Bize Ulaşın

     

Filozof Diyojen, Büyük İskender ve insan hakları

Dinçer KAYA
 

“İnsan, hür doğmuş ama her yerde zincire vurulmuştur.”

(Jean Jacques Rousseau)

“Gölge etme!”, 2400 yıl önce Sinoplu düşünür Diyojen’in (MÖ 412 ? - MÖ 320) Makedonya Kralı Büyük İskender’e söylediği unutulmaz söz. Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri adlı kitabında Diogenes Laertios bu olayı şöyle anlatır: “Kreaneion’da güneşlenirken, İskender başına dikilip ‘Dile benden ne dilersen!’ dedi. O da ‘Güneşimi engelleme yeter!’ diye karşılık verdi.” Bu arada belirtelim; yaygın olarak söylendiği gibi, Diyojen İskender’e, “Gölge etme başka ihsan istemem!” dememiştir; böyle bir dilenci ağzı, Diyojen’in kişiliğine aykırı düşer. Diyojen,“Gölge etme!” demiştir.

"İnsan, insana karşı!
İnsanlık, insana karşı! İnsanın gücü, insana karşı! Yeni yeni fark etmişiz..."  
(Ali Nesim)

Peki ama insanlık, bu iki basit kelimeyi 2400 yıldır neden unutmamıştır; neden insanlar bu sözü birbirlerine hatırlatmaktadırlar? Hemen söyleyelim; bir insanın (bu isterse bir kral olsun) bir başka insana, “Dile benden ne dilersen!” demesi, o insanın özgürlüğüne ve insan haklarına (ve demokrasiye) en büyük tehdittir de onun için. Bir ülkede, “Demokrasiye müsaade ediyorum.” diyen bir ses varsa, o ülkede demokrasi yoktur. Bir ülkede, “Demokrasiye paydos!” diyen birileri varsa, o ülkede demokrasi özgürlük ve insan hakları en büyük tehdit altındadır. “Diktatörlüğü yıkacağım, demokrasi getireceğim!” diye, bir ülkeyi (Irak) işgal edip petrolünü, milli zenginliklerini yağmalayanlar ve yüz binlerce insanı öldürenler, insan haklarına ve demokrasiye ne kadar saygılıdırlar?

 

Diyojen’in yaşamı

“Dışlanmak, asılmaktan daha büyük eziyettir.” (Fazıl Hüsnü Dağlarca)

MÖ 410 ? yılında Sinop’ta dünyaya geldiği bilinen ve tarihte “Sinoplu Diyojen” diye ün yapan bu Kinik filozof, asıl mesleği kuyumculuk olan bir kalpazanın oğludur. Sinop’ta devlet bankasından sorumlu banker olan babası Hakesios, Perslere ödenecek devlet vergisini sahte para basmak suretiyle gasp edince, veya Diyojen’in kendisi açgözlülüğü nedeniyle kalpazanlık yapınca, baba-oğul Sinop’tan sürülmüş, önce Delphoi’ye, ardından Atina’ya gelip yerleşmişler.

Diyojen, Atina’da umduğunu bulamamıştır. Yunanistan’da bir sürgün olarak ömrünü sürdüren Diyojen’in hak ve özgürlükleri kısıtlı olduğu gibi, herhangi bir geliri de yoktu. Babası ile birlikte çok sıkıntı çekmiş, sefalet içinde yaşamıştır. Öğretmeni Antishene’i tanımadan önce açlık, rezillik, korkunç sıkıntılar içinde, dostsuz ve himayesiz kalan Diyojen, farelere imrenecek kadar yokluklar içinde kalmış, bir gün yiyecek bulmak için koşturan bir fareyi görünce: “Hele bak bu hayvan Atinalıların mutfağına girmeyi biliyor da ben onların sofralarına oturamamak talihsizliğindeyim!” diye bağırmıştır. Ve o andan itibaren hayvanların yaşamını doğaya daha uygun bularak onların yaşamına özenmiştir. Bu arada Antisthenes'nin doğaya uygun yaşama çağrısını işitmiş ve öğrencisi olmak için ona koşmuştur. Öğretmenliği bırakmış ve ders vermemeye yemin etmiş olan Antisthenes kendisini kabul etmeyerek sopası ile kovunca, Diyojen, başını uzatarak: “Vur, konuştuğun sürece beni kovabilecek kadar sert bir sopa bulamayacaksınız!” demiştir. Antisthenes, bu inatçı adamın inadı ve ısrarı karşısında yeminini bozmuş ve yeniden öğretmenliğe başlayarak Diyojen’i yetiştirmiştir.

Kinik felsefesi

Kinik (köpeksi) okul, Sokratesçi okullardan biri kabul edilir. Okulun adının nereden geldiği konusunda iki tez vardır: Birincisi, okulun kurucusu Antisthenes'in, Sokrates'in ölümünden sonra “Kynosarges gymnasion”da ders vermeye başladığı ve okul bu yörede kurulduğu için “Kinikler okulu” adını aldığıdır. İkinci teze göre ise, okulun adı Yunanca “kynik” sözcüğü “kyon”dan (eski Yunancada: “köpek”) gelmektedir. Diyojen’in öğretmeni Antisthenes, mutluluğa ancak erdemle ulaşılacağını, erdemin de dünyevi hazları yadsımakla mümkün olabileceğini (mülkiyet, aile, din vb. değer ve yargıları reddederek) savunmuştur. Kinizme göre, insan kendi kendisine dayanmalıdır ki erdemli, yani kendine yetebilen bir kişi olabilsin.

Kinikler, kendilerine özgü çilecilik ve töretanımazlık anlayışlarıyla her türlü uygarlık değerini yok saydıklarından ve yaşama biçimleri hiçbir kuralı tanımama “ilke”sine dayandığından bu adla anılmışlardır. Doğal ve sade yaşamı öne çıkaran kinik filozoflar, bu yaklaşımlarına uygun bir kişilik örneği olarak da Sokrates’i gösterirler.

Kinizmin ününü, dolayısıyla kinizmin yayılmasını sağlayan Diyojen’dir. O, bu öğretiyi eyleme dönüştürmüş ve gerçek erdeme ancak bu şekilde ulaşılacağını savunmuştur. Söylentiye göre bir fıçının içinde yaşayan Diyojen, böylece toplumsal gereksinmelerden kendisini tamamen yalıtmaya yönelmiştir. Bu doğaya uygun yaşayışın temelleri, insani değerlerin doğaya aykırı olduğunu öne süren Stoacılık(1) tarafından beslenmiştir.

Diyojen bir sürgündü, kötü bir suçla suçlanmış bir adamın oğluydu, herkes tarafından itilmiş, hakaret ve küçümseme ile karşılaşmıştı. Ama onda güçlü bir irade, kararlılık ve cesaret vardı. Üstelik çok iyi konuşuyordu, üstün ve pırıl pırıl bir zekâya sahipti.

Diyojen, günlük yaşamında çok zaman kirli ve pis elbisesi, köpek derisine benzeyen mantosu ile dolaşır, geceleri heykel diplerinde ve sokak köşelerinde yatardı. Bir keşkülü, bir fıçısı ve bir sopası vardı. Ölü gömmekte kullanılan fıçının içinde yaşaması herkesi şaşırtıyordu. Fıçısından başka bir de tahta maşrapası vardı. Ama bir gün, çeşme başında avucu ile su içen bir çocuğu görünce, “Bu çocuk bana fazladan eşyam olduğunu öğretti.” diyerek maşrapa çanağı da kırıp attı. Diyojen, aşırı gururlu bir insandı ve herkesi küçümserdi! Sıradan insanlardan nefret eder ve o derece küçük görürdü ki, bir öğle vakti elinde fenerle “Bir adam arıyorum.” diye bağırarak Atina sokaklarında dolaşmış, böylece Atina’da adam görmediğini anlatmak istemiştir. Kış günleri çıplak ayakla karlar üzerinde dolaşır, donmuş heykelleri kucaklar, vücuduna eziyet ederdi. Eflatun ona “Çılgın Sokrates” derdi. Servet ve varlık düşmanıydı, bunların erdeme ters düştüğünü iddia ederdi. Zamanın felsefe okullarını da çekinmeden eleştiren bir kişiydi. Günün hatiplerine, “zamanın uşakları” derdi. Eflatun’un öğretimini, “zaman kaybettirme” olarak nitelerdi.

Bu konuşmada, Platon’a yakıştırılan kişinin ya da filozofun tiranın hizmetine girmek suretiyle yoksulluktan kurtulması olarak özgürlük ile kiniğin (Diyojen’in) kendisini yoksulluk içinde yaşamak suretiyle tirana hizmet etmekten kurtarması olarak özgürlük arasındaki farklılığın ortaya konması amaçlanır. Diyojen’in kitapları (Diyologlar, Tragedyalar, Mektuplar) günümüze ulaşmamıştır. Yaşamı ve düşünceleri birbirinden ayrılmayan Diyojen’le ilgili en değerli bilgiyi, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri adlı kitabın yazarı Diogenes Laertios’un aktardığı çoğu otantik yüzlerce anekdottan (2) öğreniyoruz. İnsanlar arasında yüzlerce yıldan beri anlatılan bu anekdotlar, Diyojen’le ilgili en değerli malzemeyi oluşturmaktadır.

Diyojen, insan için iki disiplin kabul ediyordu:

1- Ruh disiplini

2- Beden disiplini

Ona göre, beden disiplini jimnastikle elde edilebilirdi. Ruh ise ancak erdem ile gelişebilirdi. Erdemin ne olduğunu araştırmış, onun doğaya uygun yaşamak olduğunu bulmuştu. Yani bir insanın erdemli olabilmesi için, doğaya uygun yaşaması gerekmekte idi. Bu ise olabildiğince arzu ve ihtiyaçları azaltmak, hatta kaldırmaktan ibaretti. (Sokrates’in, agora’da, “Bu pazar yerinde ihtiyacım olmayan ne kadar çok şey var!” deyişini hatırlatalım.) Bu nedenle refah, nezaket, güzel sanatlar ve bilim, cezalandırılmaları gereken fazlalıklardır; zenginlik, asalet ve onur, iğrenilecek şeylerdir. Din ve kanunlar, politikanın icatlarıdır. Evlenme ve mülkiyet kaldırılması gereken fazlalıklardır. Zira doğa hükümetinde her şey ortaklaşadır: servet, kadınlar, çocuklar...

Zamanın bütün filozoflarının hükümdarlarla temas içinde olmaya özen gösterdikleri bir çağda, Sokrates’in ruhuna sadık kalan Diyojen, bu tür ilişkilerden sakınmaya özen göstermiştir. Her yönden kendine yeten güçlü biri olmaya çalışan, ama bu erdemleri politika alanına girdiği zaman korumanın mümkün olmadığını iyi bilen Diyojen, filozofun yoksul, ama kendine yeten erdemli hayatını, saray filozofunun zengin fakat eğilmiş hayatına kesinlikle tercih edilmesi gerektiğini savunmuştur. Diogenes Laertios, bu konuda onunla Platon arasında geçen ama gerçeği kuşkulu şu konuşmayı aktarmıştır: “Platon, bir gün onu yeşillik yıkarken görünce, yanına yaklaşıp usulca, ‘Dionysos’un hizmetinde olsaydın, şimdi yeşillik yıkamazdın.’ dedi; o da aynı biçimde usulca, ‘Sen de yeşillik yıkasaydın, Dionysos’a hizmet etmezdin.’ diye karşılık verdi.

 

Diyojen’den sözler

Diyojen’e, felsefenin ne yararını gördüğü sorulunca, “Her şey bir yana, talihin cilvelerine karşı hazırlıklı olmayı öğrendim.” demiştir.

Gök âleminden söz eden bir adama: “Gökten ne zaman geldin?" diye sorarak; ancak görülebilen ve mevcut şeylerden söz edilebileceğini, bunun dışında hiçbir hakikatten bahsedilemeyeceğini kanıtlamak ister.

Kendisinin vaktiyle kalpazanlıkla uğraştığını hatırlatanlara: “Evet, bir zamanlar sizlere benzemem lazım gelmişti. Fakat şimdi, siz benim olduğum hale asla gelemezsiniz.” diye cevap vermiştir.

Atina’da bir okula girdiği zaman, orada öğrencilerden başka birçok heykeller de gördüğünde, öğretmene dönerek: “Oto, tanrıları da sayarsak epey öğrenciniz var.” der.

Diyojen’e, “Hayvanlardan en şiddetli ısıran hangisidir?” diye sordular. “Vahşi hayvanlardan, insanın gıyabından konuşanlar; ehli hayvanlardan ise, dalkavuklar.” diye cevap verdi.

Diyojen’e, “Dünyada en fena hal nedir?” diye sordular. “Hem ihtiyar hem fakir olmaktır.” dedi.

Birisi, “Adam ne vakit evlenmeli?” diye sordu. “Genç ise, henüz evlenme zamanı gelmemiştir. İhtiyar ise, vakti geçmiştir.” dedi.

Bir gün sokakta oturmuş ekmek yiyordu. Gelip geçenler başına toplandılar; kendisine “köpek” dediler. Diyojen, “Köpek sizsiniz ki, ekmek yemekte olan bir adamın etrafını alıyorsunuz.” dedi.

Büyük İskender, Diyojen’i birbiri üstüne yığılmış insan kemikleri içinden bir şey ararken gördü ve ne yaptığını sordu. Diyojen, “Babanızın kemiklerini arıyorum; ama hangisinin kölelere, hangisinin babanıza ait olduğunu kestiremiyorum” dedi.

Yunanistan’ın hangi tarafında akıllı adamlar gördüğünü sordular. “Isparta’da pek çok çocuk gördüm; fakat hiçbir yerde adam görmedim.” dedi.

Yaşamanın bir felaket olduğunu söyleyen birine, Yaşamanın değil, ama kötü yaşamanın bir felaket olduğunu söyleyen Diyojen, arpını akort ederken gördüğü birine, “Yaşamını ruhunla uyumlu hale getiremezken, bu tahtaya ahenkli sesler vermeye utanmıyor musun!” demiştir.

Gene bir defa sokak ortasında, “Adamlar! Adamlar!” diye haykırmaya başladı. Birtakım halk etrafına toplandı. Diyojen, “Ben adamları çağırıyorum!” diye sopası ile onları ürküttü.

Bir gün ciddi, faydalı bir nutuk veriyordu. Önünden çok sayıda adam geçtiği halde, onu dinlemeye rağbet eden olmuyordu. Birdenbire şarkı söylemeye başladı. Halk derhal başına üşüştü. “Sadece eğlence ararsınız. Hiç doğru söz dinlemek zahmetine katlanmazsınız!” diye hepsini azarladı.

Diyojen insanların hendek kazmak ve tekme atmak için yarıştıklarını (günümüzde futbol oyunu gibi), ama düzgün adam olmak, ahlaklı bir yaşam sürmek için kimsenin kılını bile kıpırdatmadığını söylüyordu.

Diyojen, derdi ki: “Dengesiz arzular, insanları perişan eden felaketlerin kaynağıdır. İşsiz adamların işidir aşk! Terbiye dairesinde söylenmiş bir nutuk, baldan örülmüş bir ağ gibidir.”

Yeryüzünde en iyi şey nedir, diye sordular. “Hür olmak” diye cevap verdi.

Altının rengi neden sarıdır, diye sordular: “Kıskananı çoktur da ondan” dedi.

Pis yerlerde oturduğu için kendisine ileri geri söylenenlere şu cevabı verdi: “Güneş daha da pis yerlere girer, ama hiçbir zaman bozulmaz.”

Bir eşkıya, fakir olduğu için ona hakaret etti. Diyojen, hiç kızmadı; sadece, “Bir adama, fakir olduğu için hakaret edildiğini hayatımda hiç görmedim; ama pek çok insanın hırsızlıklarından ötürü asıldıklarını gördüm.” dedi.

Bir gün çok dar bir sokakta, zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa, “Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem.” der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir: “Ben çekilirim!”

Diyojen’e, “İhtiyarladınız. Artık dinlenmeniz gerek.” dediler. Diyojen, “Niçin?” diye sordu ve şöyle dedi: “Eğer koşucu olsaydım, koşunun sonuna doğru yavaşlamam mı gerekirdi? Tam tersine bütün gücümle koşmam gerek!”

Biri, Diyojen'e sordu: “Ne zaman yemek yemeliyim?” Diyojen cevap verdi: “Zengin isen, canının istediği zaman; fakir isen, bulduğun zaman.”

Bir gün sokakta giderken hâkimlerin, devlet hazinesinden bir küçük şişe çalmış bir adamı işkence yapmak üzere götürdüklerini gördü ve dedi ki: “İşte, büyük hırsızlar bir küçük hırsızı yakalamış götürüyorlar.”

Görüldüğü gibi bu kısa öyküler, filozofların Nasrettin Hocası Diyojen’in kinik yaşam tarzına özgü hicivciliğini, sözünü hiçbir şeyden sakınmamayla beliren cesaretini ve hazır cevaplılığını gösterdiği gibi, onun politik otorite karşısında mutlak bağımsızlığını da yansıtır.

Ölümünden sonra onun adına Korintoslular bir sütun, Sinoplular da bir heykelini dikmişler, adını ve anısını yaşatmışlardır. Erdemi ve etik hayatı doğaya uygun yaşanmış bir hayat, diye tanımlayan Diyojen’in yaşam felsefesini şöyle özetleyebiliriz: Kendine yetme ve sadelik...

Diyojen’in MÖ 324 yılında Korintos'ta öldüğü biliniyor. Toplumumuzda hiciv şairimiz Eşref, Neyzen Tevfik ve “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür.” diyen Sakallı Celâl, Diyojen’den çizgiler taşıyan kişilerdir.

Bugün Diyojen’in düşüncelerini bilmeden, tasavvuf’un terk-i dünya, terki-i ukba, terk-i terk görüsünü; “Her şey değişir, bir derede iki kere yıkanılmaz.” diyen Herakleitos’u tanımadan gene tasavvuf’un ileri sürdüğü sürekli dönüşümü; sayılardan edindikleri bilgileri genelleştirerek sayıları bütün varlığın ilkeleri yapan Pythagoras’ı öğrenmeden Hurufiliğin yazılarla, sayılarla ne söylemek istediğini; Orpheus’u dinlemeden Bektaşilik törenlerinin gerçek nedenini kavramak mümkün değildir.

“Hepimiz canlıyız (insanlar, çiçekler, eşekler vd.)
Hepimiz bu dünyanın çocuklarıyız
Ve hepimiz hak ediyoruz yaşamayı...” (Tamer Öncül)

Kaynakça
1) Diogenes Laertios. Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, Şubat, 2003.

2) Cevizci, Ahmet. İlkçağ Felsefe Tarihi, Bursa: Asa Kitapevi, 1998.

3) Sena, Cemil. Filozoflar Ansiklopedisi, 4 Cilt, İstanbul. Remzi Kitapevi, 1974.

4) Muallimoğlu, Nejat. Düşünen İnsana Hazine, İstanbul. Avcıol Basım Yayın, Şubat 2007.

Dipnotlar
1) Stoacılık; Kıbrıslı Zenon (MÖ 334-262) tarafından kurulan, MS III. yüzyıla değin varlığını sürdüren, Helenistik ve Roma döneminin en gözde felsefe okulu. Aklın egemenliğini, doğaya uygun yaşamayı, ruhun duygular karşısında sarsılmazlığını (ruh dinginliği ve duygulara kapılmama) ve bir yandan da dünya yurttaşlığı ülküsünü savunan felsefe akımı. Bu akım ayrıca “tümtanrıcı”, “usçu” ve “maddeci” görüşleri savunuyor olmasıyla da dikkat çekmektedir.

2) Kısa, özlü, güldürücü öykü. Fıkra.

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın Şubat, 2008 sayısında yayımlanmıştır.