Bize Ulaşın

     

Yaşanabilir alanı yeniden düşünmek

K.N. SMITH
Çeviri: Arş. Gör. Ali Emre GENÇ*
*
Gazi Üniversitesi Fizik Bölümü

 

Güneş sisteminin uzak bölgelerinde suya ait kanıtların bulunmasıyla, yaşanabilir bölgenin sadece yaşamın var olabileceği bir yer olmadığı açıklığa kavuştu; ancak astrobiyologların güneş sistemi dışında yaşanılır gezegen arayışlarının nasıl değişebileceğine dair bilgi birikiminde ilerlemenin yıllar alabileceği oldukça açıktır.

Eğer uzayda yaşamı araştırmak isterseniz, çoğu astronomi kitabı sizi “Yaşama Elverişli Bölge (Goldilocks Zone)” kavramına götürecektir: Yaşanabilir bölge olarak adlandırılan yer, yıldız civarında uygun sıcaklık aralığında suyun gezegen yüzeyinde sıvı halde bulunmasını mümkün kılan yerdir. Yaşanabilir alanları konu alan kitapların hayli ötesinde, su, güneş sistemi dışındaki buzlu uyduların yüzeyleri üzerinde olabilir ve hatta bazı gezegen bilimciler, Kuiper Kuşağı dışında sıvı denizler olabileceğini bile iddia etmişlerdir. Yapılan keşifler sayesinde, bazı uzmanlar yaşanabilir alan kavramını nasıl tanımladığımızı tekrar düşünmenin doğru olabileceğini önermektedirler. Fakat bu durum güneş sistemimiz dışında potansiyel olarak yaşanabilir alanları arama biçimimizi değiştirmemiz anlamına gelmiyor mu?

Yaşanabilir bölgenin ötesine
Birkaç on yıl öncesine kadar bilim insanları, sıvı suyun varlığıyla başlayan uygun yaşam koşullarının tam olarak bizimkine benzeyen gezegensel komşuluk içerisinde varolabileceğini önermekteydiler.

NASA’da görevli Diana Blaney bunu “Yavaş fakat büyük bir atılım oldu. İnsanları yavaşça etkisi altına aldı.” şeklinde değerlendiriyor. Birbirinden çok farklı alanlarda yapılan keşifler tarafından beslenen bu değişim iki farklı şekilde gerçekleşti. İlk düşünce, biyologların hayal edebileceklerinin tersine yaşamın daha soğuk, daha karanlık ve daha garip yerlerde mevcut olabileceğine ilişkindi. İkincisi ise yaşamın var oluşunun temeli olan suyun beklenmedik yerlerde olabileceği fikrine dayanmaktaydı. Bilim insanlarının güneş sisteminin dışına yolladıkları Voyager, Cassini ve Galileo uydularının elde ettiği bulgular neticesinde, dünyamıza benzer bir şekilde, Güneş sisteminde bulduğumuz sıvı haldeki suyun çoğunun Jüpiter ve Satürn’ün uydularının buzlu yüzeylerinin altında gizli olduğu belirlenmiştir. 1970’de radyo dalgalarıyla yapılan araştırmalar sonucunda Antarktika buzulllarının birkaç kilometre altında gizlenmiş göller tespit edilmiştir. Araştırmacılar şu ana kadar 379 göl tespit etmiş ve son birkaç yılda yapılan araştırmalar ile de birçoğunda mikrobiyal yaşamın varlığına dair bulgulara rastlanmıştır.

Dış güneş sistemine yapılan görevden hemen önce 1976’da botanistler, Antarktika Ross Çölü’nün soğuk, kuru ve yaşama tamamen elverişsiz dağlarında bulunan kumtaşlarının gözenekleri içerisinde yaşamayı başaran bir bakteri keşfettiler. Sonraki yıl ise, deniz jeologları doğu Pasifik okyanusunun derinliklerindeki Galapagos çatlaklarında hidrotermal yarıklar gözlemlediler. Okyanus’un ışıksız derinliklerinde, “kemosentez” temeline dayanarak gelişen bir ekosistem keşfedildi.

Geriye dönüp baktığımızda, ekstremofillerin ve buzul altı göllerin keşiflerinin en beklenmedik yerlerde bile yaşamın var olabileceği fikrine nasıl işaret ettiğini görmek oldukça kolay görünmektedir.

Yazının tamamını Bilim ve Ütopya'nın Temmuz 2017 sayısında okuyabilirsiniz...