Dayanışma ve çatışma ikilemi: Bize göre onlar…

Doç. Dr. Tülin Otbiçer ACAR

İnsanlarla kurduğumuz ilişkiler, kimi zaman bir zorunluluğa kimi zaman da bir tercihe bağlıdır. Bir arada pek çok insanla birlikte yaşıyoruzdur ve birlikte yaşamak da zorundayızdır. Birbirimizden farklı fiziksel özelliklerimiz, birbirimizden farklı zihinsel kapasitelerimiz, birbirimizden farklı becerilerimiz, birbirimizden farklı kişiliklerimiz, birbirimizden farklı duygusal tepkilerimiz olsa da insan, özü gereği bir başka insana mecburdur. Çünkü insan, Aristoteles’ten bu yana siyasal bir hayvandır.  Bir başka deyişle, insan denen varlık, toplumsaldır. Toplumsallık, insanların belirli becerilerde uzmanlaşmasını ve iş bölümüne dayalı bir düzeni -birlikte yaşayabilmek adına- ortaya koymuştur. Bu toplumsal düzenin sürdürülebilirliği de, çoğu kez, insanlar arasındaki “dayanışmaya” bağımlı kılınmıştır. Peki, sahiden öyle midir? Toplumsal devamlılık için çatışma mı yoksa dayanışma mı gereklidir? Neden insanlar birbirleriyle dayanışma ya da neden insanlar birbirleriyle çatışma halindedirler?

Şimdi, mikro düzeyde bir grup düşünelim. Bu bir dernek olabilir, bu bir satranç kulübü olabilir, bu bir sınıf olabilir. Grubu grup yapan nedir? Değerler, amaçlar, çıkarlar, inançlar, roller… Evet, bunların hepsi de grubun bir arada olmasını, grubun dağılmamasını sağlayan unsurlardır. Ortak değerler, ortak amaçlar, ortak çıkarlar, bir grubu biz duygusuyla birleştiren birer yapıştırıcıdırlar adeta. Mikro düzeyde, grup için söylenenleri, makro düzeyde “toplum” için de söyleyebiliriz miyiz? Evet. Toplumları bir arada tutan, toplumları diğer toplumlardan farklı kılan daha doğrusu bir toplumu var eden daha çok, o toplumda yaşayan insanların ortak değerleri, ortak amaçları ve ortak çıkarları olmuştur.  

Sosyal bir sistemde –ki işlevselci yaklaşıma göre toplum, bir tür sosyal sistemdir-  uyum, denge ve uzlaşma unsurları bireyler tarafından içselleştirilmiş ortak değerlerle, tutum ve davranışlarla (Talcott Parsons’un deyimiyle kalıp değişkenlerle) devam ettirilmektedir. Bu noktada T. Parsons’un bakış açısıyla bir toplumun devamlılığı veya istikrarı, toplumu oluşturan bireylerin norm ve değerleri içselleştirme gücü ile doğrudan ilişkili olmaktadır.

Aç parantez. İçselleştirilecek olan norm ve değerler, toplumsallaştırılma sürecinin dolayısıyla eğitim kurumlarının bir tür işlevi olarak karşımıza çıka gelmektedir. Çünkü eğitimin geniş anlamdaki işlevi,  toplumu bir arada tutan değerlerin bireyler tarafından içselleştirilmesine, bireylerin kültürlenmesine katkı sağlamaktır. Eğitim, A. Touraine’nin deyimiyle “programlanmış toplumun” bir tür yakıtıdır. Toplum içindeki bireylerin eğitim yoluyla kültürleme sürecine maruz kalmalarının nedeni tam da budur: toplumun düzeni, toplumun uyumu ve toplumun sürekliliği içindir. Kapa parantez.

Ne zaman ki içselleştirilecek değerler, değişime uğrar, işte o zaman, toplumsal değişme veya toplumsal hareketlilik başlar. Ne var ki, kaçınılmaz olan bu değişme, bir yönüyle çatışmanın da zemini hazırlamıştır. Değişmenin değişmeyen nedeni, kimi zaman toplumdaki fikirlerin, ideolojilerin, değerlerin, inançların, tutum ve davranışların toplumsal düzenin sağlanmasındaki yetersizlikler olmuştur.  Nasıl yani? Başlangıçta düzen bozucu olarak atfedilen sapkın fikirler, değerler, çıkarlar veya amaçlar, toplum veya grup içinde istenmez, lanetlenir, yaftalanır, yerilir ama kaçınılmaz olarak gözlenir, değil mi? Sosyolog R. K. Merton, toplumdaki kimi düşüncelerin, çıkar ve amaçların, tutum ve davranışların her zaman olumlu bir işleve sahip olmadığını ifade ederek düşüneni “bozuk işlev” kavramıyla tanıştırır ve açıklar: Kimi bozuk işlevler, bozuktur ama toplumun diğer yapıları için işlevsel olduğundan mevcudiyetini sürdürürler. Toplumsal yapılarda, bozuk işlevler mevcudiyetini sürdürürken eş zamanlı bireysel hareketlenmeler başlar. Kimi zaman, birey eylemlerinin toplumun norm ve değerlerinden ayrıştığı gözlemlenir. Bir zamanlar grubun ya da toplumun ortak norm ve değerleriyle bütünleşen kimi bireylerin eylemlerinde sapmalar, uyumsuzluklar ve ayrışmalar ortaya çıkar. R. K. Merton’un deyimiyle bunun adı “anomi” dir. Benzeyenler arasından benzemezler çıkar. Biz’in içinden ‘onlar’ çıkar. Biz’in içinden olup sonradan sapanlara “onlar” denilir. Sapan anomik bireyler, esasında “onlar” olarak toplumun tutum ve davranış örüntülerindeki sınırları belirlerler. Bir başka deyişle, biz’in içinden ayrışan “onlar”, toplumun norm ve değerlerinin korunmasına, ortak amaçların etrafında birleşilmesine, çıkarların korunmasına -istemeden de olsa- yardımcı olurlar. Yani “içimizdeki hainler” klişesi boş bir söylem değildir. Beklenen, kabul edilen, içselleştirilen tutum ve davranışlar etrafında bütünleşen toplumdan çıkan anomik bireyler, politik zeminde istenmeyen değil aslında istenen bir durumdur. Bu noktada toplumsal değişme, bize göre onların katkısı ile gerçekleşir. Toplumsal bütünleşme, uyum ve denge bize göre onların katkısıyla vuku bulur. Bu açıdan bize göre onların negatif, parçalayıcı bir etkisi bulunmaz; bize göre onlar, çatışmanın unsuru olmazlar. Bize göre onlar, grubu ya da toplumu oluşturan bireylerin aidiyet ve bağlılık duygusunu güçlendir. Biz’in içindeki dayanışma, biz’in içinden ayrışan onlarla olan sözde(!) çatışmalarla işlevsel bir öneme sahiplik eder.  O nedenle iktidarlar, muhalifsiz tutunamazlar. Ezenler ezilensiz veya efendiler kölelersiz var olamazlar. Gerekirse kendi içlerinden ‘karşıtlarını’ çıkarırlar. Biz’in içinden ‘onlar’ çıkarılır. Lewis A. Coser’in tanımlamasıyla gerçekçi olmayan çatışmalarla, biz’in içindeki dayanışma ve birlik sağlanır. Her çatışma yıkıcı mıdır? Her çatışmanın olumsuz bir işleve sahip olduğu söylenebilir mi? Tabi ki hayır! Görülen o ki, toplumsal bir düzende, biz ve onlar; dayanışma ve çatışma; çözülme ve bütünleşme ikilemi doğal ve kaçınılmaz olandır. Bize göre onlara mecburuz. W. G. Sumner’ın deyimiyle ‘iç grup’ ve Charles H. Cooley’in deyimiyle ‘birincil gruplar’ aramıza hoş geldiniz. Bize ait olana bağlılık duygusu, bir taraftan etnosentrizmi pışpışlarken diğer taraftan biz olan grubun ya da toplumun ‘onlara karşı’ düşmanlığını besler. Grubun veya toplumun biz duygusu o kadar baskındır ki onlarsız yaşanamaz. Sonuç olarak ister biz’le uzlaş; ister onlarla çatış. Ne zaman ki biz’in içinden bir “siz” çıkar; işte o zaman ışığını gözlerimize âdeta sokarak bizi kör etmeye çalışmayan ‘aydınlar’ çıkar. İşte benim meselem bu; bize göre onlar değil.

Toplum Bilimleri
Etiketler
ötekileştirme
marjinalizasyon
toplum