Osmanlı’nın çöküşü ve Sevr

Osmanlı’nın çöküşü ve Sevr

Osmanlı Devleti neden çöktü?

Bu soruyu yanıtlamak için Türk tarihinin derinliklerine uzanmak gerekir. Bir görüşe göre Türk Tarihi MÖ 220’de Türklerin ilk yurdu Çin’in kuzeyinde Hunlar’la başlar. Fakat başka görüşlere göre Sümerler (Muazzez İlmiye Çığ, Ünal Mutlu), Etrüskler (Adile Ayda), mağara yazıtlarını yazanlar (Kazım Mirşan, Haluk Tarcan), Atlantis insanları (Veysel Batmaz), Mu Kıtası insanları (Sinan Meydan) da Türk’tür. Sümerlerin Türk olduğu kabul edilirse Türk tarihi MÖ 3500’e kadar geri gitmiş olur ve Türkler yazıyı icat etmiş (çivi yazısı) uygarlığı başlatan bir halk olur. Bu tür çalışmalar Atatürk zamanında özendiriliyordu. Fakat onun ölümüyle durduruldu. Şimdilerde kendiliğinden canlanmış bulunuyor. Büyük bir ilgi var. Bu görüşlerin tartışılarak sonuçlanmasını heyecanla bekliyoruz.

Fakat şöyle bir sorun var: Örneğin, Sümerlerin Türk olduğu kesinlik kazansa bile Sümerler varlıklarını sürdüremediler. Samiler (Arap ve Yahudiler) arasında eriyip yok oldular. Oysa Hunlardan bugünkü Türklere kesintisiz bir süreklilik söz konusu. Hunlar kabile konfederasyonu biçiminde örgütlenmis, geçimini göçebe hayvancılıkla sağlayan bir halktı. Onlarda yazı yoktu, tarım yoktu, geçimlerini hayvan besleyerek karşılıyorlardı (MÖ 220-MS 216). Daha sonra aynı bölgede Göktürkler belirdi (MS 552-745). Göktürklerde Türk yazısının icat edilip kullanıldığını görüyoruz (Ötüken Yazıtları). Daha sonra Türkler biraz batıya göç ederek Sincian’da Uygur Devletini kurdular (745-940). Sincian’da elverişli topraklar bulunduğu için tarım başladı.

Sonra birçok Türkler daha batıya göçerek ikinci yurtlarına geldiler (Orta Asya). Burada Arapların fetihleri sonucu İslamiyet’i benimsediler (900-1150.) Orta Asya’da üç Türk Devleti kuruldu. Karahanlılar (940-1211), Gazneliler (963-1186), Büyük Selçuklu Devleti (1038-1157), Orta Asya’da tarıma elverişli topraklar işlendiği halde göçebe hayvancılık egemendi.

Selçuklular zamanında Oğuz boylarının yeniden hareketlendiğini, üçüncū yurt olan Anadolu ve Rumeli’ye göçtüklerini görüyoruz. Üçüncü yurdun özelliği hiçbir yerinde çöl, verimsiz toprak bulunmamasıydı. Burada Türkler ilk tarım (köylü) devleti olan Osmanlı Devletini kurdular (1300). Göçebe hayvancılıktan geçiş köklü bir toplumsal devrimdi.

Osmanlılar Avrupa’nın ortasına kadar (Viyana kapılarına) ilerlediler. Osmanlı Devleti kurulup gelişirken Avrupa’da İtalya’da yeni bir toplumsal devrim oluşuyordu. Feodal-ortaçağ-köylü-öbür dünyacı-cemaatçi toplum yerine Rönesans (yeniden doğuş) ile birlikte yeni bir toplum düzeni geliyordu (15. yüzyıl). Bu yeni düzen aydınlanmacı (akılcı)-bu dünyacı-kapitalist-bireyci bir topluma yöneliyordu. Buna çağcıl (modern) düzen diyebiliriz. 16. yüzyılda Reform hareketi söz konusu gelişmeyi bir süre aksattıysa da 18. yüzyılda Aydınlanma, 19. yüzyılda Sanayi Devrimi’yle çağcıl düzen Avrupa’da iyice pekişti.

Tarıma geçmekle toplumsal bir devrim yapmış olan Osmanlılar Avrupa’nın göbeğine kadar ilerlemiş olduklarına göre burada kalabilmek için yeni devrimi de başarmak ve benimsemek zorundaydılar. Oysa onlar bu konuda çok yavaş davrandılar. Örneğin; 1450’de icat edilmiş olan matbaayı ancak 1727’de kurabildiler. Basılmış kitapların çoğalması ise ancak o yüzyılın sonunda oldu. 20. yüzyılın başında Türklerde okuryazarlık %5 civarındaydı. Bu ölümcül gecikmeler yüzünden Osmanlı yönetimi adım adım Rumeli’den dışlandı. Yerine geçen Hıristiyan yönetimler Osmanlı’nın çok-kültürlü birlikte yaşama ilkesini reddettikleri için, kanlı süreçler sonucunda Rumelili Türkleri yurtlarından kovdular, canını kurtaranlar Anadolu’ya sığınmak zorunda kaldı. Oysa Rumeli Anadolu kadar (belki ondan çok) bir Türk (Müslüman) yurduydu.

Sonunda II. Meşrutiyet’le birlikte Osmanlılar 1789 benzeri milli demokratik devrimlerini yaptılarsa da (1908, Hürriyetin ilanı) çok geç kalmışlardı. I. Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti’ne dayatılan Sevr Antlaşması’nın 433 maddesiyle demek istediği suydu: “Sizi Rumeli’den kovduk, şimdi Anadolu’dan kovuyoruz.” Çünkü Batılılar Anadolu ve Rumeli’nin (İstanbul’un) fethini hiçbir zaman içlerine sindirememişlerdi. Onlara göre Anadolu’nun gerçek sahipleri Yunanlılar ve Ermenilerdi. Anadolu, Yunanistan ve Ermenistan arasında paylaşılmalıydı. Yalnız Yunanistan ve Ermenistan küçük zayıf devletlerdi. Verilen lokmaları yutabilmeleri ve sindirebilmeleri için zamana gereksinim vardı.

Sevr antlaşması neden bir idam fermanıydı?

Sevr’in idam fermanı olduğu “edebiyat” değil, gerçekten öyleydi. Çünkü antlaşmaya göre Osmanlı Devleti’nin silahlı kuvvetleri jandarma dâhil, 50.700’ü aşmayacak, tankları, ağır topları, hava kuvvetleri orta ya da büyük savaş gemileri olmayacaktı. Bu, ordusu olmayacak anlamına geliyordu. Sonra Osmanlının maliyesi de olmayacaktı. İngiliz, Fransız, İtalyan üyelerden oluşan bir Maliye Komisyonu bütçeyi ve vergi yasalarını yapacak, uygulamasını denetleyecekti. Ordusu, maliyesi olmayan bir devlet kurbanlık koyun durumundaydı demektir.

Sevr’e göre Yunanistan İzmir-Manisa-Ayvalık’ı, Doğu Trakya’yı, Tirebolu- Gümüşhane- Erzincan- Muş- Bitlis ve doğusunu Ermenistan alacaktı. İstanbul ve geniş bir Boğazlar bölgesi Boğazlar Komisyonu adı altında uluslararası bir devlet olacaktı. Osmanlı başkenti (padişah) İstanbul’da şartlı olarak kalabilecekti. İtalyan nüfuz bölgesi (Antalya-Silifke- Niğde- Aksaray- Afyon- Balıkesir-Aydın-Muğla) anlaşılan zamanı gelince Yunanistan’a eklenecekti. Aynı biçimde Fransız nüfuz bölgesi (Mersin- Adana- Maraş- Diyarbakır- Silvan- Elazığ- Arapkir- Sivas- Tokat) zamanı gelince herhalde Ermenistan’a verilecekti. Mardin- Urfa- Antep- Ceyhan Suriye’ye eklenecekti. Siirt- Şırnak- Hakkâri Kürdistan olacaktı. Büyümüş, güçlenmiş Yunanistan ve Ermenistan zamanı gelince kurbanlık koyun Osmanlı’nın icabına bakabilecekti.

Atatürk Nutuk’ta Sevr ve Lozan’ı şöyle değerlendiriyordu: “Bu antlaşma (Lozan) Türk Milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesikadır.” Yine Atatürk, Türklerin Rumeli’den kovulması için şunu söylüyor: “… Türklerin Rumeli’den çıkarılması gibi her Türk’ün kalbinde ebedi ve elim bir hicran yaşatan büyük felaket hadisesi…”

Paylaş
Paylaş: