Kelimenin gölgesinden korkmak: Sansür ve jurnal

Tarih

Türkiye’de “sansür” denince akla ilk gelen, II. Abdülhamit ve onun saltanat yıllarıdır. Bu döneme aynı zamanda “İstibdat Dönemi” denmesinde sansür 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamit’in 1878’de başlayan ve gittikçe koyulaşan istibdat rejiminin temel kurumlarından biri hafiyelik/jurnalcilik ise, diğeri de sansür olmuştur. II. Abdülhamit’in, kamuoyunu harekete geçirebilme potansiyeli taşıyan tüm unsurları kontrol altında tutma arzusu, sansürü, iktidarın en etkin yönetim aygıtlarından biri hâline getirmiştir. Sansür, sıkı bir ilişki içinde bulunduğu hafiyelik/jurnalcilik gibi, 1860’lardan beri gelişmekte olan kamuoyunu denetleme araçlarının başında gelmiştir.uygulamalarının önemli bir payı olduğuna şüphe yoktur.(1)

II. Abdülhamit’in kendinden evvelki iktidarlardan, özellikle Abdülaziz devrinden miras alıp kurumsallaştırdığı, yaygınlaştırdığı ve şiddetlendirdiği sansür, rejimin çeşitli baskıcı uygulamalarından sadece birisidir. Basın sansürü ise, değişik sansür uygulamalarından yalnızca biridir. İstibdat rejimi, basına olduğu gibi, kitaplara, tiyatro oyunlarına, ilanlara, tramvay biletlerine, şişe etiketlerine kadar, akla gelebilecek her şeye sansür uygulamıştır.

Jurnalcilik ise, II. Abdülhamit devrinde geniş çaplı bir kazanç kapısı, tam anlamıyla bir sektör hâline gelmiştir. Kimsenin kimseye, babanın oğluna, kardeşin kardeşe güvenmediği bir ortam, toplumsal bir nevroz hâli yaratmıştır.

Sansür ve jurnalcilik ancak, II. Abdülhamit’in yaklaşık 30 yıl süren mutlakıyetçi rejimini yıkan 1908 Jön Türk Devrimi ile ortadan kalkacak, basın-yayın faaliyetleri açısından gayet özgür bir ortamı devrim yaratacaktır.

İstibdat döneminde matbuat hayatı içinde bulunmuş, gazetecilik, yazarlık veya yayıncılık yapmış, dolayısıyla sansür ve jurnal mekanizmalarına şu veya bu oranda muhatap olmuş belli başlı isimler, o yıllarda veya sonraki yıllarda kaleme aldıkları hatıralarında, yazılarında veya kendileriyle yapılan söyleşilerde bu konulara önemli bir yer ayırmışlardır. İlgili anlatımlar, sözü edilen sürecin ilk ağızdan tanıklıkları olmak bakımından önemlidirler. Bu minvalde Mizancı Mehmet Murat, Mehmet Ata, Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, Mahmut Sadık, Ahmet Rasim, Halit Ziya Uşaklıgil, Ali Ekrem Bolayır, Ahmet İhsan Tokgöz, Jacques Loria, Ali Kemal, Macit Çetin, Ali Kemal, Asaf Konselitçi, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Rauf, Sadri Sema (Mehmet Sadrettin Aydoğdu), Ahmet Emin Yalman gibi isimler anılabilir.(2)

Bu yazıda, yukarıda sayılan isimlerin bazılarının sansür ve hafiye/jurnal konularına ilişkin anlatımlarından bir tür seçki yapılacaktır.

Kâbus

“Bizim için bir kâbustu.” Edebiyatçı Mehmet Rauf (1875-1931), İstibdat sansürünü anlatmaya bu sözlerle başlar.(3) Ahmet İhsan Tokgöz’e (1868-1942) göre bu, sürülmek veya hapishanelerde çürümek tehlikelerini barındıran, “belâlı, kâbuslu, casuslu” bir devirdir.(4)

Hüseyin Cahit Yalçın (1875-1957), “Türk matbuatının Abdülhamit zamanına ait tarihi yazılırken sansür faslı”nın önemli bir yer tutması gerektiğini söyler. Yalçın’a göre “bugünkü” gençliğin ve Abdülhamit zamanına yetişip de gazetecilik yaşamına girmemiş kimselerin bu sansürün şiddeti, dehşeti ve aynı zamanda budalalığı ile işkilliği üzerine doğru bir düşünce edinebilmeleri olanaksızdır. Belgeler üzerinde görmedikçe insan buna inanamaz.(5)

Türk gazeteciliğinin piri Ahmet Rasim (1865-1932), İstibdat döneminde matbuatın başındaki zorlayıcı belalar olarak hafiyelik ile sansürü sayar.(6) “Fikir hayatını mahvetmek için, istibdâdın icat etmediği hiçbir kötülük kalmamıştır denilse yeridir.”(7) Eski gazete muhabirlerinden Macit Çetin’e göre bu dönemde sansür “bir felaket”, “tâun” [veba] gibi bir şeydir ve matbuata musallat olan belalar arasında hafiyelik de vardır.(8)

Ahmet İhsan Tokgöz, matbu eserleri denetlemek ve sansürlemek için kurulan Encümen-i Teftiş ve Muayene hakkında ilginç bilgiler verir. Ona göre encümen, Babil Kulesi’ne benzer bir adam koleksiyonudur. “Ulema” diye bütün başı sarıklılar buraya doldurulmuştur. Mekkeli, Medineli, Şamlı, Hintliler, Arnavutlar, camilerden mezunlar ve fukaha (ilmiye sınıfından olanlar) burada sıralanmıştır. Bu adamlar bilimsel eserleri, okul kitaplarını denetlemekte, örümcekli ruhlarına uymayan şeyleri çizip çıkarmaktadırlar. Üstelik üyeler arasına hafiyeler de katılmıştır.(9)

Tahribat

İstibdat sansürü, Yalçın’ın deyişiyle, yalnız siyasi şeylere değil, en ufak, en sıradan ayrıntılara varıncaya kadar her şeye karışmıştır. Her yazıda mutlaka aykırı bir nokta bulmuş, ilgili metni ya büsbütün çizmiş ya da başka bir şekle sokmuştur.(10)

Sansür, incelediği gazete provalarında istediği yerleri çıkarır hatta kelimeleri, cümleleri değiştirir. Bu değişiklikler yüzünden bazen yazının anlamı bütünüyle değişir, bozulur, anlaşılmaz bir hâle gelir.(11)

Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, buna dair ilginç bir olayı anlatır: Genç bir şair kendi manzumelerini toplamış ve bastırmak istediği için encümene vermiştir. 15 gün sonra gelip alması söylenmiş, bu sürenin sonunda gittiğinde eserinin bir nüshası kendisine verilmiş ve bastırabileceği söylenmiştir. Odadan çıktıktan sonra bu nüshayı açıp bakan genç şair, birçok yerlerinin çizilmiş, kelimelerin, mısraların çıkarılmış olduğunu hayretle görür. Orada şaşkın şaşkın düşünürken encümen üyelerinden birinin sorması üzerine eserini göstererek durumu anlatır. Encümen üyesinin karşılığı şu olmuştur:

“Olur olmaz çizerler her kitaptan birtakım yerler

Edibim sanma ki yalnız senin divanı çizmişler.

Geçende encümende yok iken hayret bütün heyet

Arapça bir kitaptır zannıyla Kur’ân’ı çizmişler.”(12)

1900’lere gelindiğinde sansür öyle bir dereceye varmıştır ki değil devletin iç ve dış siyaseti üzerine yazmak, yabancı devletlerin birbirleriyle olan siyasi ilişkilerinden bile bahsedilemez olmuştur. Bu tür bahisler, Osmanlı Devleti’ne uzanması ihtimali düşünülerek sansür tarafından çizilip atılmaktadır. Bu nedenle Sabah gazetesinde çalışan Mehmet Ata ve arkadaşları gazeteyi doldurmak ve okuyucuyu meşgul edebilmek için oburlara/şişmanlara dair fıkralar yazmışlardır.

Sonra öyle bir zamana gelinmiştir ki “gök”ten bahsetmek yasak, “yer”den bahsetmek gayri caiz, hele etrafa şöyle bir göz atmak bir cinayet hâlini almıştır. İsmail Safa’nın bahar mevsimine dair yazmış olduğu bir fıkrada “Bahar gelmeyecek mi? Bahar gelmeyecek mi?” şeklindeki bir mısra, sansür memuru (eski tabirle “sansör”) tarafından çıkarılmıştır.(13)

Halit Ziya Uşaklıgil, Batılı yazarlardan yaptığı hikâye çevirilerinin ne hâle getirildiğini şiirsel bir dille anlatmıştır: Encümeni Teftiş ve Muayene’nin gözleri keskin birer şiştir ki yöneldiği müsveddeleri delik deşik ederek kalbura çevirir. Uzun cümleleri çıkarmakla, satırları altüst etmekle, kelimelerden çizdiklerinin yerlerine hatır ve hayale gelmez şeyler icat edip tıkamakla yetinmemiştir. Hoşuna gitmeyen parçaların, korkusuna dokunan fıkraların yerine kendine mahsus ilaveler yapmış, hatta başlıkları değiştirmiştir. Hikâyelerin birçoklarına da doğrudan doğruya izin vermemiştir. Bu bedbaht tercümeleri tam anlamıyla bozmuştur.(14)

Sakıncalı kelimeler

Sansürün önemli bir boyutu, “gayri resmî kelime yasağı”dır. Aslında bu “yasak” basınla sınırlı değildir. Günlük yaşama işlemiştir. Mesela Yalçın o günkü neslin “vatan ve millet” sözlerini kimseden, hatta evlerinde bile, işitemediğini söyler. Her taraf müthiş bir istibdat karanlığı içindeyken, gençlik “vatan” kelimesini telaffuz etmekten mahrumdur.(15)

Halit Ziya, bu konu üzerinde ayrıntısıyla durur: Saray’ın kuruntusu, bulaşıcı bir hastalığın yayıldıkça büyüyen tohumları gibi, hükümet aygıtının her noktasına ulaşmış ve görev ihmalinden, dikkat eksikliğinden doğabilecek mesuliyet korkusu, her memuru kuruntulu, korkan, her kelimenin gölgesinden ürkerek gırtlağına sarılmak için saldıran birer deli hâline getirmiştir. Böylelikle, yukarıdan kesin emirler gelmesine ihtiyaç kalmadan, yalnız belki padişahın hoşuna gitmez düşüncesiyle, temas edilemeyecek konuların ve kullanılmayacak kelimelerin, özellikle de saraya, idareye, güncel olaylara gönderme olabilecek sözlerin adedi arta arta öyle bir miktara çıkmıştır ki matbuatın sahası artık içinde dönülemeyecek kadar daralmış, kullanılabilecek kelimeler, ilkel bir kavmin dilindeki kadar azalmıştır. Yazı yazanlar, bu sakınılacak konuları ve kelimeleri bilmek zorundadır. Yazarlar, ilkönce “hürriyet, vatan, millet, zulüm, adalet” gibi 50–100 kelime ile başlayan yasak kelimelerin gün geçtikçe yekûnu kabartan yeni reddedilmiş eşlerini öğrenmeli ve bunları daima hatırda tutarak kalemin ucuna geldikçe pis bir böcek gibi fırlatıp atmalıdır. Birisi çıkıp sansürün denetiminden geçmiş ilk dizgi kâğıtlarını gözden geçirse, İstibdat idaresinde “yasak sözlük” diye tuhaf bir eser vücuda getirebilir.

Mesela “birader” denilemez çünkü bir tarafta Sultan Murat, diğer tarafta Reşat Efendi olmak üzere, II. Abdülhamit’in iki erkek kardeşi vardır. “Tepe”, Yıldız Sarayı’nın bir tepede bulunduğuna gönderme sayılacağı için kullanılamaz. “Sakal”, hele “boya” derhâl padişahın boyalı sakalına ima olur. Böyle yüzlerce kelime vardır ki bir tarafından tutulup çekildikçe uzayan bir lastik gibi Yıldız’a kadar uzatılabilir. Hatta öyleleri vardır ki yazarlar, “acaba niçin yasaktır?” diye uzun uzun, üç beş kişi bir araya toplanarak uğraşır, sebebini, hikmetini arar.

Bunun sebep ve hikmeti, korkak bir memurun, lodostan söz edilmesini burnunun büyüklüğüne bir işaret gibi telakki ederek alınan kuruntulu adam gibi, bir hastanın zihninde doğmuş gülünç bir vesvesedir. Coğrafya kitaplarında bile “burun”dan “galiba” bahsolunamaz. Tarih kitaplarından “ihtilal, isyan, suikast” fasıllarını kaldıran Maarif Nezareti, “belki dünya haritasından da burunları kaldırmış yahut bu kelimenin yerine başka bir münasibini” bulmuştur.(16)

“Reşat Efendi tehlikesinin ne mühim bir düğüm” olduğunu ayrıntılı şekilde anlatan Halit Ziya’ya göre, II. Abdülhamit’in kardeşi ve ondan sonra tahta geçecek veliaht olan Reşat Efendi’nin sadece kendisinden ve gölgelerinden değil, isminden bile ürkülür. Abdülhamit, isimlerinden ürkülen iki biraderi arasındadır. Bu dönemde ne “Murat” ne de “Reşat” denebilmektedir. Hatta padişahın kendi isminden de ürkülmektedir. O nedenle Hamitler Hamdi, Muratlar Mir‘at, Reşatlar Neşet ismini almışlardır. O tarihlerde Hamit, Murat, Reşat isimleriyle yeni doğmuş çocuk belki de hiç kaydedilmemiştir.(17)

Hafiye Kadri Bey, Mizancı Murat Bey’e, ismi “Murat” olmasa pek çabuk ilerleyebileceğini söylemiş, ismini değiştirmesini teklif etmiştir. Çünkü bu isim, II. Abdülhamit’in kulağına hoş gelmemektedir.(18)

İstibdat devrinde ağza alınmayan sözler, anılamayan isimler olduğunu Mahmut Sadık Bey (1864-1930) de ifade eder. Bütün “Murat”lar “Mir‘at” olmuştur. Sanki herkese “muradınızı aklınızdan çıkarınız”, “aynada bile göremezsiniz” denilmek istenmiştir. Sonraları “Reşat Efendi” ismi de söylenemez olmuştur çünkü bu, veliahdın adıdır. Kimse “İzzet”, “Tahsin” adlı uşak kullanamaz olmuştur. Ağızdan uşağa karşı öfkeyle “seni yezit İzzet!” diye bir söz kaçar da “büyükler” üstlerine alınır diye korkulmuştur. “İçtima” (toplanmak) tabiri kovulmuştur, yasaktır.(19)

Bazı kelimelerin kullanılmasının caiz olmadığını bütün yazarlar bilmektedir. Mesela “burun”, II. Abdülhamit’in burnu çok büyük ve çirkin olduğu ve bu kelimenin kullanılmasıyla onunla alay edildiği sonucu çıkarıldığı için kullanılmaz. Hüseyin Cahit, Pierre Loti’nin İzlanda Balıkçısı’nı tercüme ederken coğrafi “burun” kelimesi geldikçe, “karaların denizlere doğru ilerlemiş kısımları” diye yazmıştır. “Suda erime” (“çözme/çözülme”) anlamına gelen “halletmek” kelimesi, “tahttan indirmek” anlamındaki “hal etmek” ile ses benzerliği nedeniyle yasaktır. “Tahtakurusu” da gazetelere geçemez çünkü “tahtı kurusun” temennisini ses bakımından çağrıştırır. Bu örnekler, her gün bin türlüsü yinelenen diğer yasaklar yanında ihtimal en az gülünç olanlarıdır.(20) Gazetelerde, dergilerde ve kitaplarda “yıldız” kelimesi yazılamamış, şekilce yıldıza benziyor diye ders kitaplarından artı (+) işareti çizilmiştir.(21) İstanbul’da Uşaklıgil’in de devam ettiği “Yıldız” isimli bir kıraathane, Yıldız Sarayı’nın kuruntulu siyasetine endişe verir düşüncesiyle gayretkeş memurların tavsiyesiyle ismini “Yaldız”a çevirmiştir.(22)

Gazetelerde tarihî olaylara yanaşılamaz. Hele insan, “inkılâp” gibi, “hal” gibi kelimeleri nerede görse korkar. Bu korku her yere sirayet etmiş olduğundan resmî 

evrakta bile “hall” (çözme) kelimesinin yazılmasından, “hal” (tahttan indirme) okunabilir düşüncesiyle sakınılır olmuştur.(23)

Ermeni olaylarının şiddetlendiği zamanlarda “Ermeni” kelimesinin gazetelere sokulmasına izin verilmez.(24) “Mısır” sözü bir ara II. Abdülhamit’in sinirine o kadar dokunmaya başlamıştır ki “hürriyet, vesayet, vatan” sözleri gibi, “Mısır” da yasak edilmiştir.(25)

Kelleyi koltuğa almak

İstibdat döneminde gazetecilik ve yazarlık hem zor hem de tehlikeli bir meslek ve uğraştır. Ahmet Rasim mesleğe ilk girdiği dönemde (1883-1884’te) pek çok kimse kendisine, “Vazgeç! Hükümet nazarında lekelenirsin!” diye nasihat etmiştir.(26) Maarif Nazırı Zühtü Paşa, genç gazeteci Hüseyin Cahit’i 1901 civarında, Hüseyin Cahit Bey ise, gazeteci olmak isteyen Ahmet Emin Yalman’ı 1907’de bu konuda uyarmıştır.(27) “Yazı yazmak için … kelleyi koltuğa almak lâzımdı”r. O nedenle yakın çevresi, Ali Ekrem Bolayır’ı bu konuda engellemeye çalışmıştır.(28)

Ahmet Rasim, İkdam gazetesinin daha dördüncü sayısındaki bir dizgi hatasını anlatırken kendisinin ve arkadaşlarının ruh hâlini özgün üslubuyla tasvir eder:

“… bir de gazeteyi gösterdiler ki fıkralardan birinde (Mösyö Cenab-ı Padişahileri) dizili değil mi! Eyvah! Dehşet! … Kurtuluş imkânı yok!... Gazetenin kapatılmasından başka örfen, idareten, siyaseten tazyike uğramak ve tazyik mânasının o devirde ifade ettiği bütün sonuçlara uğramak. Hepimizin birer tarafa ekilmek ihtimali yüzde yüz! Matbaa döndü döndü başıma geçti. Şaşaladım. Bu kadar emek, bu kadar birikmiş emel ile beraber biz de kaynayacaktık…”(29)

Ahmet İhsan Bey, matbaasını ve gazetesini büyütebilmek için biriktirdiği parasını, “gazetecilik âleminin gösterdiği siyasî tehlikelerden çekinerek”, 1898’de kerestecilik işine yatırmıştır. 1900’lerin başlarında, “gazetelere yazı yazanların akıllarına ve cesaretlerine şaşarım” denmekte, “gazeteciliğe tövbe etme” yönünde nasihatlerde bulunulmaktadır.(30)

Yalçın’ın deyişiyle, Abdülhamit devrinde gazetecilik epeyce zor ve tehlikeli bir sanattır. Gazetelerin Saray ile ilişkileri, imtiyaz sahipleri tarafından yürütülür. İp üzerinde cambazlık belki bu kadar hüner gerektirmez. İmtiyaz sahipleri bütün maharetlerine, diplomatlıklarına ve sadakatlerini her fırsatta teyit etmelerine rağmen, arada sırada uslandırma sillesi yemişlerdir. Bu da gayet masum bir sebeple, ufak bir kazayla gerçekleşmiştir. Yalçın’ın birkaç örneğini de verdiği, en ufak bir dizgi yanlışı bile bir gazetenin kapanmasına, imtiyaz sahibinin sorguya çekilmesine yeten bir suç olmuştur. Bu tehlike, gazetelerin başına asılmış bir kılıç gibi daima mevcuttur.

İmtiyaz sahipleri, bu tehlikeye karşı, padişahtan en çok bahsedilen konu olan Cuma selamlıklarına özgü beş altı tane klişe yaptırmak ve her hafta sırayla birini kullanmak gibi, bazı önlemler almışlardır. Bunlarda padişah hakkında tumturaklı ve basmakalıp bir dil kullanılır. II. Abdülhamit’in cülus (tahta çıkış) yıldönümlerinde gazeteler akıllarınca pek parlak çıkar ve bütün bir ilk sayfa övgüyle dolu olur. Kendisini övmeden, padişaha ve saraya ilişkin bir haber yapmak mümkün değildir. 1899–1901 arasında yayımlanan Edebiyat-ı Cedide kitaplarının önsözleri yoktur çünkü önsöz yazacak olunursa Abdülhamit’e dua etmek gerekecektir. Önsöz yazıp da Abdülhamit’e duacı olmamak, sürgüne gitmeyi göze almak demektir. Ama önsözsüz kitap da jurnal tehlikesini doğurmaktadır.(31)

Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, gazete provalarının neden üç dört kez baştanbaşa okunup düzeltilmesi gerektiğini anlatır. Çünkü bir noktanın, bir harfin eksikliği, fazlalığı, yanlışlığı çabucak jurnallenmeye neden olabilir. Gazeteci uzun uzadıya sorgulara çekildiği gibi çoğu kez de sürgüne gönderilir veya hapsedilir.

Mesela bir keresinde cinayet mahkemesi üyelerinden birine ilişkin bir haberde, “cinayet” kelimesi “cenabet” şeklinde dizildiğinden hemen jurnal edilmiştir. Çünkü padişahın otoritesini temsil eden bir yüksek mahkemeye “cenabet” denilmesi, temsil ettiği otoriteye “cenabet” demek olur ki bu da padişaha kadar varır. Dizgideki tek bir noktanın eksikliği nedeniyle Süleyman Tevfik bir hafta Saray’a gidip gelmiş, belki 10 defa sorguya çekilmiş, bunun sadece bir hata olduğunu anlatıncaya kadar emdiği süt burnundan gelmiştir.(32)

Basit bir dizgi hatası yüzünden resmî gazete (Takvim-i Vekayi); padişahın tahta çıkışına ilişkin bir yazı içeren yaldızlı bir levhanın salname içine yanlışlıkla baş aşağı takılması nedeniyle de devlet matbaası (Matbaa-i Amire) II. Abdülhamit tarafından kapatılabilmiştir.(33)

Çöküntü

İstibdat dönemi gazeteciliği sadece zor ve tehlikeli değil, aynı zamanda kişiliği ve mesleki yetileri deforme eden, insanı çökerten bir uğraştır. Bir yazarın en büyük endişesi, “sansör”ün gözünden kaçmayı sağlayacak bir dil kullanabilmektir. Bu nedenle sivri köşeli, batacak ve iğneleyecek yazı yazmak mümkün değildir. Aksine, gazeteciler, yazarlar sönük olmaya mahkûmdurlar.(34)

Sadri Sema’nın deyişiyle, “gazeteler dua dergisi” olmuştur ve başka bir çare de yoktur. Bol bol beylik havadis verilmektedir. Dağ taş eşkıya kaynarken, memleketin dört bucağında isyan varken, millet kavrulurken, gazetelerde asayişin berkemal olduğu okunmaktadır.(35)

Abdülhamit bir yandan çok çetin, pek sıkı bir sansür ile basın hürriyetini ortadan bütünüyle kaldırmak isterken, öte yandan da gazetecileri kendine bağlamak için onları sık sık taltif etmektedir. Her yazarın büyük küçük bir rütbesi, bir nişanı vardır.(36)

Yazı yazarken kendisini pek sıkı bir denetim altında tuttuğu, kendine bir tür oto-sansür uyguladığı için Halit Ziya, sansür memurlarına pek az iş bırakmaktadır. O nedenle yazılarında kırmızı kalemin darbesine uğrayan satırlar nadirdir. Fakat kısa sürede görür ki sarf ettiği bütün dikkat ve çabaya rağmen tefrika etmekte olduğu hikâyesi Kırık Hayatlar’ın en beklenilmeyecek yerlerinde kırmızı kalem delice çizgiler çekmekte, yalnız kelimelere ve satırlara değil, uzun fıkralara kadar, şurasını burasını delip geçerek onu kalbura çevirmektedir. Çıkan şeylerin yerini boş bırakmak yasaktır. Müsveddeyi alıp tekrar yazmak külfetine katlanılsa bile, yeniden yazılanın aynı akıbete uğraması da pek olasıdır. Halit Ziya bir gün, delik deşik olmuş bir müsveddeyi yayımlanacak bir hâle sokmak için uğraşırken birden durur; kafasında “ne için?” diye sorar. Kalemini kırgınlığının olanca şiddetiyle kırmızı kalemle çizilmiş olan bir parçanın ortasına saplar. O günden sonra edebiyatla bir ilişkisi kalmaz. Tam altı sene, Meşrutiyet’in ilanına (1908’e) kadar edebiyatla ilişkili tek bir satır yazmayacaktır.(37)

Son matbuat müdürü Ebülmukbil Kemal Bey’in döneminde (1905-1908’de) pek çok gazeteci/yazar, gazetelerden çekilmek zorunda kalacaktır. Mesela Mehmet Ata, Kemal Bey’in memuriyetinin başlarında Sabah gazetesine yazdığı suya sabuna dokunmayan bir makalesine yapılan saçma bir müdahale nedeniyle Meşrutiyet’in ilanına kadar gazeteye bir harf bile yazmayacaktır.(38)

Sansörlerle, hafiyelerle, sürgünler ve baskınlarla çevrili bu hayat, dönemin yazarlarında İstanbul çevresinden uzaklaşmayı bir çeşit sabit fikir hâline getirmiştir.(39) İstanbul’un baskı dolu muhiti ruhları sıkmaktadır. Matbuattan başlayan bu insafsızca baskı, gençleri kötü etkilemeye başlamış, yurtdışına gitmek ve böylece istibdadın sıkıştırmasından kurtulmak arzularını kuvvetlendirmiştir.(40)

Hafiyeler ve jurnalcilik

Uşaklıgil, daha küçük yaşlarda iken, evlerindeki bir gece toplantısında Mithat Paşa’nın ismi geçince babasının nasıl pencereleri ve kapıları kapatıp lambaları kıstırdığını anlatır. Bu davranışın nedeni, ülkeyi bir mengene içinde sıkıştıran, beyinleri düşünme kabiliyetinden mahrum bırakmak için her gün milletin düşüncesini bir demir pençe içinde daha çok ezen hafiye teşkilatıdır.(41)

Ali Ekrem Bolayır’ın, mabeyin kâtibi olarak göreve başladığı gün yaşadıkları, casus ve jurnal korkusunun insanların içine ne denli işlediğini görmek açısından öğreticidir. Bu, bir kelimenin ve hatta bir harfin bile insanı mahvedebildiği, ahlâksızlığın, casusluğun büyük revaç bulduğu bir devirdir. O zamanlar memleketin her yerinde, hatta insanın kendi evinde bile casus korkusu dilleri tutar, yürekleri susturur, akılları durdurur. Padişaha her gün yüzlerce jurnal ulaşır.(42) II. Abdülhamit hasta bir padişahtır. Hastalığının ismi vehim, yani kuruntudur. Şuurlu ve vesveseli bir müstebittir. Giderek artan vehmi ve korkusu, vatan binasını yıkmıştır. Vehmiyle hürriyeti öldürmüştür.(43)

Uşaklıgil’in deyişiyle II. Abdülhamit, en küçük bir emareyi, aklın ölçüsüne sığamayacak kadar büyüten bir vehimle titreyen bir hükümdardır. Memleketin bütün nabızlarını türlü türlü gizli ipliklerle kendi özel dairesinin eşiğine bağlamış, vatanın bütün servet pınarlarını sarayının, çukuru asla doldurulamayan ağzına çevirmiştir. Hafiyelerini memleketin her köşesine dağıtmıştır. Bunların, sermaye bulamazlarsa, karanlıklarda yalan, iftira, hile üretmelerine fırsat verir. Bir yandan da avuç avuç para saçar. Rütbeler, nişanlar, imtiyazlar dağıtır. Hafiyelerin cirit attığı bu ortamda herkes birbirinden korkar. Babalar çocuklarından, kocalar karılarından saklanır. Hafiyelerin gölgeleri görününce bütün başlar omuzların arasına gömülür, duvar kenarlarına sinilir.(44)

İstibdat döneminde hafiye teşkilatı yüzünden üç kişi bir araya gelememektedir. Sarayın kulakları, evlerin içinde cereyan eden sözleri bile duymaktadır. Toplantı halinde yakalananlar herhangi bir suç işlemiyor olsalar bile, bunları sürgüne gönderecek sebepler bulmak için hafiyelerin icat fikri aciz kalmayacaktır.(45)

II. Abdülhamit devrinde “Hasan Paşa Karakolu, Taşkışla Bastili, Zaptiye Nezareti, kanlı katil hafiye orduları, jurnalcilik, çanak yalayıcılık” alıp yürümüştür. “Hafiyeler her tarafta bir şeytanet saltanatı” kurmuşlardır. “Ortalık karanlık rüyalar içinde kalmış zindanlara” dönmüştür. Babasını jurnalleyenler çıkmıştır. Hafiyeler “Yıldız baykuşunun kızıl fesli birer casusu ve Türk milletinin iğrenç sesli birer kâbusu” olmuştur. Abdülhamit ne ise, hafiye de odur. Abdülhamit ve hafiye, ikisi bir isimdir.(46)

“Otuz sene milleti istibdat altında ezmeye sebep olan”(47) jurnalciliği meslek edinenler, imtiyazlı sınıf içindedirler. Jurnaller gizli çalışan mahkemelere havale edilir. Usuller keyfîdir. Sürgün felaketi her gün, her saat, her ailenin karşısına çıkabilir. İnsanlar kendi gölgesinden korkmaktadır. Padişaha, saraya ortalık yerde atıp tutan, böylece cesur hürriyet kahramanı olarak görünenler sarayın izniyle tahriklerde bulunan azılı jurnalcilerdir. Maksatları etraftakileri yemlemek, bir şeyler söylemeye sürüklemek, sonra jurnali dayayarak ocağını söndürmektir.(48)

II. Abdülhamit’in saltanat yıllarında jurnallenmeyen yazar-çizer bulmak güçtür. Mesela Jules Verne’in Seksen Günde Devri Âlem’ini tercüme eden Ahmet İhsan jurnallenmiş, evi basılmış, Zaptiye Nezareti’nde iki gün sorguya çekilmiştir. Aynı jurnal yüzünden Ahmet Rasim de Zapti ye’ye tıkılmış, bir başka odada da o sorguya çekilmiştir.(49)

İstibdat döneminde hafiye olmayana ekmek, ikbal yoktur; sürgün, zincir ve değnek vardır. İstibdadın kanunu budur.(50) 1900’lere gelindiğinde jurnalcilik almış yürümüş, en kârlı ve kolay bir iş olmuştur. Mabeyin erkânından her birinin çevresinde yüzlerce hafiye vardır ve bu hafiyelerden her birinin de ayrıca bir sürü hafiyesi 

bulunmaktadır. Birçoğu uydurma olarak her gün verilen jurnallerin sayısı 1500’ü geçmektedir ve bunlar Abdülhamit tarafından incelendikten sonra saklanmaktadır. Jurnalcilik, hafiyelik tehlikesiz bir kazanç kapısı olmuştur. Yalan, düzme jurnal verenler hiçbir cezaya çarptırılmamakta, aksine, II. Abdülhamit tarafından teşvik görmektedir. Padişahın dikkatini çekmek, kendine önem verdirmek için kendini jurnal ettirenler bile vardır. Çünkü jurnal eden ve olunanlardan bir dereceye kadar önemli görülenler veya hünkâra bağlanması istenenler, özel padişah iradesi ile birer memuriyete tayin edilmektedir.(51)

Gazetelerin en devamlı müşterileri jurnalcilerdir. Bunlar her sabah bütün gazeteleri alıp saatlerce inceler, bir kelimeden türlü türlü anlamlar çıkarıp derhâl jurnal ederler. Aleyhinde jurnal verilmedik, bu yüzden sorguya çekilmedik bir gazeteci, bir yazar kalmamıştır. Gazetecilerden, yazarlardan biri hakkında jurnal verilir, bu kişi saraya çağırılır, sorguya çekilir, bir iki gün, bazen birkaç hafta alıkonulduktan sonra münasip miktar ihsan veya rütbe ve nişanla gönlü alınarak serbest bırakılır.(52)

Yazılar sadece matbuat idaresince sansür edilmekle kalmaz. İlanlara varıncaya dek her türlü yazı, kim isterse onun tarafından ayrıntısıyla incelenebilmekte, cümleler, tamlamalar, kelimeler ve hatta harfler birer birer gözden geçirilmektedir. O sırada İkdam gazetesinde çalışmakta olan Ahmet Rasim, her sabah gazeteleri dikkatle inceleyip bulduğu en küçük yanlışı jurnal eden ve kendisine de çokça jurnal edildiğini bildiren Mithat Bey isimli böyle bir kimseden bahseder. Mithat Bey, bu gayretinin fazla olduğunu kendisine ihtar edenlere, “Ne yapayım?.. Jurnal vermediğim günü, gün sayamıyorum!” şeklinde karşılık verir.(53)

Hüseyin Cahit Yalçın şöyle yazar:

“İnsanlığını idrak etmiş, vatanını seven bir genç nazarında Saray ve mutlak hükümet taraftarı olmak bir namussuzluktu. Öyle bir adamdan uzak durmak, nefret etmek icap ederdi.”(54)

“Saraya temas eden her şeyden nefret ederdik. En büyük ahlâksızlık Saraya jurnal vermek, Abdülhamid’in saltanatını kuvvetlendirmek, Saraya devam etmek, Saray adamı olmaktı. Jurnalcilik etmemek iyi adam olmak için kâfi bir meziyetti. Padişaha dalkavukluk, padişah dolayısıyla etrafındakilere ve onların da bendelerine tabasbus o kadar taammüm etmişti ki temiz gençlik bir veba mikrobu gibi bunlardan kaçardı. Fakat bu ‘temiz’lerin miktarı acaba ne kadardı? Ne ehemmiyeti var, bir tane olsa, kâfi!”(55)

Majestelerinin gazetecileri

İstibdat döneminde sadece mağdur gazeteciler yoktur. Jurnalci/hafiye gazeteciler de vardır ve bunların en ünlüsü de “matbuat âleminde çok kirli işler gören”, “matbuat şekaveti” (eşkıyalığı) yapan, Malumat gazetesi sahibi Baba Tahir’dir. Baba Tahir ve Malumat, yenilikçi Servet-i Fünûn karşısında Saray’ın güvenilir kuvvetidir. Padişah’ın has kulu olan Baba Tahir, bir Abdülhamit yetiştirmesidir ve onun desteğini, himayesini, kayırmasını görmüştür. Yıldız’ın en fesat hafiyelerindendir. Göğsü nişanlarla, madalyalarla doludur. Kendisi jurnal verdiği gibi, başkaları ve hatta birlikte çalıştığı (Ahmet Rasim gibi) arkadaşları adına da onların haberi olmadan jurnal vermiş, başlarını belaya sokmuştur. Baba Tahir şerrin ta kendisidir.(56)

Matbuat âleminde haset hüküm sürmektedir ve kimileri işi, kıskandıkları meslektaşlarını sarayın dolaplarına düşürmeye, II. Abdülhamit’in vehmine kurban olarak vermeye kadar vardırmaktadır.(57) II. Abdülhamit, gazetecilere hafiyelik tekliflerinde bulunmaktadır.(58) Dönemin gözde hafiyelerinden Kadri Bey, Murat Bey’i jurnalciliğe teşvik etmiştir.(59)

Sadri Sema’nın deyişiyle, İstibdat devrinde bir “dalkavuk edebiyatı” yeşermiştir. 

Dalkavuk edebiyatının haşmetli örnekleri veya şaheserleri, II. Abdülhamit’in doğum (vilâdet) ve tahta çıkış (cülus) günlerinde söylenen cülûsiyeler ve vilâdiyeler, yılbaşı kasideleri, manzum tebrikler, gazetelerde çıkan methiyelerdir. Bunları yazanların bir kısmı saray dalkavukları, hafiye kırıklarıdır. Bu grup, memleketi günden güne yok oluşa sürükleyen Abdülhamit’i göklerin üzerine çıkarır. Diğer bir kısmı ise, sefalet içinde olup belki padişahın gözüne girer de beş on kuruş alır diye yazanlardır. Bu tür yazıların hepsi masal, hepsi mavaldır. Tebrik veya methiye içeren gazete nüshalarından beş on tanesini ipekli kumaşlara basarak Yıldız Sarayı’nın eşiklerine asan gazeteciler de yok değildir. Bütün bu edebiyat, edebiyat âleminde, matbuat hayatında bir kara lekedir.(60)

 

Dipnotlar

  1. II. Abdülhamit iktidarı öncesi ve sonrasında da sansür var olmuştur fakat söz konusu dönemde uygulanan sansürün en belirgin özelliği, Türkiye’nin toplumsal hafızasında bıraktığı izdir. Dolayısıyla günümüzde sansür hâlâ bu dönemle özdeşleştirilmektedir. Fatmagül Demirel, II. Abdülhamid Döneminde Sansür, 1. Basım, İstanbul: Bağlam Yayınları, Mart 2007, s. 154.
  2. Kuşkusuz, II. Abdülhamit devrindeki sansür, hafiyelik ve jurnalcilikten söz açan daha başka eserler de mevcuttur ve bunlardan bazıları oldukça önemli ve faydalıdır. Burada bir seçme yapılırken, II. Abdülhamit devrinde matbuat hayatı içinde bulunmak, gazeteci/yazar kimliğinin ön planda olması ve bizzat deneyimlemiş olmak kıstas alınmıştır. Bu sınırın dışında kalan ama önemine binaen en azından adı zikredilmesi gereken bir örnek, II. Abdülhamit’in 15 sene başkâtipliğini yapmış olan Tahsin Paşa’nın hatıratıdır: Tahsin Paşa, Abdülhamit – Yıldız Hatıraları, İstanbul: Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, 1931.
  3. Mehmed Rauf’un Anıları, Rahim Tarım (hzl.), 1. Basım, İstanbul: Özgür Yayınları, Nisan 2001, s. 111.
  4. Ahmet İhsan [Tokgöz], Matbuat Hatıralarım 1888-1923 1. Cilt: Meşrutiyetin İlanına Kadar 1889-1908, İstanbul: Ahmet İhsan Matbaası Limitet Şirketi, 1930, s. 137-138.
  5. Hüseyin Cahit Yalçın, Edebî Hatıralar, İstanbul: Akşam Kitaphanesi, 1935, s. 106.
  6. Ahmed Râsim, Matbûat Hâtıralarından: Muharrir, Şair, Edib, Kâzım Yetiş (hzl.), İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, 1980, s. 194.
  7. Ahmed Râsim, Muharrir Bu Ya, Hikmet Dizdaroğlu (hzl.), 3. Basım, İstanbul: MEB Yayınları, 1990, s. 181. Okurun ilgili kaynaklara daha kolay ulaşabilmesi için bu yazıda, orijinali Osmanlıca olan metinlerin – şayet varsa – yeni harflere aktarılmış baskılarını kullanıyoruz. Ancak, buradaki alıntının yapıldığı yeni harfli baskıda bir yanlış mevcuttur. “İcâb” şeklinde geçen kelime gerçekte “icat”tır; bkz. Ahmet Rasim, Muharrir Bu Ya!, İstanbul: Hamit Matbaası, 1926, s. 141.
  8. Çetin’den akt. Münir Süleyman Çapanoğlu, Basın Tarihine Dair Bilgiler  ve  Hatıralar,  İstanbul: Hür Türkiye Dergisi Yayınları, 1962, s. 18.
  9. Ahmet İhsan, s. 45-48.
  10. Yalçın, s. 107.
  11. Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu), II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Elli Yıllık Hatıralarım,  Tahsin Yıldırım – Şaban Özdemir (hzl.), 1. Baskı, İstanbul: Dün Bugün Yarın Yayınları, Ocak 2011, s. 47.
  12. Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu), s. 154.
  13. Mehmet Ata, “Memalik-i Osmaniye’de Sansürün Tarihi”, İkdam, 26. Sene No: 7858 (27 Kânunu- evvel 1334/1918), s. 2. Aynı olayı Macit Çetin de anlatır; bkz. Çetin’den akt. Çapanoğlu, s. 18.
  14. Halid Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, Nur Özmel Akın (hzl.), İstanbul: Özgür Yayınları, 1. Basım, Ocak 2008, s. 475.
  15. Yalçın, s. 35, 39.
  16. Uşaklıgil, s. 662-663.
  17. Uşaklıgil, s. 668-672.
  18. Mizancı Mehmed Murad, Meskenet Mazeret Teşkil Eder mi?, Alaattin Fidancı (hzl.), İstanbul: Şehir Yayınları, Nisan 2005, s. 105-106.
  19. Mahmut Sadık, Takvimden Yapraklar, İstanbul: Matbaa-i Hayriye ve Şürekâsı, 1329, s. 46, 75.
  20. Yalçın, s. 108.
  21. Ahmed Râsim (1990), s. 450.
  22. Uşaklıgil, s. 261-262.
  23. Mehmet Ata, agm.
  24. Mizancı Mehmed Murad, s. 89.
  25. Mizancı Murad, Mücahede-i Milliye Gurbet ve Avdet Devirleri, Sabahattin Çağın – Faruk Gezgin (hzl.), İstanbul: Nehir Yayınları, Şubat 1994, s. 117.
  26. Ahmet Rasim’den akt. Çapanoğlu, s. 42.
  27. Yalçın, s. 94-95; Ahmed Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim 1 (1888- 1922), Erol Şadi Erdinç (hzl.), 2. Baskı, İstanbul: Pe- ra Turizm ve Ticaret A.Ş., 1997, s. 56
  28. Ali Ekrem Bolayır, Hâtıralar, M. Kayahan Özgül (hzl.), 1. Basım, Ankara: Hece Yayınları, Ekim 2007, s. 360-361.
  29. Ahmet Rasim’den akt. Çapanoğlu, s. 53.
  30. Ahmet İhsan, s. 112, 114, 117.
  31. Yalçın, s. 102-104, 128-129.
  32. Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu), 44.
  33. Ahmet İhsan, s. 89-90, 134, 138-142; Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu), s. 248; Bolayır, s. 350.
  34. Yalçın, s. 87.
  35. Sadri Sema, Eski İstanbul Hatıraları, Ali Şükrü Çoruk (hzl.), 2. Baskı, İstanbul: Kitabevi, 2008, s. 90.
  36. Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu), 160-161.
  37. Uşaklıgil, s. 816-817.
  38. Mehmet Ata, agm.
  39. Yalçın, s. 121-126; Uşaklıgil, s. 793-795; Mizancı Mehmed Murad (2005), s. 101-102; Mizancı Murad (1994), s. 21.
  40. Ali Kemâl, Ömrüm, M. Kayahan Özgül (hzl.), 1. Basım, Ankara: Hece Yayınları, Aralık 2004, s. 99- 100, 133, 137.
  41. Uşaklıgil, s. 104.
  42. Bolayır, s. 271-276, 279, 295, 303.
  43. Bolayır, s. 313, 315-316, 331, 342, 356.
  44. Uşaklıgil, s. 766.
  45. Uşaklıgil, s. 694, 720.
  46. Sadri Sema, s. 72, 83, 91-92.
  47. Mahmut Sadık, s. 13.
  48. Yalman, s. 50-51.
  49. Ahmet İhsan, s. 27-28, 48. Ahmet Rasim gayet trajikomik olan ilk tutuklanışı anlatır; bkz. Ahmet Rasim’den akt. Çapanoğlu, s. 83-85. Fakat bu, Ahmet İhsan’ın sözünü ettiği olmasa gerektir.
  50. Sadri Sema, s. 83.
  51. Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu), s. 151-153, 155.
  52. Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu), s. 160.
  53. Ahmet Rasim’den akt. Çapanoğlu, s. 50-51.
  54. Yalçın, s. 82-83. 
  55. Yalçın, s. 54.
  56. Ahmet  İhsan,  s. 59, 78, 81-82,  85, 94-95, 100-102, 110, 113, 123-128, 132, 134-136; Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu),  s. 155-160,  187;  Uşaklıgil, s. 647-648;  Yalçın,  s.  80-81,  142-143,  159; Ahmed Râsim (1990), s. 132-134, 336; Ahmet Rasim’den akt. Çapa- noğlu, s. 52-53; Yalman, s. 52; Sadri Sema, s. 92.
  57. Uşaklıgil, s. 572.
  58. Süleyman Tevfik (Özzorluoğlu), s. 201-205.
  59. Mizancı Mehmed Murad (2005), s. 107.
  60. Sadri Sema, s. 145-147.

 

Doç. Dr. Arda ODABAŞI

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır.