Bir mihenk taşı olarak Nâzım Hikmet

Edebiyat

Nâzım Hikmet günümüzde yaşasaydı, acaba “Ulus Devlet”e karşı olur muydu? Kimlik bunalımı geçirir miydi? “İkinci Cumhuriyetçi” olur muydu? Bir Murat Belge ve bir Baskın Oran’ı “adam” yerine almasak da bir zamanlar TKP Genel Sekreterliği yapmış Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) gibi bir “Müflis Solcu” olur muydu? Devrim karşıtı bir Anti-Kemalist olur muydu?

Bu nedenle bir mihenk taşıdır Nâzım Hikmet.

Berlin Duvarı’nın yıkıldığı yıl, hastalıklarından biri yüzünden hastaneye kaldırılmıştı Yannis Ritsos. Tedavi edilmeyi kabul etmedi ve öldü. Yunan şiirinin en büyük elmaslarından biri olan Rumluk’u (Romyosini, Grecité) yazmıştı.

Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu’nca Türkiye Cumhuriyeti (Türk) vatandaşlığından çıkarıldı ama “Türklük”ünü asla tartışma konusu etmedi. Hem bireysel hem de ulusal kimlik bir zihinsel ve ruhsal durumdur. Bir tercih ve duruş halidir. Ulusal kimliğin genler ve DNA ile hiçbir ilişkisi yoktur. Etnik kimlikten vazgeçmeden ulusal kimlik bulunmaz. Ulusal kimlikte “Ben” bir başkasıdır. Bir başkası ise “ben”im. Sovyetler Birliği zamanında birliği oluşturan devletlerin ulusal kimlikleri vardı ama hepsi birden “Sovyetik” idi.

Ancak ve buna karşın, Sovyetler Birliği türlü nedenlerle Nâzım’a vatandaşlık vermekte nazlandığı ve kendisine önerildiği için Polonya vatandaşı oldu. Bilindiği gibi büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa, Konstantin Borzecki adında bir Polonyalı olarak dünyaya gelmişti. Ama o tıpkı büyük dedesi gibi bir Türk’tü. “Ben bir melezim!” dediğini kimse duymadı.

Bir komünistti, bir enternasyonalist idi ama bir Türk olarak komünist ve enternasyonalist idi. Bir komünist ve enternasyonalist idi ama aynı zamanda bir Kemalist ve ulusalcı devrimciydi.

Tek parti döneminde düzmece nedenlerce hapse atıldı ama asla bir “müflis” olmadı.

Sovyetler Birliği’ne iltica ettikten sonra, dönemin Demokrat Parti iktidarını ve Adnan Menderes’i kıyasıya eleştirdi. Türk halkını (yani Türkiye’de yaşayan bütün etnisitelerin oluşturduğu halkı) her şeyin üzerinde tuttu.

Bir vatansever (patriot) olduğu için, sürgünde vatansever olmaya devam ettiği için “Vatan Haini” şiirinde “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ” dedi.

“Kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi” dedi. Ve bu dizeyi yazdığı için ne komünistliğine ne de enternasyonalizme ihanet etti.

Hey gidi küncü (susam) beyinliler!

Değerli okurlar, şimdiye kadar N. Hikmet konusunda onlarca yazı yazdım. Yukarıda ileri sürdüğüm iddiaları kanıtlayan yazılar bunlar. İzin verirseniz, bu yazılardan birkaç örnek vermek istiyorum. Yeni bir yazı yazsam zaten bu yazıların tekrarı olacak:

Filistin üzerine

Varlık dergisi Şubat 2009 sayısının ağırlıklı konusu, “Ortadoğu’da vicdan sınavı: Gazze” ile “Şiirimizde Filistin Direnişi”.

Türk edebiyatı, Filistin’e ancak 68 olaylarından sonra ilgi duymaya başladı. 

Bu arada sol direnişçiler Bekaa’da eğitim gördüler, bir bölümü Filistin’de savaş stajı yaptı.

Dergilerde Filistin şiirleri yayınlandı. A.Kadir, Afşar Timuçin ve Süleyman Şalom’un hazırladığı Filistin Şiiri Antolojisi şairlerin ve şiir heveslilerinin başucu kitabı haline geldi. Şu anda elimin altında sözünü ettiğim antoloji yok, hangi şairlerin yer aldığını bilemeyeceğim. Ancak, Abdellatif Laâbi’nin ilk baskısı 1990 yılında, ikinci baskısı 2008’de yapılan “La poésie palestinienne contemporaine”(2) adlı antolojisinde çoğu yer almıyor.

68 olayları, Filistin şiirinin 67 kuşağının ortaya çıkış ve yükselişine denk düşüyor. 67 kuşağının en önemli şairlerinin adını Laâbi’nin antolojisindeki yazılışıyla aktarıyorum: Rachid Houssaïn, Salim Jabrane, Tawfiq Zayyad, Fawwaz ‘Id, Mohammed al-Qissi, Marmoud Darwich, Samih al-Qassim.

Varlık dergisinin özel sayısıyla iki nedenden dolayı ilgileniyorum. Birinci neden Türkiye’de pek (belki de hiç) bilinmeyen bir olgudan söz etmek.

1950’lerin ortasında, bizim İkinci Yeni’nin ortaya çıktığı yıllarda başlayan Arap şiirinin modernleşmesi hareketinin ateşçilerinden biri Nâzım Hikmet idi. Bunu Arap şairlerinin (örneğin Abdellatif Laâbi) ağzından duyduğum gibi makalelerinde de okudum. Nâzım’ın Arap diline çevrilmesi Arap şiirinin Tanca’dan Bağdat’a değişmesinde etkili olmuştur. Yani bizim şair ve şiirseverlerin Türkçe’de yayınlanan Filistin şiiri antolojisinde yer alan şairlerden etkilenmelerinin arka planında duran Nâzım’ı keşfettiklerini hiç sanmam.

Demem o ki 1968-1980 arasında şiir yazan toplumcu şairlerimiz Nâzım’ın şiirinden etkilenen Filistin şairlerinin şiirinden etkilenmişler ve aralarından bazıları bu şairleri kendilerine örnek model seçmiştir.

Bu olgunun bilinmesini istedim.

Varlık dergisine değinmemin ikinci nedeni konu bağlamında yazan yazarların bazılarının takındığı tuhaf tutum.

Örneğin Sezai Sarıoğlu’nun şu cümlesini ele alalım: “Gazze olayı, tarihin marangoz hatası ulus devletlerin kendisinden başka değer ve kıymet bilmemesi ve öteki dili, halkı, fotoğrafta göstermemesi taammüdü değil midir?”

“Tarihin marangoz hatası ulus devlet” saçmalığının neresini düzeltelim. İlkin tarihte marangoz hatası olmaz; tarihte gereklilikler ve zorunluluklar vardır. Ulus devlet, ulusların, toplumların ve devletlerin hâlâ sürmekte olan bir sürecidir. Çokuluslu imparatorluklar yeniden kurulmadıkça ulus devlet yaşamaya devam edecektir. Ulus devlet (aslında ulusal devlet) tarihçilerin, sosyologların, ekonomistlerin “sona erdi”, “sona ersin” demesiyle sona ermez. Yıkılan neoliberal küresel sistem de bunu başaramadı.

Ulus devlet bir gün elbette sona erecek, ama şimdilerde değil, bu toplumsal ve ekonomik format içinde değil; belki, bir başka ve çok daha üst ve üstün bir formatta bu mümkün olur.

Demokrasi, insan hakları, bireysel özgürlük kavramları ne zaman ortaya çıktı? Cemaatlerin uluslaşması ile, parça bohçası imparatorlukların ulusal devletlere dönüşmesi ile. Ulusal devlet tarihin marangoz hatası değil, tam tersine diyalektiğinin bir sonucudur. Ulusal devlet olmasaydı demokrasi de olmazdı. Eski emperyal ve çok uluslu hangi imparatorlukta demokrasi var(dı)?

Ulus devlet ya da ulusal devlet yekpare tek ulus devleti değildir. Öyle sanılıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal devletinde TC kimliği olan herkes aynı haklara sahip vatandaştır.

ABD ise çok uluslu, çok devletli (eyaletli) bir ulus devlettir.

Konuyu bağlamadan Sezai Sarıoğlu’ndan bir alıntı daha yapacağım:

“…milliyetçiliğin, ırkçılığın, tarihsel bir hakikat olan ulusları, ulus devletlerin ezel ebet çarpıklığını bir sevinç sanmanın trajedisi… Hal böyle olunca Gazze’nin de ötesine geçip, dünyanın ulus devlet, modernizm paradigmasının ürettiği milliyetçi-ırkçı kötülüklere ve tanrının dünya görüşü dinin kurucu öğeliğine temsil oluşuna bakıp ‘sevgim acıyor’ diyorum.”

Filistin halkının 1948’den bu yana yaşamak zorunda kaldığı trajediden etkilenmemek mümkün değil. Ama bu trajedideki “Arap” payını unutmamak gerek.

Ve ayrıca İsrail devletini gayri meşru ilan etmek için ulus devlet olgusuna sarılmaya ve ona saldırmaya da gerek yok. İsrail-Filistin-Arap sürtüşmesinde ulus devletin payı bir küncü (susam) boyutunda.

Şimdi burada bunları tartışacak değilim. Sezai Saroğlu, ulus devlet (!) illetinden söz ederek “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” yöntemini uyguluyor. Ben ne demek istediğini çok iyi anlıyorum, ama bunu da şimdi burada tartışmak istemiyorum. Gazete yazılarımda ve düzyazı kitaplarımda çok değinmişliğim var Sarıoğlu’nun (bilardo diliyle) bandtan gördüğü soruna. Yani Kürtçülük fesadına!

Filistin konusunda yazanlar arasında sadece Adnan Özer şöyle bir teğet geçiyor Filistin şiirinin Nâzım’la olan ilişkisine. O kadar!

Fırsat çıkmışken 1970’li yılların bir başka marazına da değineceğim burada: Tematik antolojilerin olumsuz etkisi!

A.Kadir’in “Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri I. II. III” (1973) antolojisini okuyan genç şairler ve şiirseverler şiirin bu antolojide yer alan şiirler gibi “savgüden” (angaje) şiirler olması gerektiğini 

düşündüler ve bunun dışında kalan her türlü şiir anlayışına karşı çıktılar.

Bu antolojide yer alan, Egito Gonçales’in “Sorgu Sırasında Ölüm” adlı şiiri benim çok sevdiğim şiirlerden biridir:
 

Sabahın üçünde, uzaktı uykum düşlerden. Uyuyordu karım yanımda.

Gezdirdim kalçalarında elimi.


Sonbahar ayı parlıyordu yolların üstünde.

Kış gecelerini haber veriyordu rüzgârın soluğu.


Sabahın üçünde, hemen bütün arkadaşlar uykudaydılar. İçlerinden biri, yalnız o, dönüyordu gece işinden, yorgun argın.


Hora teptiği saatti ışıltıların  mezarlarda, uykuyu haplarda aradığı saatlerdi sürgünlerin.


Sabahın üçünde, uyumamıştı henüz karısı onun. Bir atkı atmıştı sırtına, elinde kitap.

Kaçmıştı uykusu, yarım saat olmuştu ışığı yakalı. Vakit geçip gidiyordu sorgu odasında.

Bin vatlık iki ampul kesiyordu havayı.


Kalp direnmekten vaz geçti, sabahın üçünde.

İki görevlinin karşısında bir ölü adam, ve iki kül tablası, içinde otuz izmaritle.

Egito Gonçalves’in bu şiirinin yanı sıra “Abluka Haberleri” ve “Daha Sonra Yazacağım” başlıklı şiirleri de çok seviliyordu.

1980 dolaylarında, Egito Gonçalves’i yakından tanıdığımı, dostum olduğunu öğrenen (şimdi adını anımsamadığım) bir arkadaş, onun devrimci şiirlerinden oluşan bir kitabını yayınlamayı düşündüğünü, kendisiyle konuşmamı rica etti benden. Bu öneriyi Egito’ya aktardım. “Benim bir devrimci şiirler kitabım yok” dedi. Altı ay sonraki buluşmamızda, antolojinin I. cildini yanımda götürdüm. Şiirleri gösterdim. O zaman “Ha, dedi, benim bu türden çok şiirim yok. Salazar döneminde başka türlü şiirler yazdım.”

Benim beklediğim bir cevaptı. Ama bizim genç şairler ve şiir severler “devrimci” dedikleri şairlerin sadece devrimci şiir yazdıklarını sanıyorlardı. Bu nedenle durmadan kalın devrimci (!) bildiriler yazdılar, şiir yerine.

A.Kadir’in elbette böyle bir niyeti yoktu antolojiyi hazırlarken. Yazı işinde niyet ile hedeflenen menzil her zaman örtüşmez. 

Aynı sorun Nâzım’ın da başına belâ olmuştur. Nâzım gibi devrimci bir şairin nasıl olup da “Saman Sarısı” gibi öznel bir şiir yazdığı tartışılmış; Sovyetler’e kaçarak Türkçe’nin yörüngesinden çıktığı için kötü şiir yazdığı Fethi Naci gibi eleştirmenler tarafından ileri sürülmüştür. Fethi Naci’nin ciddiye alınmaması gereken bu iddiasını günümüzde de ciddiye alan eleştirmencilerin olması çok şaşırtıcı. “Saman Sarısı”, “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın, “Bedreddin Destanı”nın gerisinde bir şiir değildir.

BİR DİKEN OLARAK NÂZIM HİKMET(3):

Sabit Kemal Bayıldıran Sincan İstasyonu’nun Ekim 2008 sayısında şöyle yazıyor:

“Fethi Naci, şiirin her şeyden önce bir dil işi olduğunu savunur ki, doğru bir yaklaşımdır. Dilin sıcaklığını yakalayamamış kişinin şair olması mümkün değildir. Bu nedenledir ki Türkiye solunun yücelttiği Tevfik Fikret’i haklı olarak şair saymaz. Çünkü Fikret’te Türkçe zevki yoktur. Onun muhalif oluşu, yazdıklarını ‘şiir’ saymaya yetmez.

Nitekim Fethi Naci, Nâzım’ın ‘gurbet’te yazdığı şiirlerin çoğunun başarısız olmasını şairin dil gurbetine düşmüş olmasına bağlar. (Bana göre, aşırı üretim ve demlendirmeden yayımlama da rol oynamıştır) Şöyle der Fethi Naci: ‘Nâzım Hikmet’in Türkçe’den ve Türkiye’den uzaktayken yazdığı şiirlerin çoğunun başarısız şiirler olmasında bu dil gurbetinin payı az mı?’ Sevgilisine ‘Sen konuştuğum dil kadar, Türkçem kadar güzelsin’ diyen bir şairin ihanet etmediği Türkçe’sinden ayrı kalmış olması elbette şiirini yaralayacaktır. Nâzım’ın Türkiye’de su gibi akan Türkçe’si, gurbette canlılığından çok şey yitirir.”

Şiir elbette her şeyden önce “dil” ile yazılır, ama çeyrek yüzyıldır yazdığım gibi sadece dil değildir ve Fethi Naci’nin muradı olan dil ile biçimci (formalist) ve yapısalcı-göstergebilimci kuramcıların sözünü ettiği “dil” aynı dil değil.

Biçimci-yapısalcı-göstergebilimci kuramcıların sözünü ettiği dil (langage) ile Fethi Naci’nin sözünü ettiği doğal dil, gündelik dil (langue, lisan) ayrı ayrı şeylerdir. Gerçi “langage”, “langue”ın bir türevidir ama aynı şey değildir bunlar. Yazınsal söylemin kullandığı “langage”, “langue”ın yabancılaşmış, sapmış halidir. Meraklılara Yazınsal Söylem Üzerine’yi tavsiye ederim.

S.K.Bayıldıran’ın yazısından yaptığım alıntı, yazar ile ustası Fethi Naci’nin şiirin doğal dil ile yazıldığını sandıklarını gösteriyor.

Şiirle ilgili önemli bir ilkeyi anımsatmak isterim: Doğal dilden sapma olmadan ortaya şiir çıkmaz.

Fethi Naci’nin Nâzım Hikmet’in şiiri ve dille ilişkisi hakkında söyledikleri a’dan z’ye yanlıştır.

 

Cahit Sıtkı ile Ahmet Hamdi beyler Charles Baudelaire’i okuyarak şiir yazmışlardır.

Sanat yapıtının oluşumuna dair bir görüşü, düşüncesi, kuramı olmayan hiçbir yazara eleştirmen dememek gerekir.

Fethi Naci, yapıtlar konusunda görüşler ileri sürmüştür. Sanat yapıtının oluşumuna dair her hangi bir düşüncesi (kitabı) yoktur.

Cahit Külebi de, Nâzım’ın yabancı dillere kolayca çevrilecek biçim ve içerikte şiir yazdığını ileri sürerdi.

Gazeteciliğin sığ sularında Nâzım’ın “Türkçe’nin en büyük Şairi” olduğu iddialarına itiraz edenler var. Bu iddiada bulunanlar Nâzım’ın neden Türkçe’nin en büyük şairi olduğunu kanıtlarıyla, karşılaştırmalarıyla yazmadıkları için, birileri de bu iddiaya karşı veto kullanabiliyor.

Yağmur Atsız, 28 Mart 2009 tarihli Star gazetesinde, aynı gazetenin yazarı İbrahim Kiras’ın Nâzım hakkındaki itirazi görüşlerini desteklemek için “Nâzım” başlıklı bir yazı kaleme almış. Yağmur Atsız da Nâzım’ın “komünist” olduğu için Avrupa’da büyük ilân edildiği görüşünde.

Yağmur Atsız’a göre Nâzım Hikmet ancak ve yalnızca Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Faruk Nafiz, Mehmet Akif, Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairlerin arasında yer alabilir.

Sağcılar sadece N.Hikmet’in değil Pablo Neruda, Louis Aragon, Rafael Alberti, Nicolas Guillen, Yannis Ritsos gibi şairlerin de komünizm kontenjanından ünlendikleri ileri sürerler. CIA önderliğinde kapitalist oluşumların bu konudaki örgütlü marifet ve dalaverelerini öğrenmek için Frances Stonor Saunders’in Doğan Yayıncılık tarafından yayınlanan “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı”sını okuyun.

Bir misyon şairi olan Mehmet Akif’i ayrı tutuyorum. Geriye kalan şairlerin çağlarının şiirsel kodlarını anladıkları bile söylenemez. Hele Necip Fazıl’ın N.Hikmet’le eş tutulma uzlaşması midemi bulandırır. Cahit Sıtkı ile Ahmet Hamdi beyler Charles Baudelaire’i okuyarak şiir yazmışlardır. Aklı olan bu iki şairi Fransızcaya çevirmez. Çünkü ikisinin de Baudelaire’den türedikleri ortaya çıkar. Faruk Nafiz bir şairden çok manzumecidir.

Yahya Kemal ise bir mitostan ibarettir.

Gerçek şairler kendi dillerinin hapishanesinden, gettosundan mutlaka kurtulurlar. Yahya Kemal’in evrensel boyutlarda bir şair olamamasının nedenini yabancı dillere çevrilmemesine bağlamak doğru değil. Evrensel boyutlarda bir şair olmadığı için yabancı dillere çevrilmediği neden düşünülmüyor?

Şiir konusundaki ölçülerimden biri çağının çağdaşı olmaktır. Pablo Neruda, Louis Aragon, Rafael Alberti, Nicolas Guillen ve Yannis Ritsos çağlarının çağdaşı şairlerdir ama Yağmur Atsız’ın N.Hikmet’e rakip olarak adlarını andığı şairlerin hiçbiri çağlarının şairi değildirler.

N.Hikmet tam anlamıyla bir şiir ve sanat öncüsüdür, bir “avant-garde”tır. Örnek: “Şeyh Bedreddin Destanı”, “Memleketimden İnsan Manzaraları”, “Saman Sarısı”, Küba ve Tanganika şiirleri. N.Hikmet başka ülkelerin şairlerini de etkilemiş bir şairdir.

Gazete yazıcılarının Nâzım Hikmet konusunda sütunlarında yaptığı gösteriler midemi bulandırıyor. N.Hikmet kendisine rakip gösterilen bütün sağcı şairlerden kim bilir kaç gömlek daha üstün bir şairdir. Bu namusluca kabul edilmeden Türk şiirinde hiza ve istikamete bakma olanağı ortadan kalkar.

Nâzım Hikmet’in bir cümlesini aylarrdır arıyorum, bulamıyorum. Sanırım birine yazdığı bir mektupta okumuştum. Nâzım mektubunda Memleketimden İnsan Manzaraları’nda bütün yazınsal türleri, romanı, öyküyü, şiiri, makaleyi, söyleşiyi birbirine karıştırarak şiiri yeni bir boyuta taşımaya niyetli olduğunu yazar. Bu satırları bir türlü bulamıyorum. Ama bulmak zorundayım. Bana bu konuda yardımcı olursanız sevinirim. Hangi kitap, kaçıncı sayfa?

Bu dürtüyle bugün de saat 04’te uyanıp “Piraye’ye Mektuplar”a yumuldum. Aradığım cümleyi bulamasam da bir başka hazine buldum.

Bundan sonraki yazıya kalacak!

***

Bugün de 04’te uyandım. Ama bu gece saatler 60 dakika ileri alındığı için yataktan kalkma saatim 03. Gidip aşağıdaki kütüphanede Nâzım Hikmet’in “Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar”ını(4) buldum. Okuya okuya 120. sayfaya geldim ve aradığıma benzer cümleler buldum:

“Geçen gün Raşit Kemali(5) ile konuşurken bir vesileyle ‘ben artık şiir yazmayacağım’ dedim. Kelime ve istilah üzerinde oynamak istemiyorum. Yani şimdi şu yazdığım 3350 küsurluk kitap(6) bir şiir kitabı değil. İçinde şiir unsuru var, hattâ bazen teknik bakımdan kafiye filân bile. Fakat aynı derecede nesir ve tiyatro hattâ senin kaydettiğin gibi sinema senaryosu unsuru da var.”

Gerisini kitabı bulup kendiniz okuyun!

N.Hikmet bu dört satırda modern şiir dersine girişin kapısını aralıyor. N. Hikmet’in öteki çağdaş Türk şairleriyle farkı burada.

Kütüphanede rahmetli kardeşim Aziz Çalışlar’ın hazırladığı “Nâzım Hikmet, Sanat ve Edebiyat Üstüne”(7) adlı derleme kitabını da buldum. Aziz’in bu kitabı Nâzım Hikmet’in bir sanat düşünürü olduğunu kanıtlamak için onlarca kitaptan derlediğini biliyorum.

“Elbette şiirde hayal kuvveti, şairane muhayyile kudreti olmalı, doğru. Elbette ki şiirin içinde resim, müzik, mimarlık, heykeltıraşlık unsurları olmalı. Fakat bütün bunlar eninde sonunda şekle aid meselelerdir. Ve şekil bakımından şiiri tahdit etmek, şiir yalnız musikidir, şiirde resim olmamalı filan gibi müsbet yahut menfi kaideler koymak bence ne kadar yanlışsa, şiirin muhteva bakımından sahasını tahdit etmek de o kadar yanlıştır.”(8)

Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” hakkında yazılım süreci içinde söyledikleri poetika bağlamından çok ilginç. Ama beni ilgilendiren cümle henüz bu destansı şiiri yazmaya başlamadan önceki tasarım dönemindeki düşünceleri. Bu düşünceleri çok iyi anımsıyorum ama hangi kitaptaydı, neredeydi bir türlü bulamıyorum.

Nâzım ve babam aynı yıl 1902 yılında doğmuşlar. Oğlum Tanbey, Nâzım’ın öldüğü 1963 yılında doğdu. Nâzım ve babam yaşasalardı şimdi 107 yaşında olacaklardı; Nâzım 61 yaşında, babam 76 yaşında öldü. Ve şimdi ben bu dünyada Nâzım’dan daha yaşlıyım. 73 yaşımdayım.(9)

 

“ALIR ALMAZ BANA BİLDİR”(10):

Nâzım Hikmet’e devam edelim: Nâzım Hikmet’in Piraye’ye Mektuplar(11)’ını, Kemal Tahir’e Mahpushane’den Mektuplar(12)’ını okumuşsanız 

her mektubunda en çok kullandığı cümlenin “Alır almaz bana bildir” olduğunu görürsünüz. Piraye Hanım’a bir yerden gelen paranın bir bölümünü göndermiş onu sormaktadır. Gene bir yerden gelen paranın 5-10 lirasını Kemal Tahir’e göndermiştir, onu sormaktadır.

Nâzım Hikmet ailesine arkadaşlarına maddi destek sağlamak için hapishanede bir esnaf gibi, bir işadamı gibi çalışmaktadır:

“Tela dokumak istiyorduk, fakat hâlâ kıl gelmedi. Zaten şimdilik tezgâhlar tamamıyla stop etti. Hani tela işi olursa, pek sevineceğim. Yeni bir şiire başladım, bitince sana yollarım. Seni ve çocuklarımı hasretle kucaklarım, sevgili karıcığım.”(13)

Nâzım Hikmet hangi hapishanede olursa olsun boş durmamakta İpek Film için senaryo yazmakta, operaya opera librettoları, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları için romanlar çevirmektedir.

“Sevgili Karıcığım,

Ben iyileştim, grip geçti. Eminim sen de iyileşmişsindir. Birkaç gün doludizgin çalıştım. İhsan İpekçi’nin 'İstiklal Madalyası’ isimli mevzuunu senaryo haline getirdim. Bugün temize çekeceğim, yarın savcılığa yollarım. Öbür gün postaya verilir, yani birkaç gün sonra parasının bir kısmını İhsan sana yollamış olur.

Röntgen için doktor rapor verdi. Birkaç güne kadar çektireceğim. Sancılarım hep öyle, ara sıra gelip geçiyor. Dişimi tedavi ettiriyorum. Senin anlayacağın, baharla beraber ben de kendimi kalafata çektim.

Şu işler bitsin, şiir yazacağım. İçim seslerle dolu. Memo(14) oğlumuzu çifthaneye güvey verdik. Yavruları olursa bir tanesini senin için alacağım.

Tezgâhlar hep öyle bildiğin gibi tıkır mıkır, kör topal işlemekteler. İşte sana kendime ait bir sürü havadis. Bundan önceki mektubumda oğlumun(15) tercüme ettiği hikâye kitabı hakkındaki düşüncelerimi kısaca yazmıştım. Yahu, sevgilim, şu İngiltere’den yarı otomatik el tezgâhı – dikkat et: el tezgâhı – en son sistem el tezgâhı meselesi için uğraşacaktın.

İhmal etme kuzum. Hepinizi hasretle kucaklarım.”(16)

Olanak bulsaydı, İngiltere’den yarı otomatik el (dokuma) tezgâhı getirtebilir miydi? Mevcut yasalara karşın (daha doğrusu mevcut yasalar ile) mahkûm edilmesi müthiş bir skandaldı Nâzım’ın. Buna adli hata demek mümkün değil. Bile bile. Zorla, zorlama! Ama hapishanelerde biraz kayrıldığı, özel muamele gördüğü de düşünülebilir. Ayrıcalıklı muamelede kuşkusuz “Dayı Bey” General Ali Fuat Cebesoy’un etkisi vardı, fakat ününün, kişiliğinin hem etkileyici, hem de caydırıcı gücünü unutmamalı.

Düşünsenize, Piraye Hanım’a, Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda hapishane müdürünün, sergardiyanın (baş gardiyanın) selamlarını alıp gönderiyor, hapishane yöneticilerinin ailelerinin sağlık işleriyle ilgileniyor, gerektiğinde onlara torpil bile yapıyor.

“Karıcığım,

Dehşetli merak içindeyim, ne senden, ne de oğlumdan mektup var. Oğlanın sıhhati hakkında derhal bilgi verin. Merak ediyorum, ikiniz de rüyalarıma giriyorsunuz.

İzgen’un yolladığı mecmuaları aldım. Çok teşekkür ederim. Burada ‘Image’ mecmuasıyla ‘Vayna i Raboçiklas’ mecmuasını buluyorum. Kabilse ara sıra ‘Pravda’ ve ‘İzvestiya’ gazeteleriyle ‘Krasnaya Zvezda’ mecmuasını yollasın.”(17)

 
   

Mektubun birinci paragrafından bir genelleme yapmak mümkün değil burada, ama on-yirmi mektup okuduktan sonra 1940’lı yıllardan insanlarımızın sağlık durumunun pek parlak olmadığı anlaşılıyor.

Nâzım’ın dişi, kulağı ağrıyor, siyatikleri azıyor, kaplıcaya gidiyor… Ailede ve dost çevresinde mutlaka birinin sağlık sorunu var. Bu yüzden şair hep merak içinde.

Ancak alıntının ikinci bölümünün bir kez bile yazılmış olması yeter: Demek ki 1940’larda İstanbul’da SSCB’de yayınlanan Rusça gazete ve dergiler bulunabiliyormuş. Pravda, İzvestiya, Krasnaya Zvezda… Ne demek bu? “Krasnaya”nın “Kızıl” anlamına gelebileceğini düşünüyorum. Diyelim ki bu gazeteler piyasada satılmıyordu, peki İzgen nereden buluyordu bu Rusça dergi ve gazeteleri. Ayrıca mektupları infaz savcılığı tarafından okunduğuna göre hangi cesaretle yazabiliyordu bu yayınların adını?

Delikanlılığımın 50’li yıllarını düşünüyorum: Değil bu dergileri piyasada bulmak, satın almak, yanımızda bile bulunduramazdık, kalabalıkta adlarını bile ağzımıza alamazdık.

Nâzım’ın Kemal Tahir’e yazdığı mektuplar daha çok sanat ve edebiyat ağırlıklı. Bu mektuplardan onun sanat ve edebiyat tasavvurunu anlamak, çıkarmak mümkün. (Mümkün ama bunu yapmak kimsenin aklına gelmiyor.) Ama para işi de, gündelik hayat da oluyor bazen:

“Kardeşim Kemalciğim,

Senin para işin için Naci’ye tekrar tekrar yazdım. Gömlek ve saire göndermesini de bilhassa kaydettim. Mamafi, ne olursa olsun, ben sana yine bermutat, her ay 5 lira yollarım. Hala hanım bizim 15’i indirdi ama, ona mukabil hemşire 5 lira yolluyor”.(18)

“Büyük şiirime(19) başlamak üzereyim. Ara yerde bir küçük şiir yazdım. Üzerimde âmil hadise çok şükür muharebeye girmemiş olmamızın verdiği inşirahtır. Harbe girmeyen bir Türkiye’nin bahtiyarlığını duyarak yazdığım bu şiire Yemiş Bahçesi adını verdim. Aynen aşağıya naklediyorum:

 

Görüyorsun be, şu gürültü patırtı içinde dünya yanarken, bir Türk(20) şair olup böyle rahat yazmak ne zevkli şey. Haydi Allah rahatlık versin Kemalciğim. Sorup soran, selam eden yok, anlaşılan senin selâmın yeter bana.”(21)

“Böylelikle Memleketimde İnsan Manzaraları 3000 mısralık dört tane bir arada kitaptan mürekkep 12000 mısralık bir kitap olacak. Bu bir öntasarı. Haydi hayırlısı.

Kelleci’yi merak ve emniyetle bekliyorum.

Romana başla Kemal!”(22)

Bakın, şu iki küçük alıntıdan neler çıkıyor, iki küçük alıntı neler çağrıştırıyor: 29 Mart 2009 Yerel Seçimlerinden önce Başbakan R.T.Erdoğan, CHP’nin iktidar döneminde “bu halk”a vesika ile ekmek yedirdiğini söylüyordu. CHP iktidarı 1940’larda İkinci Dünya Savaşı’nda sanki keyfinden insanlara vesika (kupon) ile ekmek verdi, sattı? “Vesika” döneminde herkesin yaşına ve işine göre günlük ekmek hakkı vardı. Ekmek almaya elde kuponlu karneyle gidilirdi. Ekmeği satan kuponu keser, ekmeği verirdi: Bir ekmek, yarım ekmek, çeyrek ekmek… O dönemde “Vesika” tıkır tıkır işlemiş, Türkiye savaşa girmemiş, hapishaneye kapattığı şair bundan dolayı bahtiyar olmuştur.

Başka bir inceleme konusu: Memleketimden İnsan Manzaraları’nın son durumu Nâzım’ın “öntasarı”sına uygun mu, Nâzım öntasarısını uygulayabilmiş mi, yani Memleketimden İnsan Manzaraları 4 x 3.000 = 12.0000 dize mi?

Ben oturup saymayacağım, aranızdan biri yapmalı bunu. Genç şairler, genç eleştirmenler yapmalı.

Bir başka inceleme konusu: Nâzım hapishanede Kemal Tahir ile Orhan Kemal’e “mentorluk”, “antrenörlük” yapmıştı. Kemal Tahir’e mektuplarda roman sanatı ve tasarımı konusunda uzun uzun açıklamalar yazar, Kemal Tahir’e tavsiyelerde bulunur. Kemal Tahir bu tavsiyeleri ne oranda uygulamış olabilir?

Ben Orhan Kemal’i severim, hem de çok severim. Kemal Tahir’i hiç sevmem.

Orhan Kemal’de köklü bir Nâzım Hikmet sevgisi vardır, bu sevgi ailesine de geçmiştir. Oğullarından birinin adı, sanırım, Nâzım! Kemal Tahir’in Nâzım’ı sevdiğinden, ona sadık kaldığından emin değilim. Son yıllarında Tahirî Tarikatı kurup şeyhliğe özenmesi bunun en çarpıcı örneği olabilir. Türkiye’nin en kof, en sorunlu adamları Tahirî tarikatına mürid olmuştur. Şeyhleri başta olmak üzere hepsinin Türkiye tasavvur ve yorumları yanlıştır.

Kemal Tahir’in göklere çıkartılan Devlet Ana’sı Orhan Pamuk’un romanlarından da kötüdür.

Herkes Kemal Tahir’den tirtir titrerken bu düşüncelerimi (tabii o zamanlar Orhan Pamuk anaokuluna gidiyordu belki) Dost (Nisan 1968) dergisinin soruşturmasına verdiğim yanıtta açıklamıştım. Bu metni Ne Altın Ne Gümüş(23) adlı söyleşiler kitabımda okuyabilirsiniz. Tavsiye ederim!

 

NE VAR NE YOK (II)(24)

Akıllarınca bir denge sağlamak için Nâzım Hikmet’le birlikte Necip Fazıl Kısakürek’in adını da anarlar. Şiir severler ise, sağcılar hır çıkarmasın diye bu saçma eşleştirmeye karşı ses çıkarmazlar. Oysa Necip Fazıl sıradan bir şairinden daha fazla bir şair değildir. Çünkü ne çağının çağdaşıdır, ne de bir simyacıdır. Uyguladığı ölçü (vezin) ve uyak (kafiye) zevkiyle takır-tukur bir şiir esnafı.

Ben 1930’larda yazılan dünya şiirinin mihenk taşına vurmadan o yılların hiçbir Türk şairini değerlendiremem. Aynı şeyi 2010’lar için yaparım, yapacağım.

Bütün zamanların en büyük dünya şairlerinden biri olan Nâzım’ın hiç kötü şiiri yok mu? Olmaz olur mu? Genel şiir muhasebesinde, kötü şiir yüzde on, miadı ve kullanım süresi dolmuş şiir yüzde on, zamandan kaynaklanan hasar yüzde beş pay sahibidir. Kimileri bu toplamı yüzde elliye çıkartır ama ben yüzde 25’ten yukarı çıkmam.

Ama Nâzım Hikmet muhasebesinde fire oranı yüzde 10’u bile bulmaz. Yüzde 90 üretim yepyeni, gıcır gıcır, ayakta! Köhneme, çatlama, tıknefeslik arama!

Nâzım Hikmet 15 Ocak 1902’de doğmuştu. Demek ki bugün 108 yaşında.

Babam da 1902 doğumluydu. Nâzım 1963 yılında öldü, babam 1978’de. Oğlum Tanbey Nâzım’ın öldüğü yıl doğdu. Babam Nâzım’ın yattığının üçte biri kadar yattı damda!

Görüldüğü gibi, zorlama da olsa, bizim ailenin simya ve kimya ilişkisi var Nâzım’la!

Cumhuriyet’i ve tek parti CHP’sini yere vurmak için ikisinin Nâzım’ı haksız yere hapsettiğini ileri sürerler. Doğrudur! Nâzım haksız yere mahkûm edilmiş ve 15 küsur yıl mahpus damında yatırılmış.

Cumhuriyet ve CHP iktidarının Nâzım’a zulmetmesinin önemsiz olduğunu söyleyecek değilim elbette! Ama Nâzım, kendisine düşman muamelesi yapan düzen ve hükümet ile “devlet”, “ülke” ve “millet”i birbirine karıştırmadı. Hayır!

Nâzım kurulu düzeni değiştirmek istiyordu. Düzen Nâzım’a karşı kendini korudu ve bu koruma işlemi içinde türlü fesat çevirerek onu alt etti, yendi. Ama bu bir güreş gibi, boks maçı gibi düşünülmeli. Nâzım o maçta sadece yenildi ve yenilgisini centilmence kabul etti. Soylu bir şövalye gibi kabul etti ama sapmadan, dönüşmeden, dönmeden yoluna devam etti.

Nâzım’ı Türkiye Cumhuriyeti devletine, Türkiye toplumuna düşman etmeyen, onlardan nefret ettirmeyen ve öç alma serüvenine sürüklemeyen işte bu soylu iç dengedir; ruhsal ve zihinsel olgunluktur. Nâzım bu denge ve olgunluk saye

sinde zihinsel ve ruhsal sağlığını, insanlık ve vatandaşlık onurunu korumuş ve büyük yapıtını mahpus damında bile yaratmayı sürdürmüştür.

Nâzım’ın yurtiçi hayatında olduğu gibi yurtdışı hayatında da ülke aleyhine tek bir eyleme, tek bir yapıta, tek bir söz ve yazıya rastlanmaz. O, düzeni, düzenin iktidarını ve düzenin bekçi köpeklerini eleştirmiştir! Günümüzde onu örnek alanlara, alacak olanlara ne mutlu!

Nâzım ile, 12 Mart ve 12 Eylül “zede” ve “zâde”lerinin arasındaki kapanmaz uçurum işte buradadır. Nâzım, geçmişi, günceli ve geleceği değerlendirecek sanatsal, kültürel ve siyasal zekâ ve dehâya sahip olduğu için savrulmamış, aksine bilenerek yoluna devam etmiştir.

12 Mart ve 12 Eylül’ün yeteneksiz mağdurları (!) ise yenilgilerinin nedenini ilahileştirerek cumhuriyet, devlet ve halk düşmanı olmuşlar; kimlik ve kişiliklerini yitirmişler, iktidar kervanının peşinde sindirilmemiş arpa arayan farelere dönüşmüşlerdir.

***

Yaman Ural adlı okurdan aynı gün aşağıdaki e-postayı aldım. Olduğu gibi yayımlıyorum:

“Selam

Sabah Ekşi sözlükte Nazım hakkında yazı yazdığınıza dair bir haber okudum. Tesadüf şu ki dün akşam aralarında genç arkadaşlarında olduğu bir toplulukla şiir ve özellikle Nazım Hikmet hakkında konuşmuştuk. Siz belki de bu günkü satırlarınızı yazarken biz harıl harıl bu konuyu tartışmaktaydık.

Bence Nazım artık bitmiştir. Bitmediyse de artık bitmesi gerekir. Nazım Hikmet'i yıkıp yerine onun kadar güçlü bir sesle şiir yazacak bir şair daha çıkmadıysa, bu memleketin şiir ayıbıdır. Biliyorum ki bu memlekette kolay kolay laf söyletmezler Nazım'a. Ama söylenmesi gerekiyor. Şiir üstündeki bu Nazım sultasını yıkacak bir şair çıkartamadıysak eğer, yıllarca Nazım'ı boşa okumuşuz demektir. Nazım sadece Türk şiirinin değil, dünya şiirinin de önemli şairlerinden biri. Bunu yadsıdığımı sanmayın sakın. Ya da Liberal bir ağzın solcu bir şaire laf sokmaya çalıştığını falan da düşünmeyin. Tam tersi, çok sevdiğim ve çok okuduğum için, şiirlerinin büyük bir kısmını 20'li yaşlarımdan beri ezbere bildiğim için yazıyorum bunları. Nazım kadar büyük bir ustayı devirecek, küllerinden yeni bir ses, yepyeni bir soluk yaratacak şiir gerekiyor. Hala kendisi kadar güçlü bir sesin çıkmamış olması kemiklerini sızlatıyor olmalı. Oysa kendisini devirecek, yarattığı devrimle sesimize ve sözcüklerimize yön verecek yeni bir şairi, sevgi ve hayranlıkla kucaklardı Nazım.

Yıkmak lazım ki yıkılanın yerine daha iyisini koyabilelim.

Not: Nazım büyük şair, inanmış adam, fakat ben onun inandıklarının hepsine inanmıyorum. Mesela beni burda tutan şey devrim beklentisi mi? Sanmıyorum. (Nazım'ın dizelerinden apartma)

iyi çalışmalar yaman”

Siz hiç bir İngiliz şiirsever’in Shekespeare’den, Milton ya da T.S.Eliot’dan kurtulmak istediğini duydunuz mu? Ben duymadım.

Ya da bir Fransızın Victor Hugo, Rimbaud ya da Aragon’u çöp sepetine atmak istediğini?

Dünya edebiyat tarihinde yenilerin eskileri, bir kuşağın önceki kuşağı kıyasıya eleştirdiği, yok saydığı çok görülür. Nâzım da başta Abdülhak Hamit olmak üzere eskilere karşı “putları yıkıyoruz” kampanyası açmıştı. Başta Makber şairi olmak üzere hepsi yerinde duruyor. Bu türden girişimler, edebiyat kavgaları, yapanların ve karşı tarafın yerlerini belirler, konumlarını pekiştirir.

Yaman Bey, internetin yarattığı insan türünden, şairlerin silahşör olduğunu sanıyor. İyi bir şair bir başka iyi şairden neden kurtulmak istesin? Bu gibi durumlarda her zaman yazdığımı bir kez daha yazacağım: Edebiyatta memurlukta olduğu gibi “kadro” yoktur. Şair ve yazar birinci dereceye tayin edilmek için bir başkasının emekli olmasını ya da ölmesini beklemez. Her büyük şair ve yazar oturacağı koltuğu yanında getirir, ayakta kalma tehlikesi yoktur.

Ve sanat ve edebiyat tarihi treni gerçek yolcular binmeden asla yola çıkmaz!

 

Dipnot

1) Özdemir İnce, Kırlangıcın Okuma Uçuşu, Destek Yayınları, s.108,

2) Edition Les Temps des Cerises, 2008 3)

3) Age.s.116

4) Bilgi Yayınevi, 1968

5) Orhan Kemal

6) “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın ilk bölümü.

7) Bilim ve Sanat Yayınları, 1987

8) Age. s.110

9) Artık 77.

10) Kırlangıcın Okuma Uçuşu, s.122

11) Adam Yayıncılık, 1998

12) Bilgi Yayınevi, 1968

13) Piraye’ye Mektuplar, Cilt 2. S.275

14) Hapishanede beslediği kuşun adı.

15) Memet Fuat

16) Piraye’ye Mektuplar, Cil 2. S.274

17) Age. S.254

18) Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar, Bilgi Yayınevi, 1968. S.104

19) Memleketimden İnsan Manzaraları

20) "Türk şair” demeden, “bir şair” de diyebilirdi.

21) Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar, S.42-43.

22) Age. S.137

23) Doğan Yayıncılık, 2003, S.21

24) Yakında yayınlanacak olan Ne Var Ne Yok

(Destek Yayınları) adlı kitaptan.

 

Özdemir İNCE

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın haziran 2013 sayısında yayımlanmıştır.

 

Etiketler
Nazım Hikmet
piraye
özdemir ince
şiir
şair
türk edebiyatı