Din ve ahlakın toplumsal belirlenimi

Din ve ahlakın toplumsal belirlenimi

Din ve ahlak ilişkisi, Bilim ve Ütopya‘nın Nisan 2021 tarihli 322. sayısının kapak konusuydu: “Ahlâkın Dine İhtiyacı Var mı?” Aşağıdaki metin, o dosyada yer alan Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu (Adnan Menderes Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi) imzalı “Din ve ahlakın toplumsal belirlenimi” yazısının kısaltılmış hâlidir. Yazının tamamı ve dipnotları 322. sayıda.

Tanrı yoksa her şey mubah mı?

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler‘de Ivan Fyodoroviç’e şöyle söyletmişti: “Tanrı yoksa her şey mubahtır!” İnsanların neden ahlaklı davrandıkları, ahlak kurallarının keyfi değil zorunlu olmalarının gereği gibi sorunlar felsefe ve teoloji kapsamında tartışılmıştır. Tanrı inancı ile ahlak arasında zorunluluk ilişkisi kuranlar, Tanrı’dan kaynaklanan evrensel bir ahlak kanununun varlığını savunmuştur. Ahlakın göreceli olduğu kabul edilirse ahlaki davranışın keyfi hâle geleceğinden korkulmuştur.

Vasili Perov'un yaptığı Fyodor Dostoyevski portresi
Vasili Perov, Fyodor Dostoyevski’nin portresi, 1872. Tretyakov Galerisi, Moskova.

Dikkat edilirse geldiği değil geleceği ifadesini kullanıyoruz. Çünkü bu somut bir tartışmadan çok felsefi ve teolojik bir tartışmadır. Aşkın bir ahlak kanunu yoksa Hitler gibi büyük güç ele geçirmiş birilerinin en ahlaksızca eylemlerinin nasıl önleneceği sorusu, tarihte inançlı insanların yönetiminde nasıl olup da en ahlaksız eylemlerin, katliamların yaşanabildiği sorusundan daha toplumsal bir içeriğe sahip değildir.

Din veya Tanrı inancı ile ahlaklı davranışı özdeşleştirme yaklaşımı, sosyal bilimlerin doğmasından önceki yüzyıllara ait kültürel bir önyargıdır. Örneğin insanların Tanrı tarafından eşitsiz yaratıldıkları için toplumsal ve hukuki planda da eşit olamayacakları düşüncesi, burjuva demokratik devrimlerinden sonra uzun süre yaşadı. Dindarlık ile ahlaklılık arasındaki özdeşim de bu türden kalıntı düşüncelerden biridir.

Kant’tan Copleston’a Tanrı-ahlak özdeşimi

Tanrı-ahlak özdeşiminin felsefedeki temsilcilerinin başında gelen Kant’a göre Tanrı var olmadıkça doğru veya yanlış hareket diye bir şey olamaz. Copleston, Bertrand Russell ile tartışmasında Tanrı yoksa mutlak değer denen şeyin de olamayacağını savunur. Russell buna ahlaksal yasanın durmadan değiştiğini söyleyerek itiraz eder.

Bu akıl yürütme, insanın içine korku salınmaması hâlinde iyi davranışlar sergilemesinin tehlikeye gireceği varsayımına dayanmaktadır. İyi insanlar olmak korkmaya bağlanır. Ancak ahlakın Tanrı korkusu ile temellendirilmesi, dinin olumsuz işlevlerinin açığa çıkmasını da kolaylaştırmaktadır. Korku ile dindarlaştırılan bireyler, kendileriyle aynı ahlaki kodlara sahip olmayanlara karşı son derece öfkeli ve duygudaşlık yoksunu olabilir, dini davranışlarını ödül-ceza pragmatizmi içinde düzenleyebilir.

Tanrı inancı olmayan insanların vatanlarını savunmak için savaşlara katıldıklarının ya da idealleri uğruna yaşamlarını feda ettiklerinin örnekleri vardır. Kantçı argümanın hesaba katmadığı şey, ahlaki değerlerin bizatihi yaşamın anlam kaynağına dönüşebildiğidir.

Din ve ahlak eşitlemesi dünyanın yarısında geçerli değil

Din-ahlak eşitlemesi, özünde teistik (semavi) dinlere ve onların coğrafi-kültürel etki alanlarına ilişkin bir problemdir. İnsanlık durumuna ilişkin evrensel bir tartışma değil, İbrahimi dinlerin son iki bin beş yüz yılına ilişkin kısmi bir gündemdir.

Bugün İslamiyet, Hristiyanlık ve Museviliğin mensuplarının sayısı ile daha çok birer ahlak sistemi olarak yaşayan Budizm, Hinduizm, Konfüçyanizm, Şintoizm ve Taoizm’in mensuplarının sayısı birbirine yakındır. Taoizm’de bir tanrı fikri kabul edilmez. Teistik dinlerin etki alanı dışında kalmış toplumların ciddi ahlak krizleri içinde olmadıkları bilinmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon intihar pilotları ölümü teizmin ürünü olan ahlaki değerlerden dolayı göze almıyordu. Bu olgu, teistik bir güdü olmadığında ahlaki davranışın ancak bir yere kadar garanti olabileceği düşüncesinin aksini kanıtladı. Çünkü ahlaklı davranışın kaynağı Tanrı inancı değil, insanın toplumsal bir varlık olmasıdır.

Din de toplumun bağımlı değişkeni

Feodal toplumlarda din, hayatın her alanında temel referans kaynağıydı. Belli bir dine inanmayan insanın o toplumun ahlak sistemi içinde tanımlanması mümkün değildi; bu nedenle din ile ahlakın özdeş olduğu düşüncesinin somut bir karşılığı vardı. Ancak dinin düzen anlamına geldiği toplumlarda bile toplumsal yaşamı düzenleyen kurallar hiçbir zaman sadece dini kurallar olmadı; gelenekler, töreler ve hukuk kuralları da düzenin kaynaklarıydı.

Din ile gelenek zaman içinde iç içe geçer. Genellikle Müslüman toplumların bir uygulaması olarak görülen recm cezası bazı Arap toplumları dışındaki Müslüman toplumlarda görülmez; çünkü özünde Yahudilikten gelen kadim bir Ortadoğu halk geleneğidir. Faiz hem Hristiyan hem Müslüman toplumlarda başta yasaklanmış olmasına karşın fiilen uygulanmaktadır.

Müslüman toplumların geri kalmasının nedeninin İslam dini olduğu yönündeki bir açıklamanın, 8. ile 12. yüzyıllar arasında dünya uygarlığının merkezinin neden İslam coğrafyası olduğuna cevap vermesi çok zordur. Din kendi başına bir toplumun gelişmişliğini belirleyen bağımsız bir değişken olarak görülemez. Din toplumu etkilediği gibi toplumdan da etkilenmektedir.

Ahlak toplumsal örgütlenmenin koşulu

Dinsiz ya da teistik anlamda Tanrısız bir toplumda da ahlak vardır. Çünkü ahlak, toplumsal örgütlenmeyi bir arada tutmanın asgari koşullarının düzenlemesidir. Musevîliğin on emri içindeki “öldürmeyeceksin” ya da “çalmayacaksın” kuralları, bir insan topluluğunun bir arada kalabilmesi için uygulamak zorunda olduğu standart kurallardır. Bireylerin birbirlerini öldürmesini olağan kabul eden bir toplulukta işbirliği imkânsız hâle gelir. Bu nedenle her insan topluluğu, herhangi bir din gerektirmeksizin bu türden yasaklar koymuştur.

Ahlak kuralları değil ama ahlakın kendisi evrensel bir nitelik gösterir. Dinin olumlu işlevleri (dayanışma, aidiyet, denetim) özünde ahlakın işlevleriyle aynıdır. Ancak din, kutsal ile ilişkili olduğundan bilgi hiyerarşisinde ahlakın önüne geçer. Böylece gerçekte ahlak dinden ve Tanrı inancından önce geldiği hâlde, tersi yönde bir algı ortaya çıkar ve din ahlakın kaynağı imiş gibi görünür.

Toplum ahlaksızlıktan değil, ekonomik çöküşten dağılır

Toplum ahlak sayesinde örgütlenmez; üretim ve hayatın idamesi temelinde örgütlenir. Toplumların dağılması mümkündür, ancak ahlak kurallarına uyanların azalması nedeniyle değil, ekonomik çöküş ve savaş yenilgileri gibi nedenlerden dolayı. Bu olaylar ahlaki çözülmeyi de beraberinde getirir. Toplumun ahlaksızlık nedeniyle çöktüğü iddiası, arabayı atın önüne koşan bir nedensellik kurmaktır.

Bireyler dindar oldukları için değil, toplumsallaşma sürecinde ahlak kurallarını içselleştirdikleri için ahlaklı davranırlar. Bu durum Tanrı inancı olmayan bireylerin neden ahlaklı davranabildiklerini açıklamaktadır. Her türlü ahlak zaafının daha çok dindarlaşma yoluyla çözüleceği düşüncesi doğru olsaydı, teokratik rejimlerin en yüksek ahlaki standartlara sahip toplumlar olması beklenirdi. Veriler bunun tersini gösteriyor.

Ahlak da sınıflarla ve çağla değişiyor

Din gibi ahlak da toplumsal koşulların bağımlı değişkenidir. Engels, üretim güçlerinin izin verdiğinden daha yüksek bir ahlakın olamayacağını belirtmişti. Feodal toplumun erdemleri olan sadakat, Tanrı korkusu ve yiğitlik, burjuva toplumunda kanunlara uyma, çalışkanlık, tutumluluk ve girişimcilik gibi değerlere yerini bıraktı. İnsan hakları ve kanun önünde eşitlik, değişen sosyo-ekonomik şartların ürünü olarak ortaya çıktı.

William Hogarth gravürü: tembel çırak kalabalığın arasından Tyburn'de idama götürülüyor
William Hogarth, Çalışkanlık ve Tembellik, 11. levha: Tembel çırak Tyburn’de idama götürülüyor, 1747. Seri, çalışkan çırağın yükselişini, tembel çırağın darağacına gidişini anlatır. Metropolitan Sanat Müzesi.

Hapishaneler, dinsiz oldukları ya da içlerinde Tanrı korkusu yer etmediği için suç işlemiş insanlarla dolu değildir; aksine suç işlemiş insanlar arasında dindarlaşma eğilimi daha da yoğunlaşır. Yoksullaşma ve eğitimsizlik arttıkça adi suçlar artar. Tatmin edici gelire sahip insanların baklavacıdan tatlı çalması gerekmez; buna karşılık alt tabakalar hileli iflas ya da banka boşaltma gibi suçları işleyemez, bu tür suçlar üst tabakalara özgüdür.

Çevresel şartlar ahlaklı bir yaşam sürmeyi güçleştirdiğinde insanları ahlaksızca davranmaktan koruyacak şey dindarlık olmaz. Bu yüzden Tanrı inancının olmadığı toplumlar ya da bireyler zorunlu olarak nihilizme saplanmaz. Hayata anlam kazandıracak erdemler, tarihin farklı aşamalarında farklı biçimlerde tanımlanmıştır.


Bu metin, Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu’nun Bilim ve Ütopya‘nın Nisan 2021 tarihli 322. sayısında yayımlanan “Din ve ahlakın toplumsal belirlenimi” başlıklı yazısından kısaltılarak alındı. Yazının tam metni, dipnotları ve “Ahlâkın Dine İhtiyacı Var mı?” dosyasının öteki yazılarıyla (Tamer Kaya, Doğan Göçmen, Remzi Demir) birlikte 322. sayıda: 322. sayı

Paylaş
Paylaş: