Bize Ulaşın

     

Shakespeare ve çağdaş okur: Sevmek ya da sevmemek!

Kraliçe I. Elizabeth’in 1558 yılında İngiltere’de tahta geçmesi ile başlayan dönem, ülkenin hem siyasi hem sanat tarihinde büyük öneme sahiptir. Kraliçe’nin iyi örgütlenmiş ve planlı yönetimi altındaki İngiltere yükselişe geçer ve bu yükseliş, sanatın da gelişmesine olanak sağlar. Elizabeth Dönemi’nin siyasi açıdan sakin bir dönem olduğunu söylemek çok doğru olmayacaktır ancak hem matbaanın hem de ülkeler arası etkileşimlerin yaygınlaşması, sanat açısından daha huzurlu ve ilerlemeci bir dönem yaşanmasına zemin hazırlar. İtalyan Rönesansı’ndan etkilenen ve kraliyet tarafından da desteklenen tiyatro, tür olarak dikkate değer bir gelişim gösterir. Rönesans Dönemi olarak da adlandırılan bu dönemde İngiltere, önemli oyun yazarları yetiştirmiştir ve bu yazarlardan özellikle biri, zaman ve mekânın ötesinde bir “ölümsüzlüğe” sahip olmuştur: William Shakespeare. 

1564 yılında İngiltere’nin Stratford-upon-Avon kasabasında vaftiz edilen yazar (doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir), 1616 yılındaki ölümüne kadar geçen süre içinde 34 oyun, 154 sone, anlatı tarzında 2 uzun şiir yazmıştır ve yazarı tam olarak bilinemeyen birkaç şiirin de sahibi olarak atfedilmektedir. Kariyerine komedi ve tarihi oyunlarla başladığı düşünülen Shakespeare, 1592 ve 1594 yılları arasında veba sebebiyle tiyatroların kapandığı dönemde şiirlerini yazmaya başlar. Sonrasında ise, günümüzde de büyük yankı uyandıran Hamlet, Kral Lear, Othello, Macbeth gibi trajedilerini yazmaya yönelir. Hayatına dair bulunan belgeler kesinlik taşımamakla birlikte, Shakespeare’in resmi bir yazarlık eğitimi olmadığı yönündeki deliller güçlüdür. Yani Shakespeare okullu değil “alaylı” bir yazardır. Bahsedilen kaynakların yetersizliği ve kesinlik taşımaması, bazı eleştirmenlerin “Shakespeare diye birinin olmadığını” ileri sürmesine yol açar. Ancak “Shakespeare tarafından yazıldığı düşünülen” eserler üzerinde yapılan tarihi ve dilbilimsel araştırmalar, oyun ve sonelerin en azından belli bir yazar elinden çıktığını ortaya koymaktadır ve sonuç olarak ismi Shakespeare olsun ya da olmasın, bu eserlerin varlığı edebiyat tarihinin en güçlü yazarlarından biriyle karşı karşıya olduğumuzu bizlere hatırlatmaktadır. Peki, aslında resmi bir tiyatro eğitimi bile olmayan bu yazarın “ölümsüzlüğü”nün sebebi nedir, neden bu kadar “sevilir” ya da neden bu kadar çok araştırmanın ana konusu olmuştur – ve de görünüşe göre olmaya devam edecektir?

Çoğu eleştirmen ve Shakespeare üzerine araştırma yapan bilim insanı, yazarın sona ermeyen ününün nedenlerini özellikle üç temel nokta üzerinden ele alır: tiyatro eserlerinde çok farklı konuları sağlam bir kurgu içinde ele alması, çağının ötesinde ve insancıl olması. Shakespeare’in eserlerindeki geniş konu yelpazesi ile ilgili olarak Prof. Dr. Ayşegül Yüksel şöyle der: 

“Richard, Iago, Edmund gibi olumsuz oyun kişilerinin, “aşk”ı yalnızca “şehvet” olarak tanımlamaları boşuna değildir. Hamlet'te hırs, ihanet, şiddet ve şehvet iç içe irdelenir. lago, Othello'nun “üstün insan” yanlarını, onun Desdemona'ya olan sevgisini ihanet ve şehvet görüntüleriyle bulandırarak yok eder. Buna karşılık, Romeo ve Juliet'te yansıyan, nefretin şiddete boyadığı bozuk düzen, iki sevgi dolu gencin, yaşamları pahasına sürdürdükleri aşkın ve bağlılığın gücüyle ortadan kalkar. Anlatımındaki tüm şiirselliğe karşın, Antony ve Cleopatra'yı sarıp sarmalayan şehvetli aşk, Roma'da ve Mısır'da yansıyan bozuk düzenin bireyler düzeyindeki bir uzantısıdır. Shakespeare, Troilus ve Cressida oyununda da, amacını yitirmiş “savaş”ın “şiddet”e içtenlikten yoksun “aşk”ın “şehvet”e indirgendiği bir bozuk düzenin eleştirisini yapmaktadır.” (1)

Görüldüğü gibi Shakespeare’in eserlerinde, insanı insan yapan bütün konular/durumlar ele alınır. Hatta bu çeşitlilik öylesine iç içe verilmiştir ki, aynı eseri okuyan iki faklı kişinin çok farklı çıkarımlar yapması ve çok farklı tatlar alması hep mümkün olacaktır. Oyunlarının yapısal özelliklerinin yanı sıra, insan doğasının zamanla değişmeyecek dinamiklerinin karakterler aracılığıyla yansıtılması, Shakespeare’i sadece kendi döneminde değil günümüzde de sevilen bir yazar konumuna getirmektedir. 

Ancak Shakespeare’in çağının ötesinde bir yazar olmasına daha özel bir örnek vermek gerekirse, ütopik özellikler taşıdığına dikkat çekilen Fırtına (The Tempest, 1610-11) oyunundan bahsedilmelidir. Oyun, anlatının farklı boyutlarında ütopik söylemler barındırmakla birlikte, aynı ütopyaya eleştirel bir bakış açısı da sunmaktadır. Yrd. Doç. Dr Kerem Karaboğa’ya göre “bu eleştirellik, Shakespeare’in hayata bakışından kaynaklanmaktadır ve aslında Fırtına’yı ütopyalardakinden de bambaşka bir boyuta taşır. Bu yönleriyle Fırtına’yı hem bir ütopya metni, hem de karşıt ütopya olarak okumak mümkündür.” (2) İşte bu çift yönlü eser, günümüzde de bitmeyen anlama merakını tatmin edebilecek, ideolojilerin insan üzerindeki yansımasına bir örnek sunabilecek derin bir kaynaktır. Bu durumda Jan Kott’un yazara, “Çağdaşımız Shakespeare” diye bir yakıştırma yapması da boşuna değildir. (3)

Eserlerinde insana bakış açısı bağlamında karakterlerini ele alış biçimi ise, Shakespeare’in ölümsüzlüğünün en önemli nedenidir. Yazar eserlerinde “ideal” değil, toplumun her kesiminden, her insan karakterinden yansıyan “gerçek” insanı ortaya koyar:  içindeki iyi ve kötü savaşının maşası olan, aklı ve kalbinin arasında kalan, intikam hırsıyla dolu, seven ve nefret eden, iktidar için önüne çıkanın canını almaktan çekinmeyen, halkını kargaşaya sürüklerken gözünü bile kırpmayan, bir yandan “ilahi” olana özenirken diğer yandan sınırları tarafından çaresiz bırakılan insan. Ancak Shakespeare’in bu yönde geliştirdiği insani bakış açısı, zaman zaman tartışmaya yol açabilmektedir. Bazı eleştirmenler ya da taze edebiyat okurları, Shakespeare’in aslında insancıl olmadığını hatta karakterlerine kötü davranıp, onları cezalandırdığını düşünebilir. Prof. Dr. Mina Urgan ise, Shakespeare’in karakterlerine insancıllık açısından nasıl yaklaşmamız gerektiğini şöyle açıklar:

“Shakespeare‘in oyunlarındaki kişiler hiçbir açıdan Shakespeare‘in sözcüsü sayılmazlar. Onun yazdıklarından alıntılarla, birbirine tam karşıt sonuçlara varabiliriz. Örneğin Shakespeare‘in halkı hor gördüğünü ya da yücelttiğini; Protestan, Katolik ya da dinsiz olduğunu; içkiden hoşlandığını ya da nefret ettiğini; savaştan yana ya da barıştan yana olduğunu ileri sürebiliriz. Oysa Shakespeare‘in yarattığı kişilerin, onun benliğiyle, yaşam felsefesiyle, düşünceleriyle, duygularıyla hiçbir ilişkisi olmayan kendilerine özgü benlikleri, yaşam felsefeleri, düşünceleri ve duyguları vardır. Ve onlar konuşurken, onları yaratan Shakespeare susar.” (4)

Shakespeare’i anlayabilmek için verilen uzun ve yorucu uğraşların sonucunda edebiyat insanının - bu insan ki hem dilin, hem kurgunun, hem de Shakespeare’in bakış açısının tadına varabilmiş insandır - şanslı olduğunu söylemek gerek. İşte tam da bu sebeple, daha önce Shakespeare ile çok içli dışlı olmamış okurun (ya da izleyicinin) eserlere olan yaklaşımını şekillendirmek büyük önem arz eder. Çünkü görünüşte belli bir konu ve yapıyı takip eden eserler rahat anlaşılabilir gibi düşünülse de, aslında biraz karmaşık oldukları için ilk okuma ya da izleme yazarın dehasından etkilenmek için yeterli olmayabilir. Eleştirmenlerin üzerinde uzun uğraşlar vererek dikkat çektiği noktaları, bizler okur olarak nasıl yakalayabilir ve sonuç olarak eserlerin tadına varabiliriz? Bunun için yapılması gereken öncelikli şey, karakteri insani ve kişisel sınırlar çerçevesinde anlamaya çalışmak olmalıdır. Bu noktada özel bir eseri ele almak yararlı olacaktır.   

Hamlet, 1599-1601 yılları arasında yazıldığı düşünülen bir son dönem trajedisidir ve Shakespeare’in trajedileri incelenirken dikkat edilmesi gereken husus, oyunun geçtiği ortamdaki bozulmuş sosyal düzenin trajedi sonunda tekrar yapılandırılacak, ancak bu düzeni yapılandıracak olan başkahramanın zorlu bir süreçten geçecek olmasıdır. Hamlet oyununda da bu ilk kural, metin üzerinde açık bir şekilde görülür. Oyunun başkarakteri Prens Hamlet, babası Kral Hamlet’in ölümü üzerine Danimarka’ya dönen bir aydındır. Prens Hamlet’in annesi Kraliçe Gertrude, şu anda tahtta bulunan amcası Kral Cladius ile evlidir. Acılı oğul ama aynı zamanda aydın ve faziletli Hamlet huzursuzdur. “Özverili” amca, yengesi ile evlenerek yönetime geçer ancak bu işte bir yanlışlık, ülkede bir “kokuşmuşluk” vardır. Babasının ani ölümüne anlam veremeyen acılı oğul, ülkesinin huzurundan sorumlu olan Prens ve öngörülü aydın kişilikleri Hamlet’i bu kokuşmuşluğun kaynağına inmeye iter. Elsinora’a geldiği akşam ölmüş babasının hayaletini gören oğul Hamlet, büyük bir ikileme düşer: Hayalet, kendisinin öz kardeşi olan Kral Cladius tarafından öldürüldüğünü ve intikamının alınıp, Gertrude’un bu adamın elinden kurtarılması gerektiğini söyler. ‘Hayalet gören bir aydın’ için ne büyük ikilem! Oğul olarak görevini yerine getirmek için intikam alıp aydın kişiliğine ihanet mi etmeli, yoksa aydın bir soylu olarak adaletin yerini bulmasını bekleyip oğulluk görevini mi ihmal etmelidir? Daha da ötesi, bir hayaletin sözünden yola çıkarak Elsinora’da karışıklık yaratmak, aydın Hamlet’in yapabileceği türden bir eylem midir? İşte bu yaşadıkları, Prens Hamlet’i melankoliyle yoğrulmuş büyük bir kimlik karmaşasına sürükler ki kimlik karmaşası Shakespeare trajedisinde önemli bir yere sahiptir. Tam da bu noktada okurun açık metne değil de alt anlamlara odaklanması ve bir anlamda kendini Hamlet ile özdeşleştirmesi gerekmektedir. İnsan kendini belli sınırlar içinde tanımlamak ister, bir kimliğe ait olma ihtiyacı hisseder. Kendimizi tanımladığımız kimliğimizin yapmamızı gerekli kıldığı şeyler vardır. Alınması gereken bir karar olduğunda yapabileceklerimizin sınırsızlığı, bazen benliğimizin bir diğer tarafını hayrete düşürür. Hamlet de kendini bir kimlik çerçevesinde tanımlayarak karar vermek zorundadır, çünkü şu an yaşadığı ikilem ve anlayamamaktan kaynaklanan varoluş acısını ancak kararı dâhilinde bir eyleme geçerek dindirebilecektir. Ancak bu durum, Hamlet için bir zayıflığa dönüşecektir.

Ve hüküm verilir: Hamlet, prens ve aydın kimliklerini bir kenara bırakıp, oğul olarak “intikam” alacaktır! Basit bir şekilde gidip amcasını öldürmesi intikamın alınmasını sağlayacakken, Hamlet çok zor bir yol seçer: “deli” rolü yapacaktır, çünkü deli olduğunu düşündükleri zaman O’nu ciddiye almayacaklar ve Hamlet de hem amcasını hem de annesini rahatsız etme şansını yakalayacaktır. Yine bu noktada okurun aklına önemli bir soru gelir: Hamlet neden kolay yolu seçmez? Shakespeare, insani dehasını burada da gösteriyor. Başkarakteri öyle insani bir çıkmazın içine koyuyor ki, çağdaş okurlar olarak vereceğimiz hiçbir cevap Hamlet’in karmaşasına çözüm olmuyor. Çünkü soylu olsak bile, insan olduğumuz için öldürerek intikam almak çok olası değil. Hamlet de bir insan, hatta halkının huzuru ellerinde olan bir soylu. Ancak feodal bir oğul olarak intikam almış olmaya karar vermiş olsa da, önce suçtan emin olmak zorunda olan bir aydın. Bu intikamı nasıl hazırlayacağı ise uykuları kaçıran bir muamma. Hamlet’in delilikle harmanlanacak intikam kararı kimi okur için “budalalık” olarak görülebilirken, başka bir okurun hayatında alınmış yanlış bir kararın yansıması ya da “alkışlanması gereken” insani bir karar olabiliyor.  

İntikam almaya karar veren Hamlet, Elsinora’a bir oyuncu kumpanyası getirmeye karar verir. Bu kumpanya sahneye Hamlet’in yönlendirdiği bir oyun koyacaktır ve burada amaç, babasına karşı yapılan suikastın benzerinin canlandırıldığı sahnede, Cladius’un tepkisine bakarak suçlu olup olmadığına kanaat getirmektir. Cinayet sahnesi canlandırılırken, Cladius sinirlenerek şölen alanını terk eder ve Hamlet artık şüphelerinde haklıdır. Bütün bu karmaşa ile ilgili açıklamaya ihtiyacı olan Kraliçe/Anne Gertrude, Hamlet’i odasına çağırır. Hamlet annesini Cladius’u öldürmesi gerektiği konusunda ikna etmeye çalışırken, perdenin arkasından gelen gürültüyü Cladius zannederek kılıcını sallar. Hamlet, oyun düzeneği açısından “trajik hata” olarak nitelendirilen, çok büyük bir hata yapmıştır. Çünkü ölen kişi Cladius değil, Kral’ın “yalaka” danışmanı da olsa masum bir insan olan Polonius’tur. 

Hamlet artık geri dönülemeyecek bir noktadadır çünkü böylesi bir hatanın telafisi yoktur. Başkahraman, gerçek hayatta da bekleneceği üzere, hatasının bedelini acı çekerek ödemek zorundadır ki bu da babası Polonius’un intikamını almaya kararlı Laertes ile “katil” Hamlet arasında yapılacak bir düello vasıtasıyla olacaktır. Ancak Cladius’un isteği üzerine, Laertes’in düelloda kullanacağı kılıcın ucuna zehir sürülecek, yani Hamlet düelloda yara alırsa hatasının bedelini canı ile ödeyecektir. Düello başlar ve Hamlet düello sırasında ölmezse diye her ihtimale karşı zehir katılmış şekilde bekletilen şarabı yanlışlıkla içen kraliçe ölür. Bunun üzerine Hamlet, zehirli kılıcıyla kralı yaralar ve zehirli şarabı da zorla içirir. Nihayetinde düello sırasında yara alan Hamlet, acısını 

“Ah, neler var içimde! Ama olsun.

Horatio ölüyorum. Sen yaşıyorsun.

Beni ve amacımı

Merak edenlere olduğu gibi anlat.” (sf.218)

diyerek dile getirir ve bu nokta trajedi gelişimi açısından “arınma” olarak nitelendirilir.

Trajedi tamamlanmıştır ve artık sosyal düzeni yeniden inşa edilebilir. Ülke kana bulanmıştır ancak artık bu kokuşmuş düzenin sorumluları, “aydın bir oğul”un eylemleri vasıtasıyla ortadan kaldırılmıştır. Uzun zamandır çekişme içinde oldukları Norveç Prensi gelip ülkeyi ele geçirince – ülke kendisine gümüş tepside sunulunca da denebilir - sosyal düzen tekrar sağlanmış, entrikalarla dolu belirsizlik ve huzursuzluktan kıvranan halk için yeni bir sayfa açılmıştır. 

Bu trajedi içinde bir karakter daha vardır ki belki de eleştirmenler arasında en çok tartışmaya O sebep olmuştur. Kokuşmuş düzen içinde delirerek ölen gencecik bir kadın: Ophelia. Oyun sonunda, Shakespeare’in dünya görüşüne uygun olarak, kokuşmuş düzenin yaltakçıları ortadan kalkar,  peki “zavallı” Ophelia’nın suçu nedir? Hamlet’in kendisine kur yaptığı soylu kadın Ophelia, babası Polonius ile Elsinora’da yaşar. Ophelia, babasının sözünden çıkmayan iyi bir evlat, aynı zamanda Hamlet’in güvenebildiği nadir insanlardandır. Babası Ophelia’ya Hamlet’ten uzak durmasını söyler, iyi evlat da söz dinler. Hamlet “delirmeye karar verdikten” sonra, bir gün Ophelia’nın odasına dalar, O’na uzun uzun bakar ve kendi kendine konuşur. Bu garip davranışları nedeniyle Hamlet’in “aşkı yüzünden delirdiği” düşünülür. Bu nedenle Ophelia, hikâyenin bu aşamasından sonra babası tarafından Hamlet’in ne düşündüğünü ya da ne yaptığını öğrenip krala bilgi götürmesini sağlayacak bir araç olarak kullanılacaktır. Ancak oyun içinde dönen oyunu fark eden deli Hamlet, Ophelia’nın “manastıra/geneleve kapanması gerektiğini” söyler. Shakespeare burada İngilizce dilini ikircikli bir şekilde kullanmıştır. Çünkü manastır olarak kullandığı düşünülebilecek olan “nunnery” sözcüğü, o dönemde aynı zamanda genelev anlamına da gelmektedir. Bu noktada, kimi eleştirilerde vurgulandığı gibi Shakespeare’in bir “kadın düşmanı” olabileceği düşüncesi, okuru yanlış bir boyuta götürebilir. Hamlet’in annesinin durumundan dolayı kadınlara bir kin beslediği ve Ophelia’ya da aslında kötü davranmış olduğu doğrudur. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken nokta, Shakespeare’in kadınlara karşı bakış açısı değil, Hamlet’in içinde bulunduğu acı dolu durumdur. Canı yanan Hamlet, güvendiği kadınının da “düzenin yalakaları” tarafından kullanıldığına şahit olmaktadır. Yine tarihsel bakış açısından yorumlanması durumunda, Ophelia’nın karşı karşıya kaldığı durum, Shakespeare’in düşüncesinin değil, dönemin gerçekliğinin bir yansımasıdır. Ophelia’nın yaşadığı zaman, kadınların söz haklarının büyük ölçüde kısıtlı olduğu, bireysel olarak var olunamayan ancak bir erkeğin gölgesinde yaşanabilecek bir zamandır. Yani Ophelia, Hamlet’in güvenine ihanet etmiş olsa da, aslında sadece “davranması gerektiği şekilde davranan bir kız çocuğudur.” Bu kokuşmuşluk içinde de ancak manastıra kapanarak saflığını koruyabilecektir. 

Hamlet’in dengesiz davranışları, babası Polonius tarafından Hamlet’e karşı kullanılması, Elsinora’daki tek “erkek dayanağı” babasının öldürülmesi nedenleriyle Ophelia “gerçekten” delirir ve açık saçık şarkılar söyleyerek dolaşırken bir gün nehre düşerek boğulur. Ölümüne şahit olan güvenilir bir kaynak olmaması nedeniyle Ophelia’nın ölümü, aslında bir intihar olduğu şeklinde de yorumlanmaktadır. 

Shakespeare, Ophelia’yı da öyle bir düzleme yerleştirir ki, okur yeri gelir Ophelia’yı “saf” tabir eder, yeri gelir bu karışıklık içinde hiçbir şeyin farkında olmadan kendini gönül meselelerine kaptırmış olduğuna kızar, sonunda da “zavallıcığın” delirmesine de ölümüne de çok üzülür ya da hak ettiğini düşünür. O aslında “temiz kalmak zorunda olan” bütün kadınların ikilemidir. Ophelia zaten Hamlet’in gözünde temiz kalsa, babasına ihanet etmek zorunda kalacaktır. Babasının sözünü dinlemesinin sonucu da zaten ortadadır. Bu baskı altında yalnız başına var olamayacak olan Ophelia, aslında delirmeye ve ölüme yazgılıdır. Yine de delirmesi ve ölümü okuru çıkmaza düşürür. Shakespeare’e Ophelia’yı içine attığı durum nedeniyle kızmalı mı, yoksa gencecik yaşta aklını ve hayatını elinden alarak bile olsa aslında adını temize çıkardığı için teşekkür mü etmeli? 

Görüldüğü üzere, tarihsel gerçekliğin farklılığı içinde ele alınmış olsa da, Shakespeare’in anlattığı hikâye çağdaş okura hiç de yabancı değildir. Başta Hamlet olmak üzere, oyun karakterlerinin hepsi insan olarak, insani özellikleri ve kusurlarıyla beraber yansıtılmıştır. Eylemin doğruluğu ya da yanlışlığı zaman ve coğrafyaya bağlı olarak değişir ancak Shakespeare’in yaptığı, karakterleri zaten var olan sınırlar çerçevesinde resmetmektir. Bu nedenledir ki okur olarak Hamlet’e ve Ophelia’ya yeri geldiğinde kızarız, yeri geldiğinde ağlarız. Onlar bizim gibidir ve bizdendir çünkü onların temsil ettikleri değerler, okur olarak baktığımız doğrultuda şekillenmektedir. 

Sonuç olarak, Shakespeare okurken insanın sadece bir insan olduğunu kabul ederek yapılacak okuma, eserlerden alacağımız tadı büyük ölçüde artıracaktır. Shakespeare’in çok sevilmesinin ve değer görmesinin, oyunlarında yarattığı karmaşık yapının, derin anlamın ve insan doğasına yaklaşırkenki inceliğinin olduğu gerçektir. İşte bu duyguyu bize her okumada tekrar yaşattığı için, ölümünün 400. yılında bile aslında ‘İYİ Kİ DOĞDUN VE VARSIN SHAKESPEARE’ diyoruz!

Yararlanılan kaynaklar:

1. Prof. Dr. Ayşegül Yüksel, “Troilus ve Cressida: Bozuk Düzende “Savaş” ve “Aşk””. Ankara Üniversitesi Dergiler 10. Sayı, 1993/10. Ss: 59-66.

2. Yard. Doç. Dr Kerem Karaboğa. “Shakespeare’in Ütopyasında Siyaset ve Toplumsal Düzen – Fırtına’nın Düşündürdükleri” Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 18. Sayı, 2009/1. Ss: 25-42.

3. Jan Kott, Shakespeare Our Contemporary. Doubleday&Company Inc, London: 1964.

4. Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: Mart 2004. Ss: 229.

5. William Shakespeare, Hamlet (Çev: Bülen Bozkurt). Yapı Kredi Yayınları. İstanbul: Aralık 2007. 

6. Ayşegül Yüksel, Dram Sanatında Ezgi ve Uyum. Alkım Yayınevi, İstanbul: 2004. Ss: 45-71.

7. John Orrell (ed.), Studies of Major Works in English. Oxford University Press: Toronto: 1968. Ss. 56-82.

Arş. Gör. Simla KÖTÜZ
Ankara Üniversitesi DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktora Öğrencisi

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.