Bize Ulaşın

     

Sovyet Devrimi sonrası Latin Amerika’da komünist hareket

Her devrim bir sonrakinin habercisidir ve ortaya çıktığı yerde kalmaz. Kendinden çok uzaklarda yaşayan toplumları da özgürleştirecek bir dalga yaratır. Fakat hep bir kargaşa ve yokluk döneminde patlak verir. İlk başlarda bir türlü kendini olduramaz gibi görünse de merkezden uzak başka yerlerde çoktan kendini inşa etmeye başlamıştır. Tıpkı, Fransız Devrimi büyük bir kargaşa içinde kendini tüketecek sanılırken devrimin Avrupa krallıklarını birer birer yıkması gibi... Domino taşı gibi peş peşe yıkılan krallıklar kıta Avrupa’sından çok uzaklarda Latin Amerika’daki tüm İspanyol sömürgelerine bağımsızlık yolunu açtı.

1810-1824 yılları arasında Amerika kıtasında tüm ülkeler bağımsızlığını kazanmıştı. Fakat siyasal rejimlerin kurulması, iç çatışmaların sona ererek bir dengeye kavuşması için bir asır geçmesi gerekti.

20. yüzyılın başından itibaren seçme seçilme hakkının uygulamaya konması siyaset alanına emekçilerin de katılımını sağladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde Avrupa’dan gelen büyük göç dalgasının da etkisiyle Latin Amerika değişmeye başladı. Modern siyasetin ana aktörleri burjuvazi ve işçi sınıfı karşı karşıya geldi. Latin Amerika’da önceki yüzyıllardan gelen, yerli ve köylülerin ayaklanmaları ile salt toprağa bağlı, bir yarı-askeri oligarşiye dayalı denge böylece bozulmuş oldu.

Anarko-sendikalistler bir siyasal programa dayanmaksızın, işçileri kışkırtarak ve sabotajlar üzerinden propaganda yapıyordu. Henüz asgari ücret, sigorta, emeklilik hakkı hatta çalışma saati sınırlaması dahi yoktu. Grevler ve işçi direnişleri çoğunlukla kanlı biçimde sona eriyordu. Güçlü bir hareket vardı ama hedefi belirsiz ve kolayca manipüle edilebilen bir yapıdaydı. Ta ki Rusya’da Ekim Devrimi patlak verene kadar işçi sınıfının bir iktidar hedefi olabileceği –en azından Latin Amerika’da- düşünülemezdi.

Tarihteki ilk proletarya devriminin haberinin alınması bile bir şeylerin değişmesi için yetti. Sendikal hareketler daha örgütlü ve radikal bir hal aldılar. Sosyalist düşünce ve hareketler her yere yayıldı. Egemenler büyük endişeyle her yerde işçi direnişlerini yok etmeye yöneldi. Latin Amerika’daki büyük işçi katliamlarının Ekim Devrimini izleyen yıllara denk gelmesi tesadüf değildir.

Bağımsızlık sonrası toplumun normlarını oluşturması çok uzun zaman almıştı. Oysa Ekim Devrimi çok kısa sürede yeni toplumun yaşam biçimi ve normlarını oturtmuştu. Bu olay tüm ülkelerdeki burjuvalar açısından şok ediciydi. Yeni toplumsal güç olan işçi sınıfı modern, canlı, üretken bir kültürle geliyordu. Bu nedenle çok hızlı karar alıp organize olabiliyordu.

İşçi sınıfının çok sağlam bir siyasal programı vardı. Kadın-erkek eşitliği, siyasal haklar, çalışma yasaları, eğitim hakkı, eğitim ve devletten dinin tamamen soyutlanması gibi her şey yeniydi. Yeni toplumsal güç yepyeni değerlerle geliyordu.

Bu durumda burjuvazi iki şey yaptı: Birincisi işçi sınıfının kendi için bir siyasal güç olmasını engellemek amacıyla sınırsız bir şiddet kullandı. Grev ve işçi hareketlerini engellemek için savaş yasaları çıkarıldı. Örneğin Latin Amerika’da ilk komünist partinin kurulduğu Arjantin başkentinde 1919 Ocak ayında bir hafta içinde 800 işçi öldürüldü, 50 bin işçi tutuklandı. 1921’de Santa Fe’de İngiliz işletmesi La Forestal direnişinde bin işçi, 1922’deki Patagonya direnişinde 3 ile 5 bin işçi katledildi.

İkincisi, burjuvazinin diğer bir kanadı reformist politikalar geliştirdi. Üniversite reformları, çalışma koşularında bazı iyileştirmeler yapıldı ve popülist partiler kurdu.

Sınıf hareketi daha da güçlendi ve tüm kıtaya yayıldı. Meksika, Kolombiya, Brezilya ve hatta Bolivya’da modern işçi hareketleri, genel grev ve direnişler ortaya çıktı. Fakat bunların Sovyet Devriminin sonucu olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok Kuzey Amerikalı, İngiltere ve Avrupa merkezli şirketlerin yoğun emek ve doğal kaynak sömürüsünün sonucuydu tüm bunlar. Latin Amerika pazarının Amerikan ve Avrupalı emperyalist-kapitalist merkezlere olan bağımlılığı yeni bir durum değildi. Kıtadaki egemenler sermaye ve teknik destek karşılığında ülkelerinin doğal kaynak ve emek gücünü sınırsız biçimde emperyalizme açmıştı.

Ancak Sovyet merkezli politika kıtadaki devrimci birikimi anlamaktan ve değerlendirmekten uzaktı. Çoğu, işçi katliamlarıyla sonuçlanan direnişlere önderlik eden devrimci liderleri maceracılıkla suçladılar. Örneğin Kolombiya’da işçilerin “emeğin çiçeği” adını verdikleri bir kadın Maria Cano, United Fruit Company direnişine verdiği destek sebebiyle komünist hareketten dışlanmıştı. Cano gibi birçoklarını tasfiye edip siyasetten yalıttılar. Latin Amerika’daki KP yönetimlerini Sovyetler ya da Avrupa’dan gönderilen komiserlerin denetimine verdiler. Almanya merkezli faşizm Sovyetleri tehdit etmeye başladıkça bu denetim mutlak bir hal aldı. Sovyet siyaseti, kıtadaki Komünist hareketi iktidar hedefinden uzaklaştırıp faşizme karşı kendisinin desteklenmesi için burjuvaziyle ittifaka zorladı.

Bu dönem KP’lerin silikleştiği ve kitlelerden uzaklaştığı bir dönemdi.

Özgür UYANIK
Arjantin

Yazının tamamı Bilim ve Ütopya'nın kasım 2017 sayısında!