Mülkiyet Sorusu,Kıyamet Söylemi Neyi Gizliyor?

Mülkiyet Sorusu,Kıyamet Söylemi Neyi Gizliyor?

Yapay zekâ kıyametinin gerçek gündemi insanlığın sonu değil; kimin sahiplendiği ve kimin kâr ettiği sorusudur. Mülkiyet bilinçli olarak sahnenin dışında tutuluyor.


Mülkiyet Sorusu,Kıyamet Söylemi Neyi Gizliyor?
Frankenstein‘ın 1831 baskısının ön levhası (Theodor von Holst)

Frankenstein’ın Dehşeti

Mary Shelley’nin yarattığı canavarın bir adı yoktur. Doktor Frankenstein’ın kendisi de canavar değildir; dehşet duygusu, yarattığı varlığın kendi denetiminden çıkabileceğini fark ettiği ânda doğar. Korku yaratılandan değil, yaratılanın artık kendisine itaat etmeyebileceği ihtimalinden gelir. Bugün Batı burjuvazisinin gündeme zorla soktuğu yapay zekâ kıyameti senaryosu, aynı sahnenin iki yüzyıl sonraki tekrarıdır. Korkulan, ileri sürüldüğü gibi insanlığın yok oluşu değil; kendi elleriyle kurduğu gücün tekelinden ve sınıf tahakkümünden çıkmasıdır.

Bu dehşetin edebi bir mecazdan çıkıp doğrudan siyasi öneriye dönüştüğünde neye benzediğini görmek için 2023’e bakmak yeter. O yılın mart ayında Future of Life Institute, GPT-4’ten daha güçlü yapay zekâ sistemlerinin eğitimine en az altı aylık ara verilmesini isteyen bir açık mektup yayımlamıştı; Elon Musk, Steve Wozniak ve aralarında tanınmış araştırmacıların da bulunduğu binlerce kişi çağrıyı imzalamıştı. Yapay zekâ güvenliği alanının en tanınmış isimlerinden Eliezer Yudkowsky ise aynı yıl Time dergisinde yayımlanan yazısında altı aylık arayı yetersiz buldu. Ona göre büyük GPU kümeleri (yapay zekâ modellerini eğitmek için kullanılan devasa hesaplama donanımı) tamamen kapatılmalı, eğitim çalıştırmalarına küresel ve süresiz bir tavan konmalı, kurala uymayan bir veri merkezi gerekirse hava saldırısıyla imha edilmeliydi. Öneri yapay zekâyı nükleer silahlarla eş tutuyordu; metin Beyaz Saray basın toplantısına kadar taşındı. Yudkowsky’nin tarif ettiği senaryo — yapay zekânın kendiliğinden özerkleşip insanlığı toptan yok etmesi — sonraki yıllarda alanın referans noktası hâline geldi. Göze batan, tehdidin büyüklüğü değil hedefin seçimidir. Bombalanması istenen makinenin kendisidir; makineyi kimin sahiplendiği, kimin işlettiği, kimin kâr ettiği söz konusu bile edilmez. Mülkiyet ilişkisi tamamen dışarıda bırakılmış, düşman ilan edilen donanım olmuştur.

Sahnenin geçmişe uzanan bir kökü var ve bu tesadüf değil. Lord Byron 1812’de Lordlar Kamarası’nda makine kırıcı işçileri (Luddcuları) savunan bir konuşma yapmıştı. Dört yıl sonra, 1816 yazında, Cenevre Gölü kıyısındaki Villa Diodati’de bir araya gelen aynı çevre — Byron, Percy Shelley, Mary Shelley ve birkaç arkadaşı — fırtınalı bir gecede oynanan hayalet hikâyesi yazma oyunundan Frankenstein öyküsünü çıkardı. Yaratıcısını yok eden varlık imgesi ile makine kıran işçiyi savunan ses aynı İngiliz Romantik kuşağından, birbirine yakın yıllarda çıktı.

Ne var ki canavarın gerçekten canavar olup olmadığı sorusu, önce daha temel bir soruyu gerektirir: Cansız madde kendi başına bir şey üretebilir mi? Yanıt için Mars’a bakmak yeter. Kızıl gezegende demir, silikat, donmuş su, yani tam bir maden envanteri bolca var; kıtlık yok, muazzam bir kaynak dört buçuk milyar yıldır orada duruyor. Yine de hiçbir zenginlik üretilmedi, üretilemez de, çünkü orada yaşayan tek bir canlı yok. Terraform önerilerinin (canlıların yaşayabileceği çevre koşullarını oluşturma projeleri) tamamı bu gerçeği zımnen kabul eder: Mars’ı üretken kılmanın tek yolu önce oraya yaşamı götürmektir; bakteri, yosun, sonra bitki… Bolluk tek başına hiçbir şey doğurmaz. Doğuran yaşamdır, canlı varlıklardır.

Mülkiyet Sorusu,Kıyamet Söylemi Neyi Gizliyor?
“The Leader of the Luddites” gravürü, 1812

Toprağa bir demir parçası gömün; geri aldığınızda elinizdeki yine demirdir, daha fazlası değil. Üstelik zamanla paslanmış, dağılmış, azalmış olarak… Cansız madde kendi hâline bırakıldığında korunmaz bile; paslanır, çürür. Ama toprağa bir tohum ekin, geri aldığınız ektiğinizden fazla olur: bir taneden bir başak, bir başaktan bir tarla, bir tarladan bir orman… Marx’ın emek-değer ve artı-değer kavramlarının maddi temeli tam da buradadır; fizyokratların tohum-hasat imgesi, ücretli emeğe hiç değmeden önce bile artı ürünün nereden geldiğini gösterir. Ölü madde kendi kendine hiçbir şey katmaz, entropiye teslim olur. Yaşayan süreç ise o akıntıya karşı çalışır, biriktirir, çoğalır. Tek bir tohum, zaman ve uygun koşullar verildiğinde koca bir ormanı, bir ekosistemi, ilkesel olarak bir gezegeni var edebilir.

Veri merkezi tohum değil, demirdir. İçine ne kadar sermaye, veri ve hesaplama gücü dökülürse dökülsün, kendi başına artı-ürün ya da değer üretmez. Ürettiği her şey, onu tasarlayan, eğiten, düzelten, sürekli bakımını yapan canlı emeğin ürettiği artının cansız donanım üzerinden dolaşıma sokulmuş hâlidir. Bakımsız bırakıldığında sessizce beklemez; bozulur, sürüklenir, paslanır. Her “büyüme” görüntüsü aslında arkasındaki canlı emeğin büyümesidir, yalnızca yanlış özneye fatura edilmiştir. Marx’ın terimleriyle söylersek bu, sabit sermayenin tanımıdır: geçmiş emeğin donmuş, kendiliğinden değer üretemeyen hâli; ancak canlı emek onu harekete geçirdiğinde değer aktarımına aracılık eden ölü bir nesne.

Burjuvazinin bu ayrımı görememesi bilgi eksikliğinden değildir. Elinde bilimin bütün araçları var — matematik, fizik, kendi iktisadı — ve bu araçları kendi konumunun dışındaki her alanda ustalıkla kullanıyor. Fakat sınıfsal konumu kendi payına düşeni görmesine izin vermez, çünkü doğru sonucu görmek, kendi sınıfının tarihsel olarak geçici, sömürüye dayalı bir ilişki sistemi olduğunu kabul etmek demektir. Bu bir muhakeme hatası değil, muhakemenin altında işleyen bir içgüdüdür; hiçbir canlı kendi ortadan kalkışını soğukkanlılıkla hesaba katmaz. Gezegen düzeyinde bir yok oluşu tasavvur etmek, burjuvazi için sınıf düzeyinde bir ölümlülüğü tasavvur etmekten kolaydır, çünkü birincisi onu masumlaştırır, ikincisi suçlar. Kıyamet senaryosu bu yüzden “biz bu ilişkiyi sonsuza dek sürdüremeyeceğiz” cümlesinin, söylenemediği için gezegene ve üzerindeki bütün yaşama yansıtılmış hâlidir. Bütün insanlığın ve öteki canlıların kendisiyle birlikte öldüğünü tahayyül etmek, insanlığın kendi sınıfı olmadan süren bir dünyada yaşadığını tahayyül etmekten daha katlanılabilirdir.

Suskunluğun Üç Sesi

12 Eylül 2026’da Anthropic’in CEO’su Dario Amodei, “We Must Pace the Frontier” (Sınırı Kendi Tempomuzla Aşmalıyız) başlıklı uzun bir deneme yayımladı ve yapay zekâ modellerinin yeteneklerini geliştirme hızının bilinçli olarak düşürülmesini savundu. Birkaç saat içinde OpenAI’ın CEO’su Sam Altman “Dario haklı, biz de aynı yolu izleyeceğiz” diye yazdı; xAI’ın sahibi Elon Musk iki kelimeyle katıldı: “Dario haklı.” Aylardır birbiriyle kıyasıya rekabet eden üç isim bir anda tek ağızdan konuşmaya başladı. Anthropic’in hizalama ekibinden Evan Hubinger ise, işten ayrılıp “bu teknoloji on yıl içinde insanlığı öldürebilir” diyen eski bir araştırmacıyı desteklercesine, “yapay zekânın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten, içtenlikle inanıyoruz” dedi. Yapay zekâ kıyameti senaryosu üç yıl aradan sonra yeniden sahnede. Bu kez laboratuvarların en tepesinden, hem de birbirine rakip üç ağızdan aynı anda…

Ama sahnenin arkasında iki somut talep var ve bunlar mecazı siyasete dönüştürüyor. Birincisi şu: Büyük laboratuvarlar kendi aralarında ortak “yetenek eşikleri” belirleyecek, bir model o eşiğe ulaştığında hep birlikte durup onu güvenlik testinden geçirecek. Bunu yasal olarak yapabilmek için Washington’dan antitröst muafiyeti isteniyor. Rakip şirketlerin “birlikte yavaşlayalım” demesi normal şartlarda rekabet hukukuna takılır; istenen, bu engeli kaldıracak özel bir izin. İkincisi: Çin’e gelişmiş çip ve üretim ekipmanı satışının tamamen kesilmesi, model damıtmanın (büyük bir yapay zekâ modelinin bilgisini çok daha küçük ve ucuz bir modele aktarma tekniği) yasaklanması, model ağırlıklarının çalınmasına karşı çok daha sıkı güvenlik önlemleri alınması… Bunları aynı metinde yan yana okuyunca “güvenlik” ile “rakibi bloke etme” aynı önerinin iki maddesi hâline geliyor. Asıl amaç, yapay zekâda başka ülkelerin öne geçmesini engellemek. Amodei de savunduğu sınırla bunu açıkça doğruluyor: Demokrasiler ancak Çin karşısındaki üstünlükleri kadar yavaşlayabilir, daha fazla yavaşlarlarsa Çin öne geçer. Yavaşlamanın sınırını modelin ne kadar güvenli olduğu değil, rakibin ne kadar geride bırakıldığı belirliyor. Güvenlik söyleminin tam ortasında konuşan, Soğuk Savaş’ın refleksidir.

Burada, üç yıl önce ABD’de başlayan bir sürecin ileri bir aşamasını görüyoruz. Dönemin başkanı Biden’ın 30 Ekim 2023’te imzaladığı 14110 sayılı Başkanlık Kararnamesi, belirli bir hesaplama eşiğini (10²⁶ FLOP: 100 septilyon, yani 1’in ardından 26 sıfır) aşan yapay zekâ eğitim çalıştırmalarını federal hükümete bildirme zorunluluğu getirmişti. O tarihte bu eşiği aşan şirket sayısı on beşi geçmiyordu. “Güvenlik” için kurulan bildirim rejimi fiilen zaten tepede olan bir avuç şirketi kayda geçiriyordu; düzenleme rekabeti frenlemiyor, mevcut tekelci konumu resmîleştiriyordu. 2026’da istenen bunun bir adım ötesi: artık yalnızca bildirim değil, bu şirketlerin birbiriyle yasal olarak anlaşabilmesi, yani rekabetin güvenlik gerekçesiyle askıya alınması. Amaç, düzenlemeyi tekelci konumu kayda geçiren bir belgeden o konumu inşa eden bir araca dönüştürmek.

Mülkiyet Sorusu,Kıyamet Söylemi Neyi Gizliyor?
Biden 14110 sayılı kararnameyi imzalıyor, 2023

Üçüncü ses artık soyut bir “hızlandırmacı” (accelerationist) akımdan değil, doğrudan Beyaz Saray’dan geldi. Trump aynı hafta sonu “çok olumsuz güçlerin gerçekleşmeyecek şeyler hakkında konuştuğunu” söyledi ve ekledi: “Çin’i geride bırakıyoruz, böyle kalmasını istiyorum, çünkü yapay zekâyı kazanan her şeyi kazanır.” Burada ilginç olan Musk’ın konumu. Bir yandan “Dario haklı” diyerek yavaşlama çağrısına katılan Musk, hızlandırmacı kampın da en tanınmış sesi. Bu bir çelişki sayılmaz; üç kampın paylaştığı ortak zemini gösteriyor. Yavaşlatmak isteyen de hızlandırmak isteyen de tartışmayı aynı eksende tutuyor: ABD’nin Çin karşısındaki konumu. Mülkiyet — sahibin kim olduğu, kârın nereye gittiği — yine sahnenin dışında tutulmak isteniyor.

Silikon Vadisi’nin kendi içinden gelen itirazlar bile bunu doğruluyor, üstelik farklı bir açıdan. Yatırımcı Chamath Palihapitiya, Amodei’nin asıl amacının açık kaynaklı modelleri durdurup gücü Anthropic’te toplamak olduğunu söyledi. The Atlantic dergisi denemeyi “teknolojisinin benzersiz olduğuna kamuoyunu inandırmakta çıkarı olan bir CEO’nun pozu” diye niteledi. BBC ise Amodei’nin sözlerini güvenlikten çok “kontrolü elde tutma meselesi” olarak değerlendirdi. Kıyamet söylemine en yakın duran, en içeriden gelen eleştiri bile meseleyi doğru yere, kontrole ve mülkiyete taşıyor. Ama bunu bir sınıf ve sistem eleştirisi olarak değil, tek bir CEO’nun kişisel hesabı olarak kurduğu için gerçek anlamını bulanıklaştırıyor.

Bu sahne yeni değil. 2023’te de aynı laboratuvarların başındaki isimler aynı korkuyu dile getiren bildirileri imzalamış, aynı ay içinde düzenleme talep etmişti. Mayıs 2023’te Center for AI Safety’nin yayımladığı tek cümlelik bildiriyi (yapay zekâdan kaynaklanan yok oluş riskini nükleer savaş ve salgın hastalıklarla eş tutan bildiri) OpenAI’ın Sam Altman’ı, Google DeepMind’ın Demis Hassabis’i ve Anthropic’in Dario Amodei’si birlikte imzalamıştı; aynı ay Altman ABD Senatosu’nda düzenleme talep etmişti.

Çatlağın Adı

Yanıt gecikmedi. Amodei’nin denemesi yayımlanır yayımlanmaz, yarı resmî Çin yayını Global Times, yazıyı doğrudan “Soğuk Savaş senaryosu” olarak niteleyen imzasız bir değerlendirme yayımladı. Değerlendirmeye göre Amodei’nin stratejisi iki adımlıydı: önce Çin’in önünü keserek teknolojik farkı büyütmek, ardından “artık yavaşlayabiliriz” deyip Pekin’le koşullu bir müzakereye oturmak. Global Times’ın ifadesiyle bu “sessiz yapay zekânın Soğuk Savaş anlayışı ikiyüzlü ve kısa görüşlü”ydü; asıl amacı teknolojik engeller ve düzenlemeler yoluyla Çin’in gelişmesini frenlemek, Washington’un ileri teknolojideki tekelci konumunu korumak ve Çin’i küresel yönetişim sisteminin dışında tutmaktı.

Shenzhen Enstitüsü’nden Liu Shaoshan bu tepkinin arkasındaki kategori kaymasına işaret etti: Bir yapay zekâ şirketi artık sıradan bir teknoloji şirketi değil, “stratejik altyapı” olarak görülüyordu. Tsinghua Üniversitesi’nden Xiao Qian ise Anthropic’in asıl derdinin, rekabet avantajını korumak için Çinli şirketlerin ABD teknolojisine erişimini daha da kısıtlamak olduğunu söyledi. Çin Ticaret Bakanlığı da Amodei’nin Çinli şirketleri model damıtmakla suçlayan iddiasının hukuki dayanaktan yoksun olduğunu açıkladı.

Çin’in cevabında içerik kadar yapı da önemli. Batı’nın üç sesi (kıyametçi, güvenlikçi, hızlandırmacı) mülkiyet sorusunu hiç açmadan tartışırken Çin’in cevabı doğrudan çerçevenin kendisine itiraz ediyor. Söylediği şu: Bu bir güvenlik meselesi değil, bir tekel meselesidir. Sorunun doğru yerde sorulduğu ilk büyük, görünür ân da bu değil. İki ay önce, 17 Temmuz 2026’da, Xi Jinping Şanghay’daki Dünya Yapay Zekâ Konferansı’nın (WAIC) açılış konuşmasında aynı çerçeveyi çok daha resmî bir zeminde kurmuştu. WAIC 2018’den beri her yıl Şanghay’da toplanıyor; Çin kendi yapay zekâ sektörünü orada sergiliyor, küresel yönetişim tartışmalarını orada topluyor. Xi o kürsüde “Yapay zekânın gelişimi tek bir ülkenin tek başına sahnelediği bir performans değil, küresel işbirliğinin senfonisi olmalı” demiş, ABD öncülüğündeki çip ve teknoloji kısıtlamalarını “ulusal güvenlik kaygısının aşırı genişletilmesi” diye nitelemişti. O konuşma cumhurbaşkanlığı düzeyinde, planlı ve resmî bir müdahaleydi. Amodei’nin denemesine verilen eylül yanıtı ise daha hızlı, daha sert ve daha az korunaklıydı: bir cumhurbaşkanının konuşma metni yerine yarı resmî bir yayının imzasız değerlendirmesi, adlarını açıkça vererek konuşan iki üniversite hocası ve bir bakanlığın kısa yalanlaması. Çin bu söylemi artık yalnızca kürsüden değil, refleks düzeyinde de üretebiliyor. İki ay arayla, iki ayrı kayıt düzeyinde aynı itiraz tekrarlandı: Bu bir güvenlik meselesi değil, bir mülkiyet ve tekel meselesidir!

Bu itirazın kurumsal bir ağırlığı da var. Xi’nin konuşmasından bir gün önce, 16 Temmuz’da, yirmi dokuz ülke Çin öncülüğünde Dünya Yapay Zekâ İşbirliği Örgütü’nü (WAICO) kurdu. Örgütün hedefi yapay zekâ yönetişimini çok taraflı bir zemine taşımak.

Mülkiyet Sorusu,Kıyamet Söylemi Neyi Gizliyor?
Uzay İstasyonu’ndan gece Şanghay, 2016

Demirin Altında Kalan Zemin

Söylemin üç sesi de, bir önceki bölümün itirazı da şimdilik birer söz. Tezin ayakta durup durmadığını anlamak için sözün altına, somut ambargo rejimine ve onun fiilen neyi yapıp neyi yapamadığına bakmak gerekiyor.

ABD’nin Çin’e uyguladığı çip ambargosu tek seferlik bir yasak değil, üç yıla yayılan bir kovalamaca. Ekim 2022’de Washington, Nvidia’nın en gelişmiş çipleri A100 ve H100’ün Çin’e satışını yasakladı. Nvidia buna yasal eşiğin hemen altında kalacak biçimde zayıflatılmış bir sürümle, H20 çipiyle cevap verdi; ambargonun lafzına uyup ruhundan kaçan bir çözümdü bu. Nisan 2025’te Washington bu boşluğu da kapattı, H20 satışını da lisansa bağladı. Nvidia bu kararın ardından 5,5 milyar dolarlık bir zarar yazmak zorunda kaldı. Şirketin ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’na (SEC) 2026 mali yılı için sunduğu resmî beyanda durum çıplak biçimde itiraf ediliyor: Nvidia, Çin’in veri merkezi pazarından “fiilen dışlanmış” durumda. Bu bir eleştirmenin ya da gazetecinin yorumu değil, şirketin kendi hissedarlarına verdiği resmî beyan. Emperyalist merkezdeki en büyük çip üreticisi, en büyük pazarlardan birine giremediğini kendi ağzıyla söylüyor.

Ambargo tekeli korumak için, bir tarafın teknolojik üstünlüğünü sürdürmesi, öbür tarafın o üstünlüğe erişememesi için konuldu. Ama tam da bu noktada, Ocak 2025’te, ambargonun öngöremediği bir şey oldu. Çinli yapay zekâ şirketi DeepSeek, R1 adlı akıl yürütme modelini yayımladı. Bunu, Nvidia’nın Çin’e satmasına izin verilen zayıflatılmış H800 çipinden yalnızca 512 adet kullanarak yaptı. R1’in kamuya açıklanan eğitim maliyeti 294 bin dolardı ve model OpenAI’ın o1 modeliyle kıyaslanabilir bir performans gösteriyordu. Üstelik ağırlıkları (modelin eğitim sürecinde öğrendiği, davranışını belirleyen parametreler) MIT lisansıyla, isteyen herkesin indirip kullanabileceği biçimde tamamen açık yayımlandı. Haberin duyulduğu gün Nvidia’nın piyasa değeri yüzde 17 düştü; tek günde 593 milyar dolar buharlaştı.

DeepSeek’in kendi mühendislerinden biri bu açık kaynak kararının gerekçesini doğrudan mülkiyet diliyle söyledi. Modelin ana optimizasyon çekirdeklerini yazan Shengyu Liu, yapay zekânın geleceğini iki seçeneğe ayırdı: Ya üretim güçlerinin özgürleştiği komünizm ya da birkaç teknoloji devinin bütün kaynakları elinde tuttuğu bir cyberpunk distopyası. İkinci ihtimalin ne anlama geldiğini somutlaştırmak için de gelişmiş yapay zekâ teknolojisinin tek bir şirketin ya da tekelin elinde kalmasına güvenmediğini, bunun Hitler’in atom bombasına Müttefiklerden önce sahip olmasına benzer bir felaket yaratabileceğini yazdı. İlk bölümde Yudkowsky’nin aynı nükleer benzetmeyi makineyi yok etmek için kullandığını görmüştük; burada imge tersine çevrilmiş, mülkiyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan bir tasarıya hizmet ediyor.

Çelişki tezin tam püf noktasında ortaya çıkıyor. Ambargo “sabit sermaye”nin, yani çipin, donanımın, hesaplama gücünün akışını kesmek için konuldu; mantığı, makineyi kontrol edenin gücü de kontrol edeceği düşüncesiydi. DeepSeek’in gösterdiği ise ilk bölümde dikkat çektiğimiz ayrımın doğrulanmasıydı: Sınırlı, zayıflatılmış donanımla bile canlı emek — mühendislerin, araştırmacıların, mimari yenilik yapanların emeği — makul bir sonuç üretebiliyordu. Demir (donanım) kıtlaştırılınca tohum (insan eylemliliği) yok olmadı; daha az demirle daha fazla hasat almanın yolu bulundu. Bu, ambargonun hiç işe yaramadığı anlamına gelmiyor; Nvidia’nın kendi itirafı gerçek bir dışlanma olduğunu gösteriyor. Ama DeepSeek başka bir şeyi de gösterdi: Mülkiyet ilişkisini korumak için örülen duvar üretim gücünün kendisini durduramıyor, yalnızca onun nerede, kimin elinde gelişeceğini şekillendirebiliyor.

Ambargo rejimi ile DeepSeek’in açık ağırlık hamlesini birlikte okumak gerekiyor. Biri Batı’nın mülkiyeti korumak için kullandığı somut araç, öbürü o korumanın sınırını gösteren somut örnek. Bir önceki bölümde Xi’nin sözlerinde gördüğümüz tez, mülkiyet sorusunun artık masaya geldiği tezi, burada sözden çıkıp maddi bir zemine oturuyor. On beş şirketin arkasına saklanan tekel, ambargonun delindiği yerden kendi çatlağını izlemek zorunda kaldı.

Yumuşak İniş Yoktur

Doğru analiz barışçıl bir çözüm üretmez. Bu yazının vardığı en rahatsız edici nokta bu ve tam da bu yüzden en dürüst önermesi. Mülkiyet ilişkisinin adını doğru koymak, o ilişkiyi savunan sınıfın kendiliğinden geri çekilmesini sağlamaz; teşhis ile tedavi burada ayrı iki adımdır. Ayrım tek yönlü de değil: Teşhis doğru olduğu hâlde önerilen tedavi yanlış olabilir. Sınıfın direncini doğru tarif etmek, o direnci kırmak için önerilen yolun da doğru olduğunu göstermez; ikinci adımın kendi sınaması, kendi hata payı vardır. İlk bölümde kurduğumuz tezi hatırlayalım: Burjuvazinin körlüğü bir bilgi eksikliği değil, muhakemenin altında işleyen bir içgüdüydü; hiçbir canlı kendi ortadan kalkışını soğukkanlılıkla hesaba katmaz. Bu doğruysa sonuç da açık. Mülkiyet sorusunu ne kadar net adlandırırsak adlandıralım, Xi’nin sözünü, DeepSeek’in çipini, Nvidia’nın itirafını art arda ne kadar dizersek dizelim, bu dizi bir sınıfı ikna etmeye yetmez. İçgüdü argümanla çözülmez, yalnızca savunulur.

Burada tarihe bakmak öğretici, ama yanlış bir teselliye kapılmadan… 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülüşü çoğu zaman bir “yumuşak iniş” örneği olarak anılır: kansız, görece düzenli, dışarıdan bir işgal ya da içeride bir iç savaş olmadan gerçekleşmiş bir sistem değişikliği. Fakat bu yumuşaklığın başka koşullarda tekrarlanması zor bir özgüllüğü vardı. Sovyet parti-devlet aygıtının tepesindeki kadro tek ve birleşik bir komuta zinciriydi; siyasi iktidarı elinde tutan da ekonomiyi yöneten de aynı hiyerarşiydi. Sistem çözülürken bu kadronun büyük bölümü siyasi konumunu doğrudan özel mülkiyete çevirdi; fabrika müdürü hissedar, bakanlık bürokratı holding sahibi oldu. Çözülüş rakip bir iç güç merkezinin zaferi değil, tek bir merkezin kendini tasfiye edip yeniden biçimlendirmesiydi. Yumuşak olmasının nedeni buydu: Tasfiye edilecek tek bir komuta yapısı vardı ve o da tasfiyeyi kendi çıkarına göre yapabildi.

Mülkiyet Sorusu,Kıyamet Söylemi Neyi Gizliyor?
Bush ile Gorbaçov START antlaşmasını imzalıyor, Kremlin, Temmuz 1991

ABD merkezli düzenin böyle tek bir komuta noktası yok; bu emperyalist merkez dağınık. Askerî üsler ağı, dolar hegemonyası, askerî-sanayi kompleksi, finans sermayesi, kendi bağımsız çıkarları olan onlarca müttefik ve yanaşma devlet… Hiçbiri tek başına bütünü temsil etmiyor, hiçbirinin öbürünü tasfiye etme yetkisi yok. Sovyet yönetim aygıtının yapabildiğini, yani kendi iktidarını kalıcı mülkiyete çevirip sahneden düzenli biçimde çekilmeyi bu dağınık yapının hiçbir parçası tek başına yapamaz, çünkü hiçbiri bütün adına konuşamaz. Bu, düzenin çözülmeyeceği anlamına gelmez; üretim güçlerinin gelişmesi mülkiyet ilişkilerini zorlamaya devam edecek. Ama çözülüş 1991’in tek merkezli, görece düzenli tasfiyesi gibi olmayacak; cephe cephe, sektör sektör ilerleyecek. Kiminin çipi, kiminin bulutu, kiminin verisi, kiminin ordusu, kiminin doları… Her cephede ayrı bir direniş, ayrı bir pazarlık, ayrı bir kriz.

Başta sorduğumuz soruya dönelim: Kıyamet söylemi neyi gizliyor? Tekil bir günahı değil, yapısal bir korkuyu. Bu korku adı konduğunda dağılmıyor, yalnızca yön değiştiriyor. Burjuvazi insanlığın sonunu hayal etmeyi kendi sınıfının sonunu hayal etmekten kolay buluyordu. Şimdi bir şey daha biliyoruz: Sınıfın sonu geldiğinde bile bu sonun tek bir merkezi, tek bir imzası, tek bir yumuşak anlaşması olmayacak. Mülkiyet sorusu artık masada. Ama masanın etrafında tek bir taraf oturmuyor; bu yüzden masadan kalkış da tek bir hamleyle olmayacak.

Paylaş
Paylaş: