Tolkien’in torunu anlatıyor: Birinci Dünya Savaşı Yüzüklerin Efendisi’ne nasıl ilham verdi?

Güncel Kültür

Büyükbabam J.R.R. Tolkien, ben 14 yaşındayken öldü. Anıları bende hala canlı, ancak çocuksu izlenimlerle: Kadife yelekleri ve piposu, yağmurlu öğleden sonraları sahildeki bir otelin salonunda oynanan kelime oyunları veya altındaki rüzgârlı kumsalda dikilip gri dalgaların üstünden siyah düz çakıl taşları sektirmek… Bir at kestanesi ağacının dalları arasından ağır çekimdeymişçesine yükselen ve düşen, beni eğlendirmek için havaya attığı bir kibrit kutusu…

Bu anılar büyükbabamın kim olduğunu ya da nasıl o ağaç gibi üstüme uzanan bilge bir iyiliğin de ötesinde düşündüğü konularını aydınlatmıyor. Aydınlattığı tek şey inandığı din: Akşamları benimle dua ederkenki sesindeki duyguyu hatırlıyorum. Sadece “Ave Maria” ve “Babamız” değil, başkaları da vardı. Ve pazar günleri kilisede herkes ayakta dururken o diz çökmekte ısrar edince ve diğer herkes İngilizce konuşurken o yüksek sesle Latince yanıtlar verince duyduğum utancı.

Burada kişiliğiyle ilgili bir ipucu vardı: Benim tanıdığım babacan, sevecen büyükbabayla hiçbir ilgisi olmayan, kendi düşüncelerine duyduğu etkileyici bir güven ve kendine duyduğu sarsılmaz bir inanç. Tabii o zamanlar, yaratmış olduğu tüm tanrıcı (panteistik) dünyayı kendi koyu Hristiyanlığıyla nasıl bağdaştırdığını merak etmek için fazla küçüktüm.

Sonraları büyükbabamın sadece Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı değil, aynı zamanda çeşitli dillerde konuşabilen ve okuyabilen, alanında dünyaca bilinen bir uzman olan çok büyük bir fikir adamı da olduğunu fark ettim. Babam, büyükbabamın ölümünden bu yana geçen 43 senedir kendini, hiç yorulmadan onun daha önce yayımlanmamış yazılarını düzenlemeye adadı ve şu ana kadar 20 kitaba erişti.

Anıları deşmek
Bir erkek olarak, kendimi gölgede bırakılmış hissettim. Nasıl hissetmeyecektim ki? Ve bu beni, kendi orta çağımda kendimi tanımam için bana ait bir şey olması için kışkırttı: Kendim bir yazar olacaktım. Bu kolay değildi. İlk kitabımın bir başyapıt olduğunu düşünüyordum, ancak Atlantik’in her iki tarafındaki çeşitli yayıncı temsilcilerinden gelen hemfikir olumsuz tepkiler, beni bir yanılgıya düştüğüme kısa sürede ikna etti! Ama ısrar ettim ve zamanla bir ölçüde başarı yakaladım. Büyükbabamı bir engel olarak düşünmüştüm; gözümde, uzun gölgesinden istediğim kaçmak olan ulu bir ağaca dönüşmüştü. Simon Tolkien mi olacaktım yoksa sadece büyük bir adamın torunu mu?

Biraz ironik bir biçimde, çok geçmeden anladım ki kitaplarımı satmak için büyükbabama ihtiyacım vardı. Yazarlar, tanıtım olmadan başarı sağlayamaz ve benim adım, medyanın ilgisini kazanmak için biletimdi. Röportajcılar anlaşılır biçimde J.R.R. Tolkien’in torunu olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorlardı ve bu nedenle ben de anılarımı eskitene kadar deştim: Altın, ellerimde toza dönüştü.

Hep Birinci Dünya Savaşı’yla ilgili yazmak istemiştim. Benim de büyüdüğüm küçük İngiliz köylerinde savaş anıtlarına siperden hiç geri dönemeyen adamların isimleri kazılıdır. Memleketlerini ilk kez 1914’te, bu büyük maceraya doğru yol alırken şarkı söyleyerek, sadece Manş Denizi’nin öbür tarafında cehennemi bulmak için terk etmişlerdi. Waterloo’nun üzerinden geçen 100 yılda savaş durumu sonsuza dek değişmişti. Öldürmek endüstriyel bir işlem olmuştu ve insan eti ve kanı, tahrip topları ve makineli tüfek mermileriyle boy ölçüşemiyordu.

Askerler yerde, içi çamur dolu çukurlarda ölümü beklediler, emir yağdırılacağı günün korkusuyla. Birçoğu sahipsiz topraklarda kan kaybından, dayanılamaz bir susuzluktan kavrularak, sefil halde isimsiz olarak öldüler. Genç yüzlerini sepya baskı Edward Devri’ne ait eski fotoğraflarda gördüm: Başlarına gelecek dehşetlerden bihaber masum yüzler. Ve onların deneyimlerini canlandırmayı denemek istedim. Ama uzun bir süre kendimi hazır hissetmedim; yükleneceklerimin büyüklüğü cesaretimi kırmıştı.

“Endüstrileşmiş kötülük”
Sonunda başladım. Ve bölümler ortaya çıktıkça, Somme Muharebesi’nde savaşmış olan büyükbabamı gitgide daha çok düşünmeye başladım. Elimde onun da bir fotoğrafı vardı: Subay üniformasının içinde yakışıklı ve yiğit duruyordu, alışılmamış bir bıyığı vardı. Eğer o hayatta kalmasaydı ben var olmayacaktım. Keşke onu daha uzun süre tanıyabilseydim de deneyiminin nasıl olduğunu sorabilseydim. Hiçbir yazılı kayıt bırakmadı ve belli ki birçok gazi gibi o da çektikleriyle ilgili nadiren konuşmuştu.

Ama sonra Yüzüklerin Efendisi’ne dönüp baktım ve büyük fikrinin siperlerdeki dehşetten ne kadar etkilenmiş olduğunu fark ettim. Orta Dünya’daki kötülük her şeyden önce endüstrileşmiş. Sauron’un Orkları vahşileştirilmiş işçiler; Saruman'ın 'metale ve çarklara karşı bir azusu var' ve Mordor ve Isengard’ın ıssız ay manzarası tüyler ürpertici biçimde 1916’daki sahipsiz toprakları anımsatıyor. Frodo ve Sam’in arayışlarının sonraki aşamalarındaki dostlukları, İngiliz askerlerinin büyük sıkıntılar içindeyken kurdukları bağa benziyor. Hepsi, Yüzüklerin Efendisi’nde diğer bütün erdemlerden üstün tutulan cesarete sahip. Frodo ise, savaş bitip de memleketlerine döndüklerinde görünmez bir biçimde yaralı kalmayı sürdüren, bir zamanlar oldukları insanların soluk gölgelerine dönüşen birçok gazinin kaderini paylaşıyor: Her ne kadar yenilmiş olsa da dünyanın esas olarak Sauron tarafından değiştirildiği gibi bir algı da var. Elfler Batı’ya doğru yola çıkarak Orta Dünya’yı terk ettikçe buradan masumiyet ve sihir yok oluyor. Bence büyükbabam da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ile ilgili aynı şeyi düşünmüş olmalıydı. “Bütün savaşları bitirecek savaş”ta savaşıp da 20 yıl sonra oğullarını bir başka savaşa yollamanın ne kadar korkunç olduğunu…

Kitabım Sahipsiz Topraklar’da, büyükbabam gibi Oxford’dan burs kazanan ve aşık olan, ancak daha sonra, büyük olasılıkla dönemeyeceğini bile bile umutlarını ve sevgilisini Fransa’ya gitmek için bırakmak zorunda kalan bir yetim olan Adam hakkında yazdım. Büyükbabam gibi Adam da yaşadığı deneyimden sonra sonsuza dek değişiyor. Ve hikayesini anlatarak, büyükbabamla bir bağ kurduğumu ve anısını yaşattığımı düşünüyorum; onun izinden giderek, sonunda onun gölgesinden çıkabiliyorum.

Yazan: Simon Tolkien
Çeviri: Defne Duru
Kaynak: http://www.bbc.com/culture/story/20161223-tolkiens-grandson-on-how-ww1-inspired-the-lord-of-the-rings

Bu yazı Bilim ve Ütopya’nın şubat 2017 sayısında yayımlanmıştır.