Bize Ulaşın

     

Küresel ekonomi sürecinde kadının ve cinselliğin metalaşması

BM verilerine göre her yıl milyonlarca kadın ve çocuk, çağdaş dünyanın “kölesi” olarak cinsel sömürü amaçlı insan ticaretinin ağına düşmektedir. Her yıl yaklaşık dört milyon kadın ve kızın ve bir milyon çocuğun küresel sektör ticaretinin içine sürüklendiği ve bundan yüksek kazançlar edinildiği görülmektedir.

Cinsellik, yeryüzündeki tüm canlılar için bir gerçekliktir. Doğanın üreme ve çoğalma güdüsünün gerçekliğidir. Aslında sevgidir cinsellik, doğasal güçtür, enerjidir, hazdır, bütünlenme isteğidir, insan gelişiminin temel süreçlerinden biridir, boşalımdır, biyolojik-psikolojik dengedir. Tüm canlılar gibi insanın da vazgeçilmezlerindendir.
Tarihsel süreç içinde, ilkel toplumlardan en gelişmişine değin, kadın ve erkeğin yerleri, üretim biçimleri içindeki konum ve işlevleri, üretim güçlerindeki değişmelere oranlı olarak çok çeşitli değişikliklere uğramıştır. Anaerkil aileden ataerkil aileye ve çekirdek aile tipine dek gelişen çizgi içinde kadın ve erkeğin rolleri, değer ve konumları üretim biçimlerinin oluşturduğu kültürel yapılara bağlı olarak değişmiştir. Günümüzde ise özellikle emperyalizmin ağına düşmüş kelerde ve başta ABD olmak üzere birçok kapitalist ülkede kadın ve cinselliğin gitgide çirkinleşen, insansızlaşan düzeyi, çeşitli ekonomik gerçekliklere bağlı olarak çok çeşitli görünümler almış kapitalist üretim biçiminin bugün ulaştığı düzeyine yaslanıp kalmış ve neredeyse çürümeye yüz tutmuştur.

Tarihsel süreçte kadın ve erkek rolünün ekonomik temelleri
İçinde yaşamakta olduğumuz kapitalist-emperyalist dünya ve toplum düzenleri içinde insanın dahası kadın varlığının yükselen bir ivmeyle gitgide metalaştığı, özellikle de alt toplumsal sınıflarda yer alan kadının alınır-satılır doğrudan bir eşya durumuna geldiği, insanın kimi zaman insansızlaştığı, insanı insan kılan değerlerden soyutlandığı, ruh ve beden bütünlüğünden koparıldığı her gün yaşadığımız, hissettiğimiz bir gerçekliktir. Bu metalaşma sürecinin, tarih boyunca sürekli değişme gösteren toplumların üretim güçleri ve ona bağlı üretim ilişkilerinden bağımsız olmadığı, soyut bir ahlak ve dinsel değerler yaklaşımıyla açıklanması olanaksız olduğu, insanlık tarihi sürecine kabaca bir göz gezdirildiğinde bile apaçık görülür.

Üretim güçlerine bağlı kadın ve erkek rolleri
En ilkel topluluklardan günümüze, en gelişmiş kabul edilen toplumsal-ekonomik yapılara değin toplumsal yapılar içindeki kadın ve erkeğin konum (statü) ve işlevleri (rol) çok çeşitli değişiklikler geçirmiştir. Bu konum ve işlevler hiç kuşkusuz kadın ve erkeğin üretim biçimleri içindeki işlev ve konumlarıyla ve bu konum ve işlevlerin oluşturduğu ekonomik yapılar ve değer sistemleriyle ve bunların üzerine yükselen törel değerlerle yakından ilişkilidir.
İnsanın ilk ve temel çelişkisi insan-doğa çelişkisidir. Bu çelişkinin aşılma süreci: İnsanın beslenmesi, barınması, tehlikelerden korunması süreci, yani en ilkel topluluklardan günümüze kadın ve erkeğin konum ve işlevine yeni anlamlar vermiştir. Üretim güçleri değiştikçe, üretim ilişkileri ve işbölümü de değişmiş ve bu süreçte kadın üretim sürecinde hem üretim hem de mülkiyet açısından geri plana düşmüştür.

Tarihçiler, ilk toplulukların ilkel komünal topluluklar olduğunda anlaşırlar. İlkel komünal toplulukları ise, göçebe ve yerleşik ilkel topluluk olarak ikiye ayırırlar. Bu dönemlerde insanlar, avcılığın yanı sıra toprağın kendilerine sunduğu bitki ve meyveleri toplayarak yaşarlar, topladıkları ürünleri ortak ve eşit olarak paylaşırlardı. Zorluklara birlikte katlanılır, kolaylıklardan ise birlikte yararlanılırdı. Başka deyişle, bu dönemlerde üretim güçlerinin ulaştığı düzeye uyarlı üretim ilişkilerinin olduğu görülürdü. Toplumsal sınıfların, üst yapısal kurumlar olarak da dinsel değerlerin aile, hukuk, devlet gibi sistemlerin oluşmadığı ya da yeterince oluşmadığı tarihsel dönemlerdi bu dönemler.

Mülkiyetin oluşmadığı bu ilkel topluluklarda kadın ve erkek konumlarında eşitsizlik, dengesizlik yoktu. Avlanma, bitki toplama, hem kadının hem erkeğin işiydi. Anatomik ve fizyolojik farklılık, kadın ve erkek rollerini birbirinden ayırmamıştı henüz. Cinsel ilişkilerde de bu anlamda tam bir özgürlük ve serbestlik yaşanıyordu ve kadının öncelikle doğurganlığı nedeniyle önem ve değeri daha baskındı. Çocuğun soy ağacı “ana” yönüne yaslanıyordu.

Üretim güçlerinin gelişmesi, sözgelimi baltanın, mızrağın bulunuşu üretimi kolaylaştırmıştır. Toplayıcılık ve hayvancılık alanında işbölümü gelişirken, hayvan türlerinin evcilleştirilmeleri, insanları toprağa daha çok bağlı duruma getirmiştir. Ancak, erkekler avcılık ve hayvancılıkta uzmanlaşırken kadınlar tarımsal üretimden uzaklaşmışlardır. Böylece kadın, ev işlerini ve çocuk bakımını daha çok üstlenir duruma gelmiştir. Doğal bir işbölümü oluşmaya başlamış ve bu aşamada öncekine göre kuşaklar arasındaki cinsel ilişkinin yasaklanıp daha sınırlı bir cinsel ilişkiler sistemi oluşmuştur. Böylece, kuşaklararası cinsel ilişkinin sınırlandığı bir döneme geçilirken ana-baba, çocuklar ve kardeşler arasındaki cinsel ilişkiler yasaklanmış, dahası “endogami” çözülme sürecine girmiştir.

Anaerkil aile yapısı içinde soy zinciri kadına yöneliktir. Örneğin, Yunan mitolojisinde tüm tanrıların anası Anadolu’nun bereket tanrıçası olarak kabul edilen Kybele’dir. Kybele, Anadolu’nun bereket tanrıçasıdır. Dönem içinde birçok kültürde, örneğin bizim kültürümüzde Dede Korkut öykülerinde kadın, mitolojilerin başat konusu olur.(1)

Üretim araçlarının gelişimi, madenlerin bulunuşu yeni iş alanlarını (zanaat-kârları) ortaya çıkarır. Yeni işbölümü kadın ve yaşlıların çalışmasını geriletir, kadını ev işleriyle uğraşır konuma getirir. Özellikle sürü hayvanları, ev işlerinde kullanılan avadanlıklar, madenlerden yapılan araçlar, üretim araçlarının erkeğin bedensel yapısıyla daha uyumlu olması ve kimi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve artı ürünü oluşturur. Artı ürün sonucu, küçük çapta da olsa değişim ekonomisinin ilk kıpırdanışları başlar. Servetlerin artışı, erkeğe kadına göre daha önemli bir konum kazandırır. Babalık miras hukuku bu gelişmenin sonucunda oluşur. Böylelikle anaerkil aile, yerini köleci ve ataerkil bir topululuğa bırakır. Kadın, çocuk doğurma aracı olmaya başlar. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin gelişmesi, köleler üzerinde de özel mülkiyeti getirir. Sınıflaşma süreci, buna uygun devlet, hukuk, din vb. gibi kurumlara sınıfsal bir içerik kazandırır. Üretim araçlarının sahibi erkek egemen toplulukta, yani ataerkil aile yapısı içinde poligami gelişirken, halk kesiminde monogami baskın olur. Köle, kadın ve erkek ise, köle sahibinin sömürüsünü yaşar; dahası, köle kadın cinselliğiyle de ikinci bir sömürünün altında kalır. Zina ve fuhuş bu süreç içinde ortaya çıkar. Bir er-kek bir kadınla yaşasa da erkek için poligami hoş görülürken, kadından sıkı bir “sadakat” istenir duruma gelir. Ekonomik gücü olmayan kadınlar için iki başlı evlenme, kadın kaçırma ve satın alınma süreci artık başlamıştır.(2)
Köleci topluluklardan olan Roma devletinin hukukunda kadın ikinci sınıftır. Medeni haklarını kendi bağımsız istemiyle değil, babası ya da kocası aracılığıyla kullanabilir. Serbest bir kadınsa, bir erkeği “vasi” tayin etmek durumunda kalır. Roma hukuku, tümüyle ataerkil bir aile düzenini yansıtır ve korur. Tevrat, İncil ve Kuran’ın kadına olan yaklaşımları temel olarak ortaktır: Erkek üstünlüğü, kadının erkeğin tarlası olması, erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler... O sebepledir ki Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmıştır.”(3)

Feodal toplum ve feodal ilişkiler, Roma gibi köleci toplum yıkılmadan önce gelişir. Toprak mülkiyeti büyüdükçe, kölelerin yerini toprağa bağlı köleler almaya başlar. Tarıma dayalı üretim baskın olurken, toprak temel bir üretim aracı durumunda olur. Toprak içinde sadece kullanma hakkına sahip olan serfler, gitgide büyüyen derebeylerine, vassallara, düklere, baronlara, lortlara çalışır duruma gelir. Hıristiyanlık ve kilise de feodal beylerin yanında yer alır. Serf kadını, kendine gerekli ürünü sağlamak ve artı üründen pay almak için çalışmak zorunda kalır. Derebeyi, evlenen serften ilk gece kirası alır. Süreç içinde, Kilise, derebeyi sınıfının yanında olur ve onunla zenginleşir. 15 yy.lara gelindiğinde büyük ekonomik bir güç olarak ortaya çıkar. Miras babadan oğula geçer ve bu kadınlar için tek eşliliği gerektirir. Feodal bey, ailenin tek egemenidir, istediği an karısını boşayabilir, sadakatsizlik hakkı sadece erkeğe verilmiş bir hak olur. Kadının sadakatsizliğinin önlemenin bir yolu ise “bekâret kemeri”dir. Ortaçağ şövalyeleri evli kadınları avutan, yasak aşkları oluşturan bir feodal bey koruyucusudur. Ataerkil aileden gelen bir erkektir. Öte yandan, papazların evlenmelerini yasaklayan yasa sonrası papazlar önemli cinsel sorunlar yaşar. Papazlar ve rahibeler arasında eşcinsel ilişkiler bile yaşanır. Rahibelerde gebe kalma sayısı artar. Papaz ve rahibelerin cinsel sorunlarıyla ilgili en güzel öyküler, 16. yüzyıl sonrası Dekameron Hikâyeleri adıyla yayımlanmıştır. Bu süreç, Martin Luther’in papazlara evlenme özgürlüğü vermesine dek sürer. Kentleşmenin başlamasıyla birlikte gezginci fahişelerin yeni kurulan genelevlerde yer aldıkları görülür.

İslam dini endogamiyi yasaklar; an-cak, El-Bakare suresi ayet 228’de, El-Ni-sa suresi ayet 34’de, El-Bakare süresi ayet 223’de erkeğin kadına olan üstün konumunu apaçık belli eder. El-Bakare süresi ayet 223’de, “Kadınlarınız sizin evlat yetiştiren tarlalarınızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi gelin.” denilir. Ayrıca, boşayan kişi ve mirasın önemli bölümünü alan her zaman erkek olur.(4)

Bugün Türkiye’de iç ya da Doğa Anadolu yörelerinde, 13-14 yaşlarındaki kız çocuklarının dul ya da bekâr ya da boşanmış altmış yaş üzeri erkeklere para karşılığı verildiğinin-satıldığının birer günlük gazete haberi haline geldiğine; ekonomik zorlanmaların törel değerleri ve insanı insan yapan değerleri nasıl yıkıp çöküntüye götürdüğüne tanık oluruz. 12-14 yaşlarındaki kız çocuklarının başlık parasıyla evlendirildiklerini görüp işitiriz. Diyarbakır’da işçi çocukların cinsel istismarına tanık oluruz.

 

Kapitalist toplum sürecinde kadın ve metalaşma

Feodal toplumda evlilik çıkarların birleştiği, kadınların koruyuculuğunu düzenleyen bir kurum olma niteliğini taşımaktaydı. Kendi kendisinin efendisi olmayan, ekonomik bağımlılıktan kaynak alan toplumsal ve psikolojik bağımlılık kadın için hem feodal hem de yeni gelişecek olan kapitalist üretim biçiminde de geçerliliğini sürdürür. Fuhuş ve zina dediğimiz bu metalaşma süreci, sınıflı toplumların tümünde ve kapitalist toplumlarda uzayıp gelen bir süreç içinde derinleşip, boyutlaşıp, çirkinleşip zenginleşerek günümüze dek gelip serpilir, yayılır, birer ekonomik sektör ve kâr aracı durumuna gelir. Öncelikle de gelişmiş ya da gelişmemiş kapitalist ülkelerin tümünde acımasız parasal hükmünü sürdürür, yüksek sayıda seks şirketi üretir duruma gelir. Küresel seks piyasası, cinsel sömürü amaçlı insan kaçakçılığı, pornografi, cinsel içerikli telefon görüşmeleri, evlilik büroları ortaya çıkar. Fahişelik, işsizler ve yoksullar için seçenek olur ve seks sanayii ülkeler için doğrudan döviz kaynağı durumuna gelir. İnsanın metalaşma süreciyle başlayıp sürüp giden ve belki de öncelikle kadın varlığında gözlemlediğimiz -en azından şimdilik- dibi ve sonu olmadığı gözüken bir metalaşma, insansızlaşma sürecedir. Böylece fahişelik, en eski bir meslek olma gerçekliğiyle tarihteki yerini alır,  boyutlaşıp dal-budak salarak, sektörleşerek, siyasal yönetimlere bile kafa tutarak gücüne güç katar.

Kapitalistleşme süreciyle birlikte, Batı ülkelerinde aile ve sevgi ve cinsel ilişkiler çeşitli toplumsal, ekonomik dönemlerde çok çeşitli boyutlar kazanır. Savaş sonrası yıllarda, ‘50’li yıllarda, aile kavramına daha sıkı sarınıldığı görülür. Zorlanmalı koşullar, aile birlikteliğini, dayanışmasını güçlendirici bir süreç izler. Hitler’in iktidara gelişinin yılı olan “1933 Almanyası”nda Nazizm, Katolik Kilisesi’nin desteğiyle “evlilik, cinsellik ve neslin üreme olgusu”nun birbirinden koparılamayacak kavramlar olduğunu temel alınır.

Toplumdaki yozlaşma ve bireyselleşme sürecine böyle bir kavramla karşı konulmaya çalışır. 1. Dünya Savaşı yıllarında, savaş yaşantıları nedeniyle dağılma süreci gösteren ailelerle ilgili olarak cinsel törel değerlerde hızlı bir yozlaşma ortaya çıkar. ‘50’li yıllarda savaş sonrası çöküntü ve yılgınlığın sonucu, aile kurumunun önem kazandığı görülür. Savaş yılları sonrasında ise, aile, “Çıkar evlilikleri” adıyla anılır olur. Aile içinde çiftlerin birbirlerini çalışma ortakları olarak gördükleri birlikteliklerdir bunlar. Şirket evlilikleridir. Edebiyatımızın ünlü kalemlerinden Bekir Yıldız, bu olguyu Evlilik Şirketi kitabında anlatmıştır. Katolojik Demokrat Parti’nin koyu aile politikası baskındır.(5)

‘68’ ve sonrası gençler, anne babalarının evliliklerine eleştirel gözlerle bakmaya başlarlar. O evlilikler dışardan dengeli görünen; ama içten kof, düzmece, yalan ilişkili evliliklerdir. Burjuva evlilikleridir. Bu yıllar aynı zamanda “cinsellik dalgası” adı verilen “cinsel devrim” adı verilen akım, doğum kontrol haplarının piyasaya sürülüşüyle daha da yaygınlık kazanır. Evlilik öncesi ilişkilerde artış gözlemlenir. Freud ve Marks’ın çıkış noktaları birbirleriyle bağdaştırılmaya çalışılır bu dönemde... Ünlü Marksist olarak kabul edilen psikanalizci Reich, kapitalist toplumdaki insanın cinsel gereksinmelerini bastırma ya da bastırmaya zorlanma duygusu içinde olduğunu yazar. Ona göre, ekonomik ve siyasal güç belirli bir sınıfın elinde odaklaştığın da, bu sınıf kendi egemenliğini bu alanda da geçerli kılmak için “baskıcı bir ahlak” üretmeye başlar; bu baskıyı her kuşak, kendi çocuklarına da yansıtmak ister.

Cinselliği bastırma ya da geriye itme, orgazmdan haz alma yeteneğini bastırmak, demektir. Suçluluk duygusu, cinsel korku yaratır. Bu süreç, şiddet ve yetkeye eğilimli insanlar ortaya çıkarır. İnsanlar var olan üretim ilişkilerini egemenlik ilişkileri yapmaya hazır ve sorgusuz sualsiz kabulleniş içinde olurlar. Öte yandan, bastırılmış cinsellik, pornografi film piyasasını üretir. Porno film oynatan sinemaların sayısı sürekli artar, TV programları çoğalır. Bu piyasayı elinde bulunduran birileri vardır; daha gelişmiş, kapitalist büyümeyi ön sırada yaşayan ülkeler vardır. Örneğin, Türkiye için ABD bu ülkelerdendir. Günümüzde internet kanalları, siteler bu iş için en uygun olanlardır.(6) Çünkü baskıcı ahlak, kapitalist bir toplum içinde parayla alınıp satılan ilişkilere dönüşür. Kadın eti parayla alınıp satılan bir meta olur. Cinsellik ve kadın bir mal olur. Malın fiyatını ise, piyasa belirler. Parası olan -üst ve orta sınıf insan cinselliğin de sahibi olur. Alınıp satılmaya elverişli, insan yüreğinden sıyrılmış, kemikleşmiş, salt pragmatizme ve cinsel ete dönüşmüş tüketilen bir eşya olur.

 

Kapitalist toplumun cinselliği algılayışı
Kapitalist toplumun ekonomik odak noktası “serbest piyasa”dır. Sunum (arz) ve istem (talep) piyasada oluşan fiyatın belirleyicisidir. İstem çok, sunum azsa fiyat artar; sunum çok, istek azsa fiyat düşer. Kapitalizmde sermaye sınıfının insanı, salt kâr güdüsüyle güdümlendirilmiş insandır. Kâr güdüsü ise, insan bencilliğinden beslenir. Dana çok kazanmak ve daha çok büyümek tutkusundan… Dahası, kapitalist ekonomi, tüketimi kamçılayan bir ekonomidir. Tüketim için de pazar gereklidir. Tüketim için, insanların doğal gereksinmeleri abartılarak kamçılanır. Kadın ve erkek böyle bir süreçte “cinsel bir mal”a dönüşür. İnsan duygularından yoksun, salt bir “et”tir artık cinsellik. İnsansızdır; hayvansıdır.

Kadın cinselliğinin meta’ya, değişim değerine dönüşmesi ve fiyatın belirlenmesi, kuşkusuz sunum ve istem arasındaki dengeyle yakından ilgilidir. İstem çoksa, fiyat artar. Fiyat arttığından, malı daha çok üretmek için istem de artar: işsizlik, geniş halk kitleleri için ulusal gelir pastasının gitgide küçülmesi vb. Aile içi nedenler olarak da karı koca arasındaki cinsel uyumsuzluk, ekonomik zorlanmalar, çiftlerden birinin diğerini sahiplenme duygusu, eşlere yönelik mutlak sadakat istemi, katı bir rol dağıtımı anlayışı, tam bir tekelcilik, iletişim güçlükleri, kadın ve erkeğin süreç içinde cinsel çekiciliklerinin yitirilmesi, güven duygularında örselenmeler aile yapısı içinde cinselliğin yetmezliği vb. ilk akla nedenlerden sayılabilir.

Öte yandan, alt ve orta toplumsal sınıflardaki ekonomik güvensizlik, ücret düşüklükleri, işsizlik, sosyal güvencelerin giderek yitirilmesi, aile içi şiddet vb. sunumu yaratan etmenlerin sadece bir-kaçıdır. Ekonomik güçsüzlüklere yenilmiş insanın güvencesi, cinsellik yoluyla para kazanma olabilir. İnsanlığın para etmediği bir dünya, kadın değerlerini paraya dönüştürebilir. Süreç fahişeliktir. Fahişelik ise, en başta insanın doğrudan alınır-satılır bir nesne durumuna gelmesidir; sonra da kadının... Belki sonra da erkeğin, çocuğun... Yani insanın...

1998 yılında Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nde (ILO), seks sektörünün çalışmasının ekonomik sorunlara çözüm olabileceği vurgulanmıştır. BM verilerine göre her yıl milyondan çok kadın ve çocuk, modern çağın köleliği sürecinde cinsel sömürü amaçlı insan ticaretinin tuzağına düşmekte ve bu kalkınmanın kaynaklarından birini oluşturabilmektedir. BM verilerine göre her yıl milyonlarca kadın ve çocuk, çağdaş dünyanın “kölesi” olarak cinsel sömürü amaçlı insan ticaretinin ağına düşmektedir. Her yıl yaklaşık dört milyon kadın ve kızın ve bir milyon çocuğun küresel sektör ticaretinin içine sürüklendiği ve bundan yüksek kazançlar edinildiği görülmektedir. Dahası, Asya ve Doğu Avrupa ülke kadınlarının yoksullaşması, yeni sömürgecilik ve küreselleşme bu süreci daha da hızlandırmıştır.(7)

Yeni sömürgecilik denen küreselleşme sürecinin teknolojik olanaklarıyla kapitalizm ve emperyalizm, cinsel sorunlar yaşayan ülkelerin insanlarının üzerinden kaynak arama yolundadır. İnternet kanallarıyla ABD porno sitelerinin sürekli yaygınlaşmasıyla emperyalizmin güdümündeki Türkiye gibi ülkelere, internet ve öteki iletişim araçlarıyla sürekli olarak ürünleri dışsatım kaynağı olarak gönderebilmektedirler. Porno filmlerinde bir erkek bir kadının üzerindeyken, kadının sadece kudurgan çığlıklarıyla sadizmin ve mazoşizmin en ilkel gösterimleri sergilenmektedir. Yani, insanlaşan bir varlık değil, gitgide yabanıllaşan insanların görünümleri sergilenmektedir. Kapitalizmin insanı beden ve ruhça nasıl çürüttüğünün ve çürütmekte olduğunun en somut delilleri gözler önüne serilmektedir.

 

KAYNAKLAR
1) Füsun Tayanç, Tunç Tayanç. Dünyada ve Türkiye’de Tarih Boyunca Kadın. Tan Yayanları. Kardeşler Basımevi, İstanbul.

2) Friedrich Engels. Aile’nin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kö keni. Çev: Kenan Somer, Sol Yayınları,1971

3) Kur’an-Hakim ve Me’âl-i Kerim. Haz: Hasan Basri Çantay. İstanbul, 1972.

4) Kur’an-Hakim ve Me’âl-i Kerim. Haz: Hasan Basri Çantay. İstanbul, 1972.

5) Umur Aşkın. Cinselliğin Ticarileşmesi Küresel Sömürünün Yeni Boyutu. Sosyal Politika.Fisek.org.tr 2006.

6) Herrad Schenk. “Günümüzde Aşk”. Sosyal Politika Fişek.org.tr. 2007. (Bilgisayar çıktısı)

7) Herrad Schenk. “Günümüzde Aşk”. Sosyal Politika Fişek.org.tr. 2007. (Bilgisayar çıktısı)