Kara Atena, Helenizmin 200 Yıllık İmalatını Belgeliyor

Kara Atena, Helenizmin 200 Yıllık İmalatını Belgeliyor

Atena, beyaz mermerden yontulmuş, saf ve tartışmasız Avrupalı bir tanrıça olarak öğretilmiştir bize. Martin Bernal’in 1987’de yayımlanan kitabı Kara Atena, ona “kara” sıfatını yakıştırırken kışkırtıcı bir başlık peşinde değildi. Bu tek sözcükle Bernal, klasik filolojinin iki yüzyıldır ortada duran ama adı konmayan bir tarihyazımı skandalını gün yüzüne çıkardı.

Kara Atena’nın iddiası ilk bakışta imkânsız görünür: Okulda öğretilen Yunan tarihi, antikçağdan devralınmış bir bilgi değildir. On dokuzuncu yüzyılda, belirli bir siyasi ihtiyaçla imal edilmiştir. Bernal bunu tek bir kanıtla değil, birbirinden bağımsız hatların aynı noktada kesişmesiyle gösterir: tarihyazımının kendi itirafları, dilin kendi tanıklığı, on dokuzuncu yüzyıl biliminin kendi yöntem kitapları ve yirminci yüzyılın kendi disiplin cezaları. Hepsi aynı sonuca çıkar.

Kara Atena’yı Yazan Adam Kimdi?

Kitabın hikâyesi, yazarının güzergâhı bilinmeden anlaşılmıyor. Martin Gardiner Bernal (1937-2013) klasik filolog değildi; Cornell Üniversitesi’nde Çin siyaseti ve Yakındoğu çalışmaları okutan bir siyaset bilimciydi. Otuzlu yaşlarının sonunda, Çin’den koparak bambaşka bir alana, Yunancanın kökenine daldı.

Bu sıçrama kadar dikkat çekici olan, Bernal’in kimin oğlu olduğudur. Babası, X ışını kristalografisinin kurucularından, bilimin toplumsal tarihini yazan Marksist bilim insanı J. D. Bernal‘di. Anne tarafından dedesi ise dönemin en saygın Mısırbilimcilerinden Alan Gardiner‘dı. Yani Kara Atena’yı yazan adam, bir yanında bilimin sınıfsal tarihini, öbür yanında hiyeroglif filolojisini taşıyan bir evde büyümüştü. Kitabın hem “bu bilgi kimin işine yarıyor?” diye sorabilmesi hem de sözcük köklerinin peşine düşecek sabrı göstermesi tesadüf değil.

Kara Atena üç cilt olarak tasarlandı: 1987’de Eski Yunan’ın Uydurulması, 1785-1985, 1991’de arkeolojik ve belgesel kanıtlar, 2006’da dilbilimsel kanıtlar. Türkçeye yalnızca birinci cilt çevrildi — bu yazının dayandığı cilt de odur.

Kara Atena İki Rakip Modeli Karşı Karşıya Koyuyor

Bernal’in kurduğu çerçeve iki rakip modelden oluşur: Antikçağ Yunanlılarının kendilerinin benimsediği modelle, on dokuzuncu yüzyılda onun yerini alan model.

“Klasik ve Helenistik çağdaki Yunanlılar arasında genellikle kabul edilen görüş ‘Eskiçağ Modeli’ idi. Bu modele göre, Yunan kültürü, Mısırlılar ve Fenikelilerin MÖ 1500 civarında yaptığı kolonileştirme ve yerli halkı uygarlaştırması sonucunda ortaya çıkmıştır.”

Bu görüşün yerini on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yenisi aldı:

“Ari Modeli’ne göre, kuzeyden bir istila olmuş ve istilacılar yerel ‘Ege’ ya da ‘pre-Helen’ kültürüne baskın gelmiştir. Yunan uygarlığı, Hint-Avrupa dili konuşan Helenler ile yerli tebaalarının karışmasının bir sonucu olarak görülmektedir.”

Peki bu değişimin nedeni neydi? Bilimsel bir bulgu, yeni bir kazı, çözülmüş bir yazıt mı? Bernal’in yanıtı açık:

“Eskiçağ Modeli’nde herhangi bir önemli ‘iç’ kusur ya da açıklama gücü zaafı yoktu. Dış nedenler yüzünden yıkılmıştı.”

O dış neden de romantik milliyetçilik ve ırkçılıktı:

“18. ve 19. yüzyıl romantikleri ve ırkçıları için, Avrupa’nın sadece timsali olarak değil, aynı zamanda onun çocukluk dönemi olarak da görülen Yunanistan’ın, yerli Avrupalılar ile kolonileştirici Afrikalı ve Samilerin karışımının bir ürünü olması, pek tahammül edilebilecek bir şey değildi.”

Bu tek cümle, kitabın geri kalanının ayrıntılandıracağı bütün argümanın çekirdeğidir. Aşağıdaki yedi kanıt hattı, o çekirdeğin nasıl doldurulduğunu gösteriyor.

Kara Atena, Helenizmin 200 Yıllık İmalatını Belgeliyor
Herodotos’un Athena ile özdeşleştirdiği Mısır tanrıçası Neith

Antikçağ Kendi Kökenini Zaten Biliyordu

Bernal, modern kuşkuculuğun karşısına antikçağın kendi sesini koyar. Birinci cildi, Herodotos’un Mısır’a ayırdığı satırlardan bir alıntıyla açar:

“Mısırlılar nasıl ve ne gibi büyük işler başararak Dorlar üzerine egemen oldular, bunu başkaları vekayinamelerinde anlatmışlardır; onun için ben bu noktayı geçiyorum.” (Herodotos, Tarih, VI.55)

Cümlenin asıl ağırlığı söylediğinde değil, söylemeye gerek görmediğindedir. Tarihin babası sayılan yazar, Mısırlıların Dorlar üzerinde egemenlik kurmasını herkesin bildiği, tekrar anlatmaya değmeyecek bir bilgi sayıyor. Tarih‘in Mısır’a ayrılmış ikinci kitabında Herodotos daha da ileri gider ve Sais kentindeki Mısır tanrıçasını doğrudan Athena diye adlandırır.

Bernal’in vurgusu şurada: Herodotos’un Mısır ve Fenike yerleşimleri hakkındaki görüşleri, “her ne kadar çağdaş klasik filoloji ve eskiçağ tarihi uzmanlarınca küçümsemeyle ve aşağılamayla ele alınsa bile, sadece kendi zamanında değil, bütün arkaik, klasik ve daha sonra antik çağlar boyunca genel kabul gördü.”

Kendi kökenine dair aktardığı bilgi, iki bin beş yüz yıl sonra gelen bir akademik disiplin tarafından utanç kaynağına çevrilmiş oluyor böylece. Kara Atena’nın sorduğu soru şu: Bu tersine çevirme hangi ihtiyaçtan doğdu?

Kara Atena, Helenizmin 200 Yıllık İmalatını Belgeliyor
Kara Atena’nın anlattığı 18. yüzyıl Mısır hayranlığını gösteren Sihirli Flüt sahne tasarımı

Mısır Hayranlığı Bir Zamanlar Sıradandı

Bir kopuşu göstermek için kopuştan öncesini bilmek gerekir. On dokuzuncu yüzyıl ırkçılığının Mısır’ı Yunanistan’dan kopardığı iddia edilebiliyorsa, öncesinde Mısır’a duyulan saygının sıradan, hatta moda olduğu bir Avrupa’nın varlığını göstermek şarttır. Bernal bunu on sekizinci yüzyılın en yaygın kurumu üzerinden yapar:

“Aydınlanma Çağı’nın hemen hemen bütün önemli kişilerinin üye olduğu masonluk, kendi dinini Mısır dini olarak; kendi işaretlerini hiyeroglif olarak; kendi localarını Mısır tapınakları olarak; ve kendilerini de Mısır rahipleri olarak görüyordu.”

Bernal’in eklediği ayrıntı çarpıcı: Masonlar bu kültü bugüne kadar sürdürmüşlerdir, ama artık “‘gerçek’ tarihin Yunanlılarla başladığına inanan bir dünyada, bir anormallik olarak.”

Mozart’ın Sihirli Flüt‘ü, Napolyon’un Mısır seferinden doğan devasa Description de l’Égypte ciltleri, Avrupa meydanlarına dikilen dikilitaşlar — hepsi bu kültürel iklimin ürünüdür. Demek ki Mısır’ın saygınlığını yitirmesi, bir zamanlar merkezî ve itibarlı olan bir konumun sonradan taşraya, hatta bir tuhaflık kategorisine itilmesidir. Bu ittirme işlemini kimin, hangi araçlarla yaptığını izlemek Kara Atena’nın asıl konusu.

Kara Atena, Helenizmin 200 Yıllık İmalatını Belgeliyor
Kara Atena’nın en çarpıcı itirafının sahibi Winckelmann’ın portresi

Winckelmann Rahatsızlığını Kendisi İtiraf Etti

Bernal’in en çarpıcı kanıtı bir çıkarım değil, doğrudan bir itiraftır. Sanat tarihinin kurucusu sayılan Johann Joachim Winckelmann, Mısır heykellerindeki Afrika kökenli yüz hatlarından neden rahatsız olduğunu kendisi yazıyor:

“Nasıl olur da insan onların tasvirlerinde -hele bir de bunların tümünün dayandığı özgün biçimlerin hemen hemen hepsi Afrikalı olunca- güzelliğin zerresini bulabilir? Yani, onlar da, tıpkı Afrikalılar gibi kocaman dudaklara, çökük ve küçük çeneye, basık ve düz profillere sahipti… Nitekim, mumyaların üzerine yapılan bütün tasvirlerin yüzü koyu kahverengi idi.”

Bu satırlar, klasik estetiğin kurucu metinlerinden birinde, Mısır’ın Yunan sanatına etkisinin neden reddedildiğini açık seçik gösteriyor: Güzellik kavramı, daha baştan belirli bir ten rengiyle özdeşleştirilmiş. Winckelmann’la aynı yıllarda yazan Charles de Brosses de benzer bir mantıkla, Mısırlıların hayvanlara tapmasını “zenci fetişizmi” diye küçümsüyordu.

Kara Atena’nın burada gösterdiği şu: Ari Modeli, önceden verilmiş estetik-ırksal bir hükmün üzerine sonradan inşa edilmiş bilimsel bir cepheden ibarettir. Önce hüküm verilmiş, kanıt sonra aranmıştır.

Kara Atena, Helenizmin 200 Yıllık İmalatını Belgeliyor
Eskiçağ Modeli’ni yıkan filolog Karl Otfried Müller

Karl Otfried Müller Bir Disiplini Hizaya Getirdi

Winckelmann’ın itirafı bir niyeti gösterir; ama bu niyetin akademik bir disipline nasıl yerleştiğini görmek için Bernal, Eskiçağ Modeli’ni fiilen yıkan adama döner: Göttingen’in genç filoloğu Karl Otfried Müller. Müller, 1820’lerde yayımladığı Yunan Kabilelerinin ve Kentlerinin Tarihi ile Bilimsel Bir Mitoloji Sistemine Giriş adlı yapıtlarla, Eskiçağ Modeli’ne karşı ilk sistematik saldırıyı yürüttü.

Müller’in yöntemi, karşıt kanıtı çürütmekten çok onu bir hastalık adıyla damgalamaktı. Mısır’ın Yunan kültürü üzerindeki etkisine inanmak, ona göre “Mısır tutkunluğu” ve “barbarofili” gibi “hastalık isimleri” verilmesi gereken bir sapmaydı. Yunanlıların Mısırlılardan ve öteki “barbarlardan” muazzam alımlamalar yaptığı düşüncesini doğrudan bir “yanılgı” olarak işaretliyordu.

İkinci tekniği ise “sessizlikten gelen kanıt” denen yöntemdi. Geç dönem kaynaklarda karşılaştığı Yakındoğu bağlantılarını, bunların “son dönemde meydana gelen eklentiler” olduğunu ileri sürerek yok sayıyordu; kanıtın kendisini çürütmek yerine, kanıtın geç görünmesini kanıtsızlık sayıyordu. Böylece bir efsanenin özgün olmadığını ilan edebilmek için tek gereken, onun yalnızca geç bir kaynakta kayıtlı olduğunu göstermekti.

Buradan çıkan sonuç rahatsız edicidir: Eskiçağ Modeli’nin çürütülmesi yeni bir bulguya değil, eski bulguları görmezden gelmenin yeni bir retorik tekniğine dayanıyordu.

Kara Atena, Helenizmin 200 Yıllık İmalatını Belgeliyor
Kara Atena’nın ideoloji eleştirisinde yer alan Hegel portresi

İdeoloji Hegel’e ve Marx’a Kadar Sızdı

Kara Atena’nın en cesur bölümlerinden biri, bu ideolojik akıntının sağcı romantiklerin sınırlarını aşıp dönemin en keskin eleştirel akıllarını da içine çektiğini göstermesidir. Bernal, Hegel’in Tarih Felsefesi Üzerine Dersler‘inde Mısır’a ayrılan yerin, Çin ve Hindistan’a ayrılanın çok gerisinde kaldığını saptar. Hegel’in kendi cümleleri de bunu doğrular:

“Yunanistan ismi, Avrupa’daki eğitimli insanları tam yüreğinden vurmaktadır ve bu biz Almanlar için özellikle böyledir… Onlar (Yunanlılar) kuşkusuz, dinlerinin, kültürlerinin başlangıcında… Asya’dan, Suriye’den ve Mısır’dan önemli yardımlar aldılar; fakat bu kökün doğasındaki yabancılığı o kadar iyi silmişler… ki, onların -bizim gibi- onda değer verdikleri, öğrendikleri ve sevdikleri ne varsa, özünde kendilerinin olmuştur.”

Bernal, Hegel’in Şark’ı insanlığın çocukluğu, Yunanistan’ı ergenlik çağı sayan şemasının “Genç Hegelci Marx’ın görüşlerine çok benzediğini” belirtir. Asıl dikkat çektiği yer ise Marx’ın Grundrisse‘sindeki şu satırlardır: “Yunan sanatı, Yunan mitolojisini… ön varsayar. Malzemesi budur… Yunan sanatının temeli, doğduğu rahim, Mısır mitolojisi olamaz.”

Bernal’in yorumu keskin:

“Marx Grundrisse‘i yazdığı 1850’lerde bile, Yunan mitolojisinin -dolayısıyla sanatının- Yunanistan’daki toplumsal ilişkilerden değil, Mısır’dan kaynaklanmış olması ihtimaliyle yüz yüze gelecek kadar Eskiçağ Modeli’nin hâlâ farkındaydı. Kuşkusuz bunu kabullenmek, kendi şeması bakımından saçma olacaktı.”

Vardığı sonuç Marx’ı suçlamaya değil, dönemin basıncını ölçmeye yöneliktir: “Marx, herkesin ta iliklerine kadar Yunanistan’ın Mısır’dan kesinlikle farklı ve üstün olduğunu hissettiği bir çağda yaşıyordu.”

Burada gösterilen şey, bir düşünürün kişisel önyargısından daha derindir: Tarihsel maddeciliğin kurucusu bile, kendi çağının ırksal-estetik ortak duyusundan tam olarak azade kalamamıştır. İdeoloji, en sistematik eleştiri araçlarına sahip zihinlere bile fark ettirmeden sızabiliyor. Marx’ın kendi yönteminin sonradan bize öğrettiği de tam olarak budur.

Bernal Yunanca Sözcüklerin Yarısını Mısır ve Sami Dillerine Bağlıyor

Bernal tezini yalnızca tarihyazımının siyasetine dayandırmaz; kitabın büyük bölümünü doğrudan dile, Yunanca sözcük dağarcığının kökenine ayırır. Bu araştırmayı nasıl yürüttüğünü kendisi anlatıyor:

“Dört yıl boyunca çalıştım ve Yunanca sözcük dağarcığının dörtte birine yakınının Sami kökenlerine dayandırılabileceği kanısına vardım… Birkaç ay içinde şu kanıya vardım: Yunanca sözcük dağarcığının daha yüzde 20-25’lik bir bölümü için, ayrıca Yunan Tanrı isimlerinin çoğu ile yer adlarının birçoğu için, Mısırcadan akla uygun köken açıklamaları bulunabilir.”

Toplam sonucu şöyle özetliyor:

“Hint-Avrupa, Sami ve Mısırca kökleri bir araya koyunca, artık inanıyordum ki, Yunanca sözcük dağarcığının yüzde 80-90 kadarı için akla uygun açıklamalar bulunabilir; bu da, herhangi bir dil için ne kadar yüksek bir oran ümit edilebiliyorsa o kadar yüksek bir orandır.”

Bu hesaplama doğru çıkarsa, “pre-Helenik” diye adlandırılan, kaynağı bilerek belirsiz bırakılmış sözcük katmanına artık ihtiyaç kalmıyor. Boşluk, klasik filolojinin bir asırdır es geçtiği iki komşu dilden doluyor.

Kara Atena, Helenizmin 200 Yıllık İmalatını Belgeliyor
Kara Atena’nın dilbilimsel kanıt hattını oluşturan Fenike yazıtları

Ari Modeli 1945’ten Sonra Neden Yıkılmadı?

Kara Atena’yı bir tarih meraklısının nostaljik düzeltmesi olmaktan çıkaran şey, ırkçı paradigmanın gücünün faşizmin yenilgisinden sonra bile sürdüğünü göstermesidir. Bernal bunu açıkça yazar:

“1945’te antisemitizmin sonuçlarının açığa çıkması ve anti-Fenikeciliğin ideolojik temellerini derinden sarsmasından sonra otuz yıldan fazla bir zaman daha yaşaması, bu görüşün gücünü gözler önüne sermektedir.”

Holokost’un dehşeti bile Aşırı Ari Modeli’ni bir gecede yıkmaya yetmedi; alan ancak on yıllar içinde, kademeli biçimde “Geniş Ari Modeli”ne çekildi.

Bu direnişin bedelini ödeyenler de oldu. Sami dilbilimci Michael Astour, 1967’de yayımladığı Hellenosemitica ile Batı Sami ve Yunan mitolojileri arasındaki yapısal benzerlikleri gösterdiğinde, disiplin onu üç cepheden cezalandırdı: “Bir Samiyatçının Yunanistan hakkında yazı yazmaya hakkı olmadığı düşünülüyordu”; arkeolojinin mitos ve dilden “üstün” kanıt sayılması gerektiği varsayımını sorgulaması bilim sosyolojisi açısından tehlikeli bulundu; “antisemitizm ile Fenikelilere duyulan düşmanlık arasında bir bağlantı olduğunu ima etmesi” ise asıl kabul edilemez olandı. Bernal’in özetiyle:

“Bu kadar sapkınlık cezalandırılmadan kalamazdı. Astour eleştirmenler tarafından o kadar hırpalandı ki, son derece parlak bir şekilde açtığı alanda çalışmayı bıraktı.”

Sonunda alan geriledi, ama tam bir dönüş hiçbir zaman gerçekleşmedi: “Gordon ve Astour, bütün entelektüel cesaretlerine rağmen, Ari Modeli’nin kendisine meydan okumamıştır.” Yalnızca en aşırı biçimi terk edildi; Ari çerçevenin kendisi, yani Yunan uygarlığının özünde Avrupalı sayılması, akademik konsensüsün dışına hiç çıkmadı.

Bir paradigmanın, kendisini üreten ırkçılığın tarihsel olarak en açık biçimde iflas ettiği anda bile ayakta kalabilmesi, onun bilimsel bir bulgu olmadığının belki de en güçlü kanıtıdır.

Kara Atena’ya Yöneltilen Eleştiriler Tezin Neresini Sarsıyor?

Bir tezi savunmak, ona yöneltilen itirazları saklamayı gerektirmez. Kara Atena yayımlandığı andan itibaren sert biçimde tartışıldı ve bu tartışmanın bir kısmı yerindeydi.

Bernal’in etimolojik önerilerinin her maddesi klasikçiler arasında tartışmalı kaldı; kimi köken açıklamaları meslektaşlarınca zayıf bulundu, bazıları kesin biçimde çürütüldü. 1996’da Mary Lefkowitz’in Not Out of Africa kitabı ile Lefkowitz ve Guy MacLean Rogers’ın derlediği Black Athena Revisited cildi, kitabın kanıt yapısına toplu bir karşı taarruz açtı. Bernal 2001’de Black Athena Writes Back ile bu eleştirilere tek tek yanıt verdi; tartışma bugün de kapanmış değil.

Ama Kara Atena’nın asıl gücü, tek tek etimolojilerin doğruluğundan önce, o sözcüklerin neden bir asır boyunca araştırılmaya bile değer görülmediğini sormasında yatıyor. Bir köken önerisinin çürütülmesi bilimin olağan işleyişidir; bir soru alanının bütünüyle sorulamaz hale getirilmesi ise başka bir şeydir. İkincisi, bilimin değil ideolojinin işidir — ve Bernal’in gerçekten kanıtladığı da budur.

Kara Atena Bugün Ne Söylüyor?

Kara Atena’yı bir kimlik siyaseti metni gibi okumak, kitabın en güçlü yanını kaçırmak olur. Bernal’in derdi Yunan uygarlığının yerine bir başka “saf köken” koymak değildir; bir uygarlığın kimseye ait olmadığını, uygarlıkların birbirini besleyerek kurulduğunu göstermektir. Ari Modeli’nin sorunu Avrupa’yı yüceltmesi değil, alışverişi silmesidir.

Bu yüzden kitabın asıl konusu Yunanistan değil, bilimin kendisidir. Kara Atena, bir bilgi dalının tarafsız görünen kavramlarının -“pre-Helenik”, “sessizlikten gelen kanıt”, “barbarofili”- nasıl bir çağın siyasi ihtiyacının kılık değiştirmiş hali olabileceğini gösterir. Bunu yaparken komplo teorisine sapmaz: Winckelmann’ın, Müller’in, Hegel’in cümlelerini kendi kalemlerinden aktarır. Kanıt, faillerin kendi yazdıklarıdır.

Dergimizin sorduğu “Bilim kimindir?” sorusunun tarihsel kaydı, tam da böyle bir kitapta duruyor. Aynı sorunun antik teknoloji ve mühendislik cephesindeki karşılığı için Mısır piramitleri nasıl inşa edildi? ve antik uygarlıkların gökbilim bilgisi yazılarımıza; Mısır’ın uzun tarihsel çizgisi için Tarihten bugüne Mısır dosyamıza bakılabilir.

Bernal’in iki yüz yıllık hesabı bir cümlede özetlenebilir: Eskiçağ Modeli’nin kendi içinde hiçbir açıklama zaafı yoktu. Onu yıkan, on sekizinci yüzyılın sonunda Avrupa’nın kendi çocukluğunu ırksal olarak saf bir kaynağa bağlama ihtiyacıydı. Bugün hâlâ Avrupa uygarlığının kesintisiz ve yerli kökeni sayılan Helenizm, bir keşif değil, bir imalattır.

Bu yazı, Martin Bernal’in Kara Atena: Eski Yunan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi? 1785-1985 (çev. Özcan Buze, Kaynak Yayınları) adlı kitabının birinci cildinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Yazarın akademik güzergâhı için Cornell Üniversitesi’nin anma yazısına bakılabilir.

Paylaş
Paylaş: