Bize Ulaşın

     

Fidel: İki asrın muzaffer devrimcisi

Özgür UYANIK

25 Kasım 1956 sabaha karşı, içinde Fidel, Raul, “Che”, Camilo, Juan Almeida dahil 82 devrimciyi taşıyan emektar “Granma” teknesi Meksika sularından ayrıldı. Tekne açık sularda yol almak için yetersizdi. 30 Kasım’da “Santiago de Cuba” kıyılarına varmaları gerekiyordu. Fakat yükü nedeniyle çok ağır seyrediyordu. Bu yüzden çıkartma ile eşgüdümlü başlaması gereken ayaklanma yarım kaldı. Plan açığa çıkmıştı. 2 Aralık gece yarısı Granma karaya oturdu. Yardım botu su aldığından mühimmatın bir kısmını çıkarabildiler. Üçüncü gün kuşatılmışlardı. Yoğun bombardıman altında dağıldılar. Yirmi biri orada hayatını kaybetti ve büyük kısmı ele geçirildi. Tekrar bir araya gelmeyi başardıklarında 12 adam ve sadece 7 silahları vardı. Fidel perişan durumdaki adamlarına baktı ve şöyle dedi: “İşte şimdi savaşı kazandık!”. Raul, yıllar sonra, o an abisinin delirdiğini düşündüğünü itiraf edecektir.

Tam 60 yıl sonra, yine bir 25 Kasım gecesi, Fidel Castro Ruz; 20. ve 21. yüzyılın yenilgi yüzü görmemiş devrimcisi, hayata gözlerini kapadı. 90 yaşına varmasına rağmen herkesin zihninde hala genç bir devrimci olan Fidel’e ölüm yakıştırılamadı. Yine de herkesin aklının bir yanında “Küba’ya ne olacak” sorusu vardı. Aslında bu soruyu yine kendisi “hiçbir şey” diye cevaplamıştı. Dediği gibi Küba’da hiçbir olağanüstü durum yaşanmadı. Halk onu gözyaşlarıyla uğurladı. Düşmanlarının dahi saygı duyduğu, böyle büyük bir lidere sahip oldukları için gururlandılar. Evet, Fidel artık aramızda değildi ama devrim kurumlaşmıştı. Fidel’in sağlığında olduğu gibi bundan sonra da çalışmaya devam edecekti. Ayrıca herkeste Fidel’in varlığının devamlılığına dair garip bir güven vardı.

Fidel gibi önemli tarihsel liderler fiziksel olarak bulunmasalar da politikada varlıkları sürer. “Che”yi yok edebilmişler miydi ki Fidel’i ortadan kaldırabilsinler? Bir defasında New York’a giderken, uçakta ABD’li gazeteciler bunca suikasttan nasıl kurtulduğunu, üzerinde çelik yelek mi olduğunu sorduklarında gülerek gömleğinin düğmelerini açmış, “üzerimde ahlak yeleğinden başka bir şey yok” demişti. Devrimci liderlerin toplumlar üzerinde yalnızca ideolojik değil etik etkileri de vardır. Bu etki uzun mücadele süreçlerinde liderliğin özenle koruduğu insani değerlerden gelir. Birlik ve dayanışmanın verdiği güçle kazanılan her muharebe özgürlük, eşitlik ve kardeşlik fikrini güçlendirir. Fidel’in etik zırhı sadece Küba için değil tüm insanlık içindir.

Fidel Castro, yarım asırdan uzun süre, tarihin en büyük emperyalist gücü ABD’nin 150 km uzağında, Küba’da devrime ve sosyalizme liderlik etti. Bu arada, onun ve Küba’da sosyalizmin yıkılmasını arzu eden, tam on ABD Başkanı geldi ve geçti. Fakat onun başka çağdaşları da vardı: Nehru, Nasır, Tito, Kruşçev, Olaf Palme, Ben Bella, Boumedienne, Arafat, IndiraGandhi, Salvador Allende, Chávez, HoChiMinh, Malcom X, Mandela… Neruda’dan Hemingway’e, Sartre’dan Marquez’e sayısız aydın ve sanatçıyla dostluk yaptı. Aslında O hepimizin arkadaşıydı.

Fidel, geride kalanlara belki de asırlar boyunca yetecek bir tecrübe bırakarak, altmış yıl sonra yeniden Granma’sına binip sonsuz ufuklara açıldı.


New York’a giderken, uçakta ABD’li gazeteciler bunca suikasttan nasıl kurtulduğunu, üzerinde çelik yelek mi olduğunu sorduklarında gülerek gömleğinin düğmelerini açmış, “üzerimde ahlak yeleğinden başka bir şey yok” demişti.

Çocuk Fidel

Fidel Alejandro Castro Ruz, 13 Ağustos 1926 sabaha karşı iki sularında, Küba’nın en doğusundaki Birán’da dünyaya gözlerini açtı. Babası Ángel, İspanya’nın Galiçya bölgesinden göçmüş çok yoksul ve öksüz bir köylüydü. O dönemde İspanya’da zenginler yoksullara para vererek askere gitmeyebiliyorlardı. Ángel Castro 16-17 yaşındayken Küba’ya asker olarak gelmişti. Yine de savaş sonunda beş parasız İspanya’ya döndü. Bir yıl sonra ise yeniden Küba’daydı fakat bu defa asker değil bir emekçi olarak. Önce United Fruit Company’de işçi olarak çalıştı. Şeker kamışı ekimi için orman kesimi işi yapıyordu. Kısa sürede üç yüz işçiyi organize ederek taşeron iş almaya başladı. Hırslı ve çok hızlı davranan bir adamdı. Kendi kendine okuma yazmayı söktü. Sonunda bin hektara yakın bir arazi sahibi oldu. Kiraladıklarıyla beraber on bin hektarlık bir arazide şeker kamışı ekimi, orman işletmeciliği ve hayvancılık yapmaya başladı. Yalnızca Fidel’in doğduğu ev değil Don Ángel’in toprakları üzerinde bir otel, fırın, taverna, okul ve işçi konutları vardı.

Fidel’in gözlerini açtığı bu dünyada toprak ve doğayla insanın mücadelesi ön plandaydı. Asıl kavganın insanın insanla olduğunu anlaması için biraz büyümesi gerekecekti. İspanyol İç Savaşı’nı radyodan ve çevresindekilerin tartışmalarından takip etti. O zamanların sessiz kovboy filmlerini izlerken çok eğleniyordu. Savaşın filmlere benzemediğini, dünya savaşı patlak verince hissetti. Naziler Polonya’yı işgale başladığı sırada 13 yaşındaydı. İtalyanların Etopya istilasını oyun kartlarından öğrendi.

Büyük toprak sahibi bir adamın oğlu olarak doğmuştu. Fakat Don Ángel özünde hala yoksul bir köylü karakterine sahipti. Elde ettiği zenginliğin bir sınıf bilinci yaratması için birkaç kuşak sürmesi gerekiyordu. Fidel zengin toprakların içinde yoksul bir halkla büyüdü. Yalnızca arkadaşları değil annesinin tüm ailesi yoksuldu. Zenginleri, Havana’daki koleje gittiği sırada tanıyacaktı.

Dört yaşında okuma yazmayı öğrendi. Köy okulu bu yetenekli çocuk için yetersiz kalınca altı yaşında Santiago kentindeki bir öğretmen çiftin yanına gönderildi. Fakat burada oldukça kötü zamanlar geçirdi. Fransız çiftin baskıcı disiplinine ve açlığa isyan edince bir Cizvit okuluna verildi. La Salle’deki bu okul Fidel’in karakterinin şekillenmesinde çok etkili oldu. Cizvitlerin yoksulluğa dayanan mütevazi yaşam biçimi, kararlı yapıları, her türden zanaatı iyi bilmeleri, organizasyon ve hazırlık yetenekleri Fidel’in kişiliğinin gelişmesine büyük katkıda bulundu. Bu okulda bulunduğu yıllarda spora merak saldı. Dağcılık, yüzme yaptı, futbol ve beysbol oynadı. En sevdiği şey uzun uzun yürüyüşler ve doğa keşifleriydi. 11 yaşında bir kavga sebebiyle okuldan uzaklaştırıldı. Başka bir okul ararken apandisit sorunu yüzünden ameliyat olması gerekti. Bir hafta sonra dikişleri patladı. Yara, enfeksiyon kaptığı için üç ay hastanede kalması gerekti.

Fidel zengin toprakların içinde yoksul bir halkla büyüdü. Yalnızca arkadaşları değil annesinin tüm ailesi yoksuldu.

12 yaşındayken ABD Başkanı Roosevelt’e yazdığı mektup

Üç aylık eğitim kaybı sebebiyle iyi bir koleje yazılma şansını yitirecekti ki aklına bir hile geldi: Dönem sonu karnesini “kaybetti” ve yerine hepsi 10 numara bir karne hazırladı. Böylece Santiago’daki zenginler kolejine kayıt yaptırabildi. Ders çalışmayı sevmezdi. Zamanını daha çok spora ayırıyordu ama notları daima yüksekti.

Muzip bir yapısı vardı. Güç ve makamı küçümserdi. 12 yaşında İngilizce öğrenirken aklına ABD Başkanı Roosevelt’e mektup yazmak geldi. Mektupta ABD Başkanından on dolar istedi. Hayatında hiç gerçek bir 10 dolarlık banknot görmediğini söyledi. Mektubun sonuna da eğer demire ihtiyacı varsa Küba’nın en zengin demir madenlerini bildiğini de eklemeyi unutmadı.

Washington mektuba standart bir cevap verdi. Muhtemelen espriyi anlamamışlardı. Devrimden sonra Roosevelt’le yaşanan bu mektuplaşmayı öğrenen basın şöyle yazacaktı: “Eğer Roosevelt on doları gönderseydi belki de Fidel ABD’nin başını bu kadar ağrıtmayacaktı!”


Fidel’in 12 yaşında İngilizce öğrenirken ABD Başkanı Roosevelt’e mektup.

Genç devrimci Fidel

1951 Ağustosunda, Fidel yirmi beş yaşındayken, üyesi olduğu Ortodoks Parti Başkanı Eduardo Chibás intihar etti. Chibás’ın intiharı Küba’nın devrim dışında bir çözümünün olmadığına işaret ediyordu. Tepesine kadar yolsuzluğa batmış Batista, seçimi kaybedince darbe yapmıştı. Fidel’in 1951 Haziranında milletvekili adaylığı ise bu darbeyle boşa çıkmıştı. 1952 Martında Batista’yı Anayasayı ihlalden mahkemeye şikayet etti. Bunun gibi çabalar sonuçsuz kaldıkça Küba gençliğinin, Batista rejimine karşı duyduğu öfke artıyordu. 26 Temmuz 1953’te diğer gençlik liderleriyle beraber Moncada Kışlası Baskını olarak tanınan silahlı isyana liderlik etti. Ayaklanmaya katılan 160 gençten yarısı hayatını kaybetti. Fidel sağ kurtulup tutuklananlar arasındaydı. Her ne kadar başarısızlıkla da sonuçlansa da eylem tarihe Batista’ya karşı devrimci mücadelenin başlangıcı olarak geçti. Ayaklanma girişimi sonucu Küba halkı Fidel Castro’yu tanıdı. “Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır” başlıklı savunmasını bu süreçte yazdı. Batista toplumun baskısını hafifletmek için 22 ay sonra Fidel ve arkadaşlarını serbest bırakmak zorunda kaldı.

Fidel, Raul, Juan Almeida ve diğer Moncada Davası tutukluları serbest kaldıktan sonra Meksika’ya sürgün edildiler. Fidel burada hiç zaman kaybetmeden silahlı savaşı başlatacak gerilla ordusunun hazırlıklarına girişti. O sırada fotoğrafçılık yaparak geçinen Arjantinli Doktor Ernesto Guevara bu Kübalı gruba katıldı. Küba’ya çıkarma yaptıklarında kentlerde silahlı mücadele başlamıştı. Hazırlık sürecinde kazandıkları adam ve mühimmatın büyük kısmını başlangıçta yitirdiler. Her türlü olumsuzluğa rağmen toparlandılar ve ilk muharebelerini 47 gün sonra kazandılar. Onlar güçlendikçe Batista artan kuvvetle üzerlerine gitti. Fidel 1895 bağımsızlık savaşını çok iyi bildiğinden İsyancı Orduyu doğru mevzilendirdi. Sonuca yaklaşırken ordu generalleri onunla pazarlığa başladılar. Fidel generallere isterlerse gidebileceklerini ama Batista’yı kaçıracak bir darbe girişimine kalkışmamaları ve ABD’yi bu işe asla bulaştırmamaları yönünde uyardı. Ancak generaller ABD elçisiyle anlaşıp Batista’ya darbe yaptılar ve diktatör uçağa binip ülkeyi terk etti. Hemen devamında “Che” ve Camilo’ya ait birlikler Havana’ya girdiler. Böylece iki yıldan kısa bir sürede üç bin savaşçıyla, 80 bin askeri olan Batista rejimini yıktılar.

 

Başkomutan Fidel

Diktatörlüğün yıkılışı bir sosyalist devrimin kapısını aralamıştı. İlk olarak Toprak Reformunu hayata geçirdiler. Adım adım gelen kamulaştırmalar ve bağımsız politikalara ABD’nin tepkisi gecikmedi. 4 Mart 1960’ta Havana limanına yanaşan silah yüklü geminin CIA tarafından sabote edilmesi Küba’da öfke uyandırdı. Fidel sabotajda ölen 100 kişinin cenazesinde ABD’yi suçladı. ABD başkanı Eisenhower Küba’yı istila planını imzaladı. Küba Sovyetlerle yeniden diplomatik ilişki kurdu. 1960 Haziranından Ağustos ayına kadar tüm ABD şirketleri kamulaştırıldı. Bu Küba ekonomisinin %80’nine denk düşen petrol rafineleri, telekomünikasyon sistemleri, şeker fabrikaları ve elektrik işletmeleri demekti. 3 Ocak 1961’de ABD, Küba’yla tüm diplomatik ilişkilerini kesti. İki ay sonra da CIA’nın karşı devrimci ordusu Küba’ya Domuzlar körfezinden bir istila hareketine girişti. Harekat üçüncü gün ezildi ama ABD’nin tehditleri azalmadı. Başkan Kennedy, Küba’ya karşı savaşı daha kapsamlı hale getiren daha geniş bir planı onayladı. ABD Fidel’i hedef alan suikastlar, bombalamalar ve psikolojik bir savaş başlattı. Gerilim 1962 Ekiminde Küba’da konuşlu nükleer füzelerin açığa çıkmasıyla tüm dünyayı ilgilendiren bir boyuta sıçradı. Fidel, ABD istilasını engellemenin tek yolunun Sovyet askeri gücüne dayanmak olduğunu tespit etmişti. Füze önerisi de ondan geldi. Füze Krizi sonucunda ABD adayı işgal etmeyeceğine dair Sovyetlere garanti verdi. Kriz ABD’nin NATO’yu devreye sokmak istemesi sebebiyle Avrupa’yı da nükleer tehdit altına almıştı. Fransa NATO’dan çıktı ve kendi atom bombasını imal etti. ABD, Türkiye’deki nükleer başlıklı Jupiter füzeleri geri çekmek zorunda kaldı.

CIA’nın karşı devrimci ordusu Küba’ya Domuzlar körfezinden bir istila hareketine girişti. Harekat üçüncü gün ezildi.

Küba Devrimi’nin karakteri: Fidelizm

Fidel’in ölümünden hemen sonra, dünyada fakat özellikle Amerika kıtasında “negatif” yönde mesajlar ABD yeni Başkanı Trump’tan ve Troçkistlerden geldi. Birbirinden farksız mesajlar veren bu cephelerden ikincisi en yakın tehditti. İlki zaten başarısız olan emperyalist kuşatmayı temsil ediyordu fakat ikincisi emperyalizmin “sol” görünümlü bir aracı olarak Fidel’e saldırırken aslında Devrimin birliğini hedefliyordu.

Troçkistler klasik “Bonapartizm” tezlerini Küba liderine karşı yinelemektedirler. Buna göre Fidelizm sermayeye karşı bürokratik bir diktatörlüğü inşa etmiştir. Küba Devrimi farklı bir tarihsel perspektif sunmamış, Sovyet uydusu haline gelmiştir. Zira Küba, Devrimi yönetecek bilinçli bir işçi sınıfından yoksundur.

Öncelikle Troçkist retorik, proletarya devrimi ile sosyalist devrimi birbirine karıştırmaktadır. Hiçbir zaman Küba’da proleterya devriminin gerçekleştiğine dair bir iddiada bulunulmamıştır. Küba Devrimi sosyalist karakterdedir ve bu özelliği 1953’te ki Moncada Kışlası Baskınından beri açıktır. Ancak yine de Küba Devrimi fazlasıyla proleter nitelik taşımaktadır. Fidel’den uzun süre önce de Küba’da işçi sınıfı mücadelesi güçlüdür. 1933’de Gerardo Machado diktatörlüğü 200 bin işçinin katılımıyla gerçekleşen bir genel grev neticesinde yıkılmıştır. Devrime giden süreçte de Fidel’in “26 Temmuz Hareketi” iki büyük genel grev örgütlemeyi başarmıştı. Ayrıca Sierra Maestra dağlarında oluşan gerilla ordusunun tümü kır proleteryası unsurlarından oluşmaktaydı.

Fidel’in, Moncada Baskınından da önce 1952’deki yazılarında Marksist-Leninist olduğu apaçık bellidir. Ancak mücadele boyunca Stalinist bir taktik izlememiştir. İzlediği yol Latin Amerika koşullarına uygun bir Halk Cephesi politikasıdır. Şili’de Allende’den Nikaragua’da Sandinist harekete kadar tüm kıtada devrim bu geniş cephe siyasetiyle başarıya ulaşmıştır. Fidel’in Devrimci Silahlı Kuvvetleri, başkent Havana’ya girdiğinde diktatör Batista kaçmıştı ama Küba burjuvazisinin siyasal temsilcileri oradaydı. Zaferden bir buçuk ay sonra aristokrasinin temsilcisi Başbakan Miró Cardo istifa etmek zorunda kaldı. Fidel ve arkadaşları devrimi ileriye götürmekte kararlıydılar. Burjuva unsurların önündeki yol devrimcileşmek ya da kaçmaktı.

Troçkist bakış, devrimin öznesi olan insanı görmezden gelerek bilinci “proleterya örgütlenmesi” idealinde aramaktadır. Oysa Leninist bakış, bilinci kitlelerin eyleminde arar. Küba’da tarım işçiliği İspanyol sömürgesi döneminden beri gelmektedir ve yarı köle niteliğini ABD işgali döneminde de sürdürmüştür. Küba halkı proleterleşmiş bir halktır ve devrimin tüm aşamalarında yüksek bir sınıf bilincine sahip olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenledir ki emperyalistlerin ellerindeki işletmelere ve büyük topraklara hemen el koyulabilmiştir. Devrimci Silahlı Kuvvetler ve Halk Milisleri, Domuzlar Körfezi’nde ABD destekli istila gücünü 65 saatte etkisiz hale getirmiş; yarım asır boyunca süren ABD sabotajlarına, ambargosuna ve hatta nükleer tehdidine direnebilmiştir. Dünyanın örnek aldığı sivil savunma gücü sayesinde dev kasırgaları kayıpsız atlatan da bu bilinçtir.

Hareketin başından itibaren bir “Komünist Partisi” örgütlenmesiyle yola çıkmamasının bir nedeni de Sovyetler Birliği’nin politikalarıydı. İlk olarak, 1939 Ağustosunda Nazi Almanya’sıyla imzalanan ve Polonya’nın paylaşılmasını içeren, Molotov-Ribbentrop Anlaşması Latin Amerika solunda tereddüt uyandırmıştı. Stalin’in beklediği gibi bu anlaşma Nazi saldırısını ertelememiş aksine çabuklaştırmıştı. Sonrasında gelen antifaşist cephe politikası ise devrim hedefini ikinci plana atarak mevcut yönetimlerin Nazilerle ittifak yapmasını engelleme ve böylece Sovyetlere destek olmayı gerektiriyordu. Bu amaçla Küba’da dönemin Komünist Partisi, savaş sırasında Batista hükümetinde iki bakanlık almıştı. Sonrasında durum farklılaşsa da politikada iz bırakmıştı. Üstelik “McCarthy”ci propaganda halkın büyük çoğunluğunda Komünistlere karşı önyargı oluşturmuştu. Fidel’in İsyancı Ordusu ise bu önyargılardan uzakta “halkın çocukları”ydı.


Fidelizm, Küba Devrimini 1 Ocak 1959’da gerçekleşmiş bir olay gibi değerlendirmez: 1868’de burjuvazinin önderliğinde başlayıp, 1892’de José Martí’nin Devrimci Küba Partisi’yle sağlamlaşan bağımsızlık mücadelesine dayandırır.

Fidel’in enternasyonalist sosyalizmi

“Sol” görünümlü devrim karşıtlarının bazı “ılımlı” yorumlarına göre, Fidel yönetimi ulusal bağımsızlıkçıdır ama ne işçi sınıfı yönetiminin ne de dünya proleterya devriminin tarihsel ufkuna sahiptir. Buna verilecek cevap öncelikle Küba’da egemen bir sermaye gücünün bulunup bulunmadığında yatmaktadır. Yarım asırdan uzun süredir burjuvazi ve onu temsil eden sermaye Küba’da yoktur. Üretim araçları ve mülkiyet topluma aittir. Yönetimin her aşamasında emekçiler vardır. Emekçiler sosyalizmin yeterliliği üzerine tartışır ve onu geliştirmenin yollarını arar. Son olarak da Küba’nın devrimci yönetimi kadar uluslararası bir devrimi zorlayan bir iktidara rastlanmamıştır. 1959’dan 1986’ya kadar Latin Amerika’nın her yerinden yüzlerce grup Küba’da teorik ve askeri eğitim almıştır. Uzun süren Latin Amerika diktatörlüklerine karşı demokrasi mücadelesinde tek destek Küba’dan gelmiştir.

Küba ilk olarak 1963’te Cezayir bağımsızlık savaşına birlik göndermişti. 1964-65’te Kongo’da, 1973 Arap-İsrail savaşında Suriye’de savaştılar. Küba, hem El Fetih'e, hem de FKÖ içindeki ikinci ve üçüncü en büyük örgütler olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi'ne (FDKC) siyasi destek, eğitim desteği ve askeri destek sundu.

Sadece Angola’da 1974-1989 arasında üç yüzbine yakın Küba askeri görev yapmıştır. Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri, Güney Afrika’nın Angola’yı işgal girişimlerini tank savaşıyla yenilgiye uğratarak bu ırkçı rejimin çöküşünü kolaylaştırmıştır. Aynı yıllarda ABD tarafından desteklenen Somali’ye karşı Etiyopya’yı savundular. 1979’da Nikaragua’da Küba askeri gücü ve istihbaratı olmasıydı devrim gerçekleşmezdi. On binlerce Kübalı doktor, öğretmen ve mühendis milyonlarca insanın yardımına koşmuştur. 20 bin Çernobilzede çocuk bu ülkede tedavi edilmiştir. Afrika’daki ebola salgınına karşı ilk yardım ekipleri yine Kübalı doktorlardır. Bu proleterya enternasyonalizminin en özel biçimidir. Üstelik Sovyet bürokrasisinin engellerine rağmen Küba enternasyonalist sosyalizmi on yıllar boyunca ısrarlı biçimde sürdürüldü.

Küba’da Marksist-Leninist olmanın kıstası; devrimde ısrar, halka ve bağımsızlık mücadelesinin öncülerine duyulan sadakattir. Fidelizm, Küba Devrimini 1 Ocak 1959’da gerçekleşmiş bir olay gibi değerlendirmez: 1868’de burjuvazinin önderliğinde başlayıp, 1892’de José Martí’nin Devrimci Küba Partisi’yle sağlamlaşan bağımsızlık mücadelesine dayandırır. Bu yüzden antiemperyalist karakteri çok güçlüdür. Enternasyonalizmin, emekçi halkların bağımsızlık mücadeleleriyle dayanışmasından başlaması gerektiğini bilir.

Küba Devrimi’nin sıra dışılığı, Fidel Castro’nun çok derin biçimde devrimci, sosyalist, komünist ve enternasyonalist yönetimine dayanmaktadır.

Fidel’in liderliği

Küba devrimi öncesi gerçekleşmiş sosyalist karakterdeki devrimlerde belirleyici olan parti örgütlenmesiydi. Buna göre işçi sınıfının parti programı ve ideolojik çizgisinin netliği önemliydi. Kitlelerin parti programı altında örgütlenerek harekete geçirilmesi hedeflenmekteydi.

Küba Devrimi; klasik parti-devrim teorisinden farklı olarak, kitleler tarafından tanınan bir liderin ve yüksek vasıflara sahip bir grup öncünün devrimci savaşını temel almaktaydı. İnsanın davranışsal bir özelliği olarak, toplumsal bir hedefe güvenilir bir lider yoluyla daha hızlı ulaşacağı tecrübesine dayanıyordu.

Fidel’in olağanüstü liderliği, hareketin öncü kadrolarının sıra dışı özellikleri ve hızlı eylemcilikleri Küba koşullarına mükemmel biçimde denk düşmüştü. Aynı zamanda hareket anlaşılır bir hedefe ve asgari bir ulusal programa sahipti: Batista diktatörlüğünü yıkmak ve halkçı bir yönetim inşa etmek. Bunu gerçekleştirmek için silahlı mücadele tek yoldu çünkü rejim seçimler dahil her türlü siyaset aracını yasaklamıştı. Ülke mutlak bir sefalet içindeydi. Bebeklerin çoğu doğum sırasında ya da sonra besin yetersizliğinden ölüyordu. Ülke nüfusunun büyük kısmını oluşturan Afrika kökenlilere yönelik ırkçılık vardı. Ülkenin kısıtlı kaynakları ABD’nin elindeydi. Fidel’in programı önceden oluşturulmuş teorik varsayımlara değil işte bu gerçeklere dayanıyordu. Sosyalizm de ülke gerçekliğinin dayattığı tek devrimci çözümdü.

Bütün hayatı boyunca sömürü sistemiyle mücadele etti. Emperyalizmin baskısı altında bir sosyalizm projesinin ve antikapitalist bir düzenin, ABD’nin 90 mil açığında gerçekleştirilebileceğini kanıtladı.

Onun özgünlüğü yalnızca yarım asırdan fazla liderliği sürdürmesi değildi. Dünyada jeostratejik kırılmaların yaşandığı bu uzun süreçte Fidel, dünyanın her yanındaki destekçileriyle gerçekçi ve tutkulu bir bağı kesintisiz biçimde sürdürmeyi başardı. Üstelik bunu hiç durmaksızın onu karalayan uluslararası basına rağmen gerçekleştirdi.

Fidel’in şaşırtıcı liderliği, birçok sonucuyla, Marksist teorinin “bireyin tarihteki rolü” üzerine söylediklerini doğrulamıştır. Toplumların ilerlediği tarihsel yön, onun kurucularının istisnai idaresinin sonucu değildir. Bu evrim öncelikle her dönemin kendi koşulları tarafından belirlenir. Ancak sonucu tanımlayan belirleyici olaylarda, bazı bireyler yeri doldurulamaz bir rol oynamaktadır. Fidel’in tarihteki özel yeri bu ilkeyi kanıtlamıştır.

Devrimin bir istisnası: General Ochoa olayı

Moncada Baskınından geriye kalanlar Fidel’in İsyancı Ordusu’na katıldı ve buradan hayatta kalanlar da Küba Devriminin en üst yönetimini oluşturdu. Küba Devrimi asla tasfiyeci bir yönetim anlayışına sahip olmadı. Mücadeleye katılanlar uzun yıllar sadakatle devrime hizmet ettiler. Büyük hatalar yaptıklarında da bedelini ödemekten kaçınmadılar. Bunun en trajik örneklerinden birini, 1989 Temmuzunda, Küba Devrimi Kahramanı madalyalı General Arnaldo Ochoa, idam mangasına kendi infaz emrini vererek gerçekleştirmiştir. Ochoa uyuşturucu kaçakçılığı ile suçlanmış; ambargoyu aşmak amacıyla devlete illegal gelir sağlamayı hedefleyen bir dizi hatanın sorumluluğunu üstlenmişti. Yargılama bir ay televizyondan canlı olarak yayınlanmıştı. Mahkemenin idam kararı 31 kişilik Devlet Konseyince onaylanmıştı. Vatana ihanetten ceza almış olmasına karşın General Ochoa’nın hatırasına ve kahramanlığına asla saygısızlık yapılmadı.

Perestroyka’ya karşı “Castroyka”: Sovyetlersiz yola devam

Ochoa olayı, Gorbaçov’un Perestroyka dayatmasına ve Sovyet sisteminin çöktüğü bir döneme denk gelmişti. 1989 Nisan ayında Gorbaçov Küba’ya gelmiş ve ziyaret ettiği diğer Sovyet Bloğu ülkelerinde yaptığı gibi rejimi çözülmeye sürükleyecek politikaları dayatmıştı. Oysa Fidel, Aralık ayında Perestroykayı kapitalist bir ilerleme modeli olarak tanımlamış ve kötü sonuçları konusunda uyarmıştı. Fidel, Sovyet liderinin yüzüne yaptığı konuşmada biz sizin hatalarınızı yapmadık, bu yüzden bir demokrasi sorunumuz yok dedi. Gorbaçov, Fidel’in bileğini bükemeyeceğini biliyordu. O yüzden Sovyet politikasını ekonomik bir paketten ibaretmiş gibi gösterdi. Fakat Küba liderliği geleceği öngörebiliyordu. Net bir politik duruş sergilediler. General Ochoa olayı her ne kadar politik bir çatışmayla ilgisi olmasa da Sovyet çevrelerinde Fidel'in Gorbaçov'a cevabı gibi değerlendirildi. 1989 Kasımında Fidel açık konuştu: “Yarın Sovyetler Birliği yıkılabilir ama herkes bilsin ki biz yolumuza devam edeceğiz!”

Sovyet Bloğunun çözülüşü Küba’yı büyük bir ekonomik felaketle karşı karşıya bıraktı. Devlet hazinesi hem yetersizdi hem de ABD ambargosu sebebiyle dışarıdan adaya ihtiyaçların girmesi mümkün değildi. Öncelikle gıda üretimini garantiye almak için sert tedbirler almak zorunda kalındı. Sanayi, fabrika ve devlet işletmeleri merkezi olmaktan çıkarıldı. Petrol ve enerji tüketiminde tarihi kesintilere gidilirken turizm ve biyoteknoloji alanlarında ilerleme hızlandırıldı. Küba ambargo sebebiyle dışardan gübre alımı yapamadığı için bu dönemde organik tarıma geçti. Dünyanın en iyi kent tarımcılığıyla sebze ihtiyacını karşıladı. Yabancı yatırımı politikası genişledi. Turizmle beraber yabancılar için dolar ve Kübalılar için yerli para uygulamasına geçildi. Tüm bunlar devrimi ayakta tutmak için gerekli geliri elde etmek amacıyla, en düşük sosyal bedeli ödeyerek gerçekleştirildi.

En büyük meydan okuması ne Batista’yı devirmesi ne de “Füze Krizi”nde ABD’nin nükleer tehdidine kafa tutmasıydı: Sovyetlerin çöküşüyle beraber tüm yaşam kaynakları kesilen ve ABD kuşatmasında açlığa mahkum edilen Küba’yı ayakta tutmayı başarmasıydı. Fidel neredeyse otuz yıl süren, bu acı fedakarlıklara dayanan dönemde, halkının adeta çelik gibi kaynaşmış kolektif direnişini zafere taşımayı başardı. Bu zafer neticesinde Latin Amerika solu, neo liberal dönemin yıkıntılarından iktidara yürüyebilecek bir referansa sahip oldular.


Fidel, Sovyet liderinin yüzüne yaptığı konuşmada "Biz sizin hatalarınızı yapmadık, bu yüzden bir demokrasi sorunumuz yok" dedi. Gorbaçov, Fidel’in bileğini bükemeyeceğini biliyordu.

Arkadaş Fidel

Arkadaş derdi sevdiklerine: “Amigo”. Daima ayrıntılara önem veren bir karakteri vardı. Herkesle özen ve dikkatle ilgilenirdi. Marquez’in dediği gibi “(O’nun) düşüncelerinin özü, kitlelerle uğraşmanın her şeyden önce bireylerle ilgilenmek anlamına geldiği konusundaki netliğinde yatmaktadır”. Arkadaşlıktı bireylerle ilgilenmenin temeli. Latin Amerika’da devrimciliğin en güzel geleneklerini bu insanlar yarattılar. Hep arkadaşlıkla yaptılar. Mesela Latin Amerikalı devrimciler arkadaşlarını öldürmezler ya da ölüme terk etmezler. Ölüm oruçları da yoktur, ölüme göndermek de. Son ana kadar yaşamak ve yaşatmakta ısrar vardır. Chávez’in ölümcül hastalığı sırasında sloganı “Yaşayacağız ve Kazanacağız”dı. Bu topraklar Fidel’in öncüsü olduğu bu gelenek sayesinde önemli önderler çıkarmıştır. Che’yi daima el üstünde tuttuğu için “Che” olabilmiştir. Küba sokaklarında Fidel’in şu sözü yazar “Che gibi olalım”. Okullarda her sabah “Komutan, Arkadaş Che” şiiri okunur. O, arkadaşını yücelten bir liderdir.

Meksika’da tutuklandıkları sıra çekilen şu ünlü fotoğraf gibidir her şey: Herkesi serbest bırakmışlar sadece “Che” içerde kalmıştır. Fidel ne yapar eder onun serbest bıraktırır. Fotoğrafta “Che” daha yataktan yeni kalkmış üstü bile çıplak ve şaşkındır. Fidel ise takım elbise ile onu ayakta beklemektedir. Çünkü avukatıdır. Onu almadan Küba’ya gitmeyecektir. “Che” Afrika’dayken de Kongo ormanlarından kurtarılması için ısrarlı emirler göndermiştir.

Tarih birçok ayrıntıyı henüz yazmadı. Çünkü arkadaşlık sadakat ister. Yalnızca birbirlerine değil aynı zamanda sırlara da sadık olmalıdır arkadaşlar. Chávez ile Fidel’in ilişkisinde birçok sır vardır. Venezuelalı bir asker nasıl olmuştur da Küba lideriyle bu kadar yakındır. Hapisten çıktığında baba ocağına gider gibi Fidel’le kucaklaşmaya gitmiştir. Sonra bütün o yıllar boyunca bir ayağı hep Küba’dadır. Neredeyse Fidel’in kucağında son nefesini vermiştir. Bu dostluklar onlarca yıla dayana emek ve mücadele sonucunda kurulmuştur. Onlar devrimciliğin kısa süren eylemlere dayalı bir rüya değil kuşaklar boyu süren bir mücadele arkadaşlığı olduğunu kanıtlamışlardır.


Chávez ile Fidel’in ilişkisinde birçok sır vardır. Venezuelalı bir asker nasıl olmuştur da Küba lideriyle bu kadar yakındır? Chávez hapisten çıktığında baba ocağına gider gibi Fidel’le kucaklaşmaya gitmiştir.

Fidel sağlığında Küba’da hiçbir yere heykelinin dikilmesine, isminin kullanılmasına izin vermedi. Bu onun dogmatizme karşı bir tavrıydı. Lider kültüne dayalı bir toplumun kendini üretemeyeceği biliyordu. İçinden sürekli liderler çıkaran dinamik, üretken bir halkın devrimi ileriye götüreceğini söylüyordu. Bu nedenle “Che”yi örnek bir devrimci olarak Kübalıların görebilecekleri her yerde en öne yerleştirdi. Çünkü “Che” onlardan biriydi. Oysa Fidel yarım asırdır iktidarda olan devrim lideriydi. Sırf bu nedenle bile cenazesinin sergilenmesine izin vermedi. Hemen yakılmayı emretti. Ülkede hiçbir yere adının verilemeyeceği veya heykeli konulamayacağının yasayla garanti altına alınmasını istedi. Külleri Sierra Maestra dağlarından getirilen bir taşın içine yerleştirildi. Mezarı sıradan bir savaşçı gibi diğer devrim kahramanlarıyla aynı yerde seçildi.

Özgür Uyanık
Arjantin

(*) ozguruyanik.ps@gmail.com

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın ocak 2017 sayısında yayımlanmıştır...