Algoritmik çağda Hegelci ve Nietzscheci bir kriz analizi
Zamanımızın ruhu, silikon vadilerinden yükselen yeni bir ritimle atıyor. İçinde bulunduğumuz an, insanlık tarihinin daha önce tecrübe etmediği bir teknolojik eşiğe, yapay zekânın (YZ) gündelik yaşamın ve üretimin merkezine yerleştiği bir döneme işaret ediyor. Bu yeni çağın en belirgin ayırıcı niteliği ise hızdır. Bir fikrin zihne düşüşü ile onun somut bir metne, bir görsele veya bir koda dönüşmesi arasındaki o kadim ve meşakkatli mesafe, algoritmik saniyeler içinde eriyip gitmiştir. Objektif bir gözle bakıldığında, bu durum insan kapasitesinin muazzam bir genişlemesi olarak okunabilir. Yaratıcılık demokratikleşmekte, teknik beceri engeli ortadan kalkmakta ve üretim araçları, doğru “komutu” verebilen herkesin erişimine açılmaktadır. Sanayiden akademiye, sanattan gündelik iletişime kadar her alan, bu verimlilik patlamasından payını almaktadır. Artık karşımızda, insan zihninin uzantısı olarak işlev gören, yorulmak bilmeyen ve kolektif insan bilgisinin tamamından beslenen sentetik bir zekâ durmaktadır. Bu, şüphesiz, insanlığın alet yapma serüveninde ulaştığı en sofistike duraktır.
Ancak, bu baş döndürücü hızın ve erişim kolaylığının yarattığı manzaraya, bu parlak yüzeyin hemen altına daha dikkatli bakıldığında, varoluşsal bir huzursuzluğun kıpırdanmaya başladığı görülür. Üretimin bu denli kolaylaşması, kaçınılmaz olarak bir tüketim enflasyonunu da beraberinde getirmektedir. Her şeyin anında var edildiği bir dünyada, nesneler -ister sanatsal ister düşünsel olsun- birer “içerik” birimine indirgenmekte, hızla tüketilip aynı hızla unutulma döngüsüne girmektedir. İşte bu noktada, teknolojinin sunduğu imkânların ötesine geçip, bu durumun insan tini üzerindeki etkilerini sorgulamak için felsefenin derinlikli merceklerine, özellikle Hegel ve Nietzsche’nin öngörülerine ihtiyaç duyarız.
Hegelci diyalektiğin perspektifinden bakıldığında, insan bilinci (Ruh/Geist) ham bir potansiyel olarak kalmaz; o, kendini dış dünyaya dayatarak, maddeyle ve dirençle karşılaşarak olgunlaşır. Hegel için emek, sadece ekonomik bir aktivite değil, insanın doğayı dönüştürürken kendi bilincini de yonttuğu, meşakkatli ama zorunlu bir kendini tanıma sürecidir. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu o sancılı ilişki, eserin içine sinen o “insani ter”, ruhu yetkinleştirir. Oysa günümüzün YZ destekli üretim modeli, bu hayatî “süreci” âdeta kısa devreye uğratmaktadır. Artık direnç yoktur; sadece pürüzsüz, anlık ve nihai sonuçlar vardır. Hegel’in “olumsuzlama” dediği, zorlukla karşılaşarak aşma momenti, hızın içinde buharlaşır. Bizler, komutlarla yarattığımız ancak üretim sürecine gerçek anlamda dâhil olmadığımız o kusursuz çıktıların karşısında, Hegelci manada derin bir yabancılaşma yaşarız. Eser bize ayna tutamaz çünkü o aynanın sırrında bizim emeğimizin, tereddütlerimizin ve hatalarımızın izi yoktur. Kendi düşünme ve sentezleme yetimizi dışsallaştırıp bir makineye devrettikçe efendisi olduğumuzu sandığımız bu muazzam araçların pasif birer parçasına dönüşme riskiyle yüz yüze kalırız.
Bu tinsel yabancılaşma zemini üzerinde, Nietzsche’nin moderniteye dair en karanlık teşhislerinden biri olan nihilizm ve “son insan” figürü belirginleşmeye başlar. Eğer Hegel bize sürecin ve emeğin kaybını gösteriyorsa, Nietzsche bu kaybın yarattığı değerler boşluğuna işaret eder. Her şeyin bu kadar kolay, zahmetsiz ve “hızlı” elde edilebildiği bir dünyada, değer hiyerarşisi çökmeye yüz tutar. Emekle, zamanla ve adanmışlıkla elde edilmeyen şeyin ağırlığı da kaybolur. YZ’nin sunduğu bu sonsuz konfor ve hızlı tüketim döngüsü, Nietzsche Zerdüşt’ünün tiksintiyle bahsettiği “son insan”ın arzuladığı cennetin ta kendisidir. “Son insan” riski, acıyı, büyük tutkuları ve kendini aşma arzusunu bir kenara bırakmış; tek amacı güvenlik, konfor ve kolayca elde edilen küçük hazlar olan bir varlıktır. Yaratmanın çilesini çekmek yerine, makinenin sunduğu ortalama ama hızlı sonuçlarla yetinmek, insanın içindeki “Güç İstenci”ni -o yüce yaratma ve dönüştürme dürtüsünü- köreltir. Sanatın “içeriğe” hakikatin “veriye” iletişimin ise sığ bir “etkileşime” indirgendiği bu noktada, anlamın yerini devasa, uğultulu bir gürültü alır. Bu, aktif bir yıkım değil, Nietzsche’nin pasif nihilizm dediği durumdur; anlamsızlığın konforlu kucağında, ekranların soğuk ışığı altında gerçekleşen uyuşuk bir kabulleniş. Dolayısıyla, YZ ile geldiğimiz nokta, teknolojik bir zafer olduğu kadar, iradenin felce uğraması tehdidini de içinde barındıran bir çözülüş durumudur.



