814’lerde okuyor, Latin dilinden çevriliyor Avrupa dillerine. Arthur Schopenhauer çok etkileniyor ve Upanishadlar için çok övücü sözler söylüyor. Oradaki etki ayan beyan belli. Belki daha gerilere gidersek, Pisagor acaba etkilendi mi? Çünkü Hindistan’a doğru bir seyahat yaptığından bahsediliyor.

Hint Felsefesi’ni Yok Saymak Bilim Ahlaksızlığıdır
Felsefe tarihinde Hint felsefesi neden göz ardı ediliyor? Avrupa merkezciliğin rolü var mı?
Tabii Batı’nın rolü var biraz. Ama Batı’da da Hint Felsefesi’nin felsefenin temeli olduğunu kabul eden yazar çizerler var. Mesela Hindoloji’nin DTCF’deki kurucusu Walter Ruben. Ben kitabımın başlığına “Hint Felsefesi’nin Temelleri” dedim, Walter Ruben kendi kitabında, daha doğrusu kitaplaştırılmış olan radyo konuşmaları serisine “Felsefe’nin Başlangıcı” demiş, Hint Felsefesi’nin dememiş. Aslında daha doğru bir ifade. Bırak Yunan’ı, şunu bunu, hiçbir şeyle kıyaslamaya gerek yok; başladığı yer burası demek istiyor.
Bizdeki de şöyle farklı: Cumhuriyet kuruldu, yüzümüzü Batı’ya döndük, bizde çağdaşlaşma Batılılaşma olarak algılandı. O yüzden de kör topal bir şekilde insanlar biraz araştırdılar. Bizler araştırıyoruz ama bir küçümseme oluyor. Hindoloji her zaman yok sayılmaya çalışılmıştır; ben de bunu anlamış değilim. Neyi küçümsüyorsun sen? Sen dünyada en son küçümsenecek kültürü küçümsüyorsun.
Belki insanları Hindistan’ın bugünü yanıltıyor olabilir. Çok fakir olması (aslında çok fakir bir ülke değil, sadece sınıf adaletsizliği var), nüfusun çok fazla olması… Bunları görünce “Bu toplumdan ne olur ki?” diye mi düşünülüyor, bilemiyorum. O zaman sorarlar, şimdi nerede Thales, Pisagor? Aristo nerede? Sokrates nerede? Bugünün Yunanistan’ı Eski Yunan’ı yansıtıyor mu? Toplumlar doğar, büyür, gelişir, ölür. Bu çağda astronot gönderdiler, Mars’a araç gönderdiler.

Felsefecilerin Hint felsefesine itirazı ne?
Kitabımda Macit Gökberk’ten örnek verdim. “Burada Upanishadlar var ama dinle yoğurulmuş” diyor. Nerede din? Filozof diyor ki “Sözü söylediğin zaman havayı kurban edersin, havayı içeri çekerken de sözü kurban edersin.” Hakikaten de insan konuşurken soluk alamıyor, şimdi burada tanrı nerede? Öbürü diyor ki “Başlangıçta sebep sudur.” Arabalı Raikva, “Başlangıçtaki ilk sebep havadır” diyor, “Hava olmadan hiçbir şey olmaz.” Burada hiçbiri tanrıdan bahsetmiyor. Artık bilim adamlarının bu noktada yaptıkları ayıp; bilim ahlaksızlığına giriyor. Var olan bir gerçeği yok saymaktır bu. Bu ahlaksızlıktır. Kusura bakmayın hafif konuşamayacağım, gerçekten çok kızgınım.
Felsefecilerin bir kısmı, Hint Felsefesi deyince havada uçmayı anlıyorlar, “omm” deyip kendinden geçmeyi anlıyorlar. Böyle şeyler değildir Hint Felsefesi. Somut şeyler söylüyor bu insanlar. Nasıl ki Yunan’da bir filozof “Arke” dedi; Arke eski demek, böylece bir kavram üretti. Felsefede kavram üretmek yeni bir şey değil ki. Hintliler de bunu bolca yapmışlar. Brahma derken tanrı Brahma’yı kast etmiyor. Atman derken senin içindeki özü ifade ediyor. Ben de nitekim onu öz diye çevirdim, ruh demedim. Ruh ayrı şey, öz ayrı şey. Herkesin bir özü yok mu? Var. Ağacın da özü var, meyvenin de özü var, toprağın da özü var, insanın da bir özü var. Şimdi öz dediğimiz zaman dinden mi bahsetmiş oluyoruz?
Sonuç olarak büyük bir haksızlık var, sebebini ben de bilmiyorum. Benim Hindoloji’de yaklaşık kırkıncı senem sayılır ve kırk senedir bununla uğraşıyorum, öğrencilerimi motive etmeye çalışıyorum çünkü hepsinde bir aşağılık duygusu oluşuyor. Aileler çok pragmatist bakıyorlar bu işlere. “Mezun olunca ne olacaksın?” diyorlar, her şeyi maddiyata tahvil ediyorlar. Felsefe Hint’ten çıkmış, Japonya’dan çıkmış, kimse ilgilenmiyor. Akademisyenin yaptığı akademik ayıp, toplumun yaptığı toplumsal ayıp.
Söyleşinin Tam Metni Dergide
Bu söyleşi, Bilim ve Ütopya’nın Foucault ve Derrida – Çürümenin Düşünürleri dosyalı 268. sayısında yayımlandı. Okumuş olduğunuz kısaltımış hali.
Dergideki tam metinde ayrıca şunlar var: Vedik dönemden Upanishad dönemine geçerken kanlı kurban anlayışının nasıl terk edildiği, reenkarnasyon inancının ilk izlerinin nereden geldiği, Arilerin et yemeyi bırakıp ölülerini yakmaya başlamasının Dravid ve Şaman kültürleriyle ilişkisi, Rigveda’daki tekrarların ne işe yaradığı, Brahmanların dört din adamı sınıfına bölünmesi ve kast sisteminin felsefeye yansıması üzerine Korhan Kaya’nın uzun değerlendirmesi.



