Bize Ulaşın

     

Noktaları birleştiren adam: Oktay Sinanoğlu 

“Anlattıklarım; bu büyük millete, onun gençliğine ibret olsun, ona bir hizmet olsun diye. Bu millet 50 yıl içinde bölük pörçük edildi, özellikle bu eğitimsizlik sisteminden geçenler; belki farkında olmadan yabancı güdümünde kendi değer yargılarına, binlerce yıllık Türk tarihi birikiminden gelen manevi değerlerine, kendi halkına düşman kesildiler. Bu durumun somut örneklerle anlatılması gerekiyor.”

 

Oktay Sinanoğlu’nu 1990’lı yıllarda, o Yıldız Teknik Üniversitesine geldiği zaman tanıdım. Aslında, bilimsel kariyerini takip ediyor ve tanışmayı çok istiyordum. Asistanlığımdan beri onun kuantum kimyası kitabını yanımda taşıyordum.

Fakat ilk konuşmamız pek olumlu geçmedi. Ben o zamanın sağ-sol oluşumlarından, falanca partiden sözederken, o bu ayırımları elinin tersiyle itiyor, bambaşka terimlerle (küresel güçler, kültür ve medeniyet) konuşuyordu.

Ben o zaman “Hoca henüz Türkiye’yi pek fazla tanımıyor.” diye düşünüp geçmiştim. Arada bir görüşüyorduk; sonra ben başka kurumlara geçtim, görüşemez olduk. Ama ona saygım sonsuzdu.  Öğrencisi Azmi Barut’tan düzenli haberlerini alıyordum.

Bugün dahi gençlerin benim düştüğüm hatayı tekrarladıklarını görüyorum. “Hoca iyi bilim adamıydı ama bilim dışına çıktığında komplo kuramları üretiyordu.” diyenlerle karşılaşıyoruz. Hasbelkader pek çok büyük bilim adamı ile çalıştım. Onların, dikkatlerini bir konuya verdiklerinde, nasıl en doğru düşünceyi üretebildiklerini kendi gözlerimle gördüm. Bir adam Berkeley’i 3 senede, MIT’de (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) lisansüstünü 1 senede ve doktorayı 3 senede bitirmişse, 28 yaşında Yale Üniversitesi’ne profesör olmuşsa o adamın sözüne kulak verilir.

“Şahsıma gelince: Ben beş yaşından beri her konuda sorgulayıcı, araştırıcı ruhta bir insanım. Olgulara, olaylara, aralarındaki bağıntılara bakar, matematik gibi bir tarzda sonuçlar çıkarırım. Ama en oturmuş sanılan fizik kanunlarını bile her an sorgulamaya hazır bir insan olarak, vardığım sonuçları da sürekli sınar, kendimi sorgularım. Bu doğa bilimleri, fen için de böyle, toplum, dünya ve Türkiye meselelerinde de öyle. Hepsine matematiksel bir yaklaşım gerekir. O halde, sorunlar ve olgular üzerinde tek tek uslamlama, muhakeme yürütmek gerekir; bir fırkanın (partinin), bir ‘-izm’in buyurduğuna göre hüküm vermek değil. Yıllardır Türk halkına, gözlemlediğim, dış dünyayla karşılaştırarak, düşünerek vardığım sonuçları aktarmaya çalışıyorum. Bu sonuçları ve onların icap ettirdiği uyarı ve ikazları, Türk Milleti’nin (yani Türkiye Cumhuriyeti'ndeki herkes; daha da geniş alırsak, Türk kültürüne, diline, tarihine kendini mensup hisseden herkes) her kesimine, hiçbir ayrım yapmadan iletmek manevi borcumuz, görevimizdir.”

Bizim kuşak çok aldatıldı. Doğru bildiğimiz pek çok şeyin zamanla sahte olduğunu gördük. Örneğin, Karaoğlan diye birinin peşinden gittik. Çok güzel şeyler söylüyordu: Ortanın solu, sosyal adalet, demokratikleşme paketi vs. Allah bu adama iki defa iktidar olma fırsatı verdi. Ama o, söylediklerinin hiçbirini yapmadı. Büyük adam olarak tarihe geçebilirdi; küçük adam olarak öldü gitti. Sonra duyduk ki partinin başına geçmeden önce bir gazetecilik bursuyla Amerika’ya gitmiş. Orada ne yaptığı meçhul. Belki de bu, o zamanlar yükselen solun önünü kesmek içindi. Keza, bir YÖK başkanı geldi, herkesten fazla Atatürkçü görünüyordu. 5 sene içinde Atatürk’ün mirası olan üniversiteleri yerle bir etti, Fen-Edebiyat fakültelerini bugünkü çöküntü duruma getirdi.

Medyanın da değişimi bu dönemde oldu. Logosunda “Türkiye Türklerindir” yazan gazetenin İsrail sermayesiyle kurulduğunu benim gençliğimde herkes bilirdi ama birdenbire hepimizden fazla laik ve Atatürkçü oluverdi. Keza, bir kitap vardı “Kemalizm” diye; yazarı Tekin Alp. Sonra öğrendik ki yazarın asıl adı Moiz Kohen imiş.

İşte 1980’li, 1990’lı yıllarda ülkesini seven aydın insanlarımız hep bir takım kurguların peşinden sürüklenip durdular. Ben de, o yıllarda bazı tuhaflıklar olduğunu görüyor ama bir anlam veremiyordum. Bir hatıramı anlatayım: 1970’li yılların sonunda, 12 Eylül darbesinden hemen önceki yıllarda, bir yandan İTÜ’de asistanlık yapıyor, bir yandan da Boğaziçi’nde yüksek lisans yapmaya çalışıyordum. Hergün 5-10 kişinin sokakta öldürüldüğü; İTÜ, Yıldız, Marmara ve İstanbul üniversitelerinin her hafta boykotlar ve silahlı çatışmalarla sarsıldığı o yıllarda biz Boğaziçi Üniversitesi’nde huzur içinde ders yapıyorduk. Ben bunda bir tuhaflık görüyor ama sebebini anlayamıyordum.

 “Kurban ülkelerde belirli makamlara gelen veya getirilenlere bir şeyler telkin edilir, onlar da yapar. Tek mesele, telkin edilenleri yapmayacak yapıda olanları belli yerlere getirmemektir. Önceleri, yabancı dille eğitim gibi uzun vadede en korkunç düşman oyunlarını kimse bilmiyor zannettim; anlatırız, anlarlar dedim. Sonra baktım, bile bile yapılıyor. 40 senedir bu böyle. Öyle ülkelerde, hangi fırkadan (partiden) olursa olsun bu işlerle uğraşanların çoğu “Cemiyet”le bağlantılıdır; ülkülemi (ideolojisi) “dünya devleti, tek bayrak, tek dil” olan, ya da öyle bilinen cemiyet. Aslında birilerinin dünya hâkimiyeti için çalışmak. Yoksa herkes kardeş olsun, barış içinde yaşasın; herkes aynı imkânlara sahip olsun, oh ne güzel, ama gayeleri o değil ki. 1700'lerde kurulan gizli cemiyetlerin gayesi şudur: ‘Ufak bir zümre bütün dünyaya hâkim olsun; ahmak kitleler kendini idare edemez, milletin canı çıksın. Onlar için önemli değildir.”

İşte o yıllarda bir gün “Türk Aynştaynı: Oktay Sinanoğlu” adlı kitabı aldım ve onu okuduktan sonra benim için her şey değişti. Bu kitap benim noktaları birleştirmeme yardımcı oldu. O zaman Oktay Sinanoğlu’nun yaptığı işin büyüklüğünü tüm dehşetiyle gördüm. O, mevcut dünya düzeninin insanlığı ve özelde ülkemizi nereye götürmekte olduğunu görüp bizleri uyarmaya çalışıyordu. Olayın sağ-sol veya ilerici-gerici veya laik-dinci çatışması olmadığını, meselenin ülkenin kontrolünü elinde bulundurmak olduğunu görüyordu. Ülkeleri önce borç batağına düşürerek, sonra iç karışıklıklarla veya yerel savaşlarla kalan gücünü de tükettirerek kendilerine biat ettirdikleri yetmiyormuş gibi; çok daha tehlikeli olan, onların kültür mirasını, medeniyetini ve dilini de yok edip soysuzlaştırmaya kadar götürebiliyorlardı.

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde bir cümle var: “...Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirebilirler.” Burada iktidar sahiplerine medya ve iş çevreleri de dâhildir. Aklımıza dahi gelmeyen bu olasılığı ilk defa Oktay Sinanoğlu dile getirdi. Bu resmi görebildiğiniz anda her şey yerli yerine oturuyor. Atatürkçü görünüp Batı’ya hizmet edenleri, sol görünüp ülkeyi kargaşaya sürüklemekten başka iş yapmayanları, kendi ülkesini terörist gibi göstermek için yarışanları gerçek yüzleriyle görebiliyorsunuz.

Burada önemli bir sorunun da cevabını verelim: Oktay Sinanoğlu gibi bir dâhiden bu ülke niçin hakkıyla yararlanamadı? Hadi, ODTÜ gibi İngilizce eğitim yapan bir üniversitede çalışması uygun görülmedi diyelim; İstanbul, Ankara, İTÜ, gibi Türkçe eğitim yapan ama kuvvetli öğrencilerin bulunduğu üniversitelerde niçin çalışamadı?

Bu sorunun cevabı kitapta var: Sinanoğlu ülkeye ilk gelişinde ODTÜ’de konuşmasını Türkçe yapmak istediğinde müdahale ediliyor, kulağına İngilizce konuşması fısıldanıyor ama o biat etmiyor. İşte o zaman “Cemiyet” onu aforoz ediyor. Kitapta Sinanoğlu’nun ülkeye hizmet için verdiği nice çabaların nasıl engellendiği daha pek çok örnekle mevcut. Oktay Sinanoğlu’nun ülkesine hizmet edebilmesinin önünü kesmiş olmak bu cemiyetin tarihine kara bir leke olarak geçecektir.

 “Bin senedir Batı, Haçlı seferleriyle Türk’ün işini bitirmeğe uğraşıyor ve Haçlı kafası hiç değişmemiştir. Aynen daha beter olarak Rusya'sından, ABD'sine kadar bütün Batı dünyasının temelinde bu yatar; son yıllarda iyice artmıştır da. Batı inanılmaz derecede bağnazdır. İnsan hakları edebiyatı yaptıklarına bakmayın. Batı milletleri birbirlerine karşı bile acımasızdır. Hepsinin gözünü doymak bilmez bir maddiyat hırsı bürümüştür. İnsanın, hele hele Asya, Afrika halklarının onların gözünde, köle olarak kullanılmaktan öte bir değeri yoktur. Dünya tarihinde gerçek insanlık anlayışı, ancak ve ancak, binlerce yıldır birbirini takip etmiş Türk devletlerinde olagelmiştir.”

Son olarak bir inancımı belirteyim: Hasbelkader 18 yıl yurtışında hem okuyup hem çalıştım. Hem Avrupa, Amerika ve hem de Arabistan’da yaşadım ve medeniyetlerini gördüm. Batı’nın dünyaya bakışının hasta olduğunu gördüm. Gittiği yerlerdeki yerli halkı kendinden aşağı görüyor ve bu yüzden, tüm demokrasi, insan hakları söylemlerine rağmen, her yere savaş ve yıkım getiriyor. Oysa bizim bu Anadolu medeniyeti herkesi kucaklayan, nereye gittiyse herkesin inancını ve kültürünü yaşamasına imkân tanıyan bir anlayışla gitmiş. İşte bu yüzden, 11 Eylül’den sonra Batı medeniyetinin imajının yerle bir olduğu bu dönemde, dünya halklarının etrafında toplanabilecekleri bir fikir aradıkları bu çağda, bizim medeniyetimizin en güzel aday olduğuna inanıyorum.

Benim bu gerçeği görmemi sağlayan Oktay Sinanoğlu’nun hatırası önünde bir defa daha saygıyla eğiliyorum.

(Not:  Alıntılar Türk Aynştaynı “Oktay Sinanoğlu Kitabı” adlı eserdendir.)
 

Prof. Dr. Bekir KARAOĞLU
İTÜ Fizik Bölümü Emekli Öğretim Üyesi

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır.