Bize Ulaşın

     

Patatesin siyasal tarihi

“Sosyal adaletsizliğin ifşa edilmesi ve ona karşı mücadele hala gerekli. Dünya kendi başına bırakılırsa daha iyiye gitmeyecek.”    

Eric HOBSBAWM (1)                                      

 

Bugün dünyadaki en önemli bitkisel besin kaynaklarından biri olan patates, aslında ülkemize ve kıtamıza, hatta Amerika kıtası dışında dünyamıza “yabancı”dır. Yabancı olduğunu söylememizden kastımız, Amerika kıtası dışında her yere sonradan gitmişliğidir. Ama her yerde “yerli” olmuştur. Neden? Birincisi, beslenmeyi büyük ölçüde kolaylaştıracak ölçüde nişasta bakımından zengindir, iyi bir besin kaynağıdır (besin değeri 90-100 kalori). İkincisi, sindirimi kolaydır. Üçüncüsü, kolay pişirilir, kolay tüketilir. Dördüncüsü, kolay yetiştirilir, kolay üretilir. Beşincisi, toprağın altında yetiştiği için hayvanların saldırı ve talanından çok az etkilenir. Altıncısı, neredeyse her iklimde yetişir (esas aradığı iklim, ılıman ve serin iklim). Yedincisi, hayvan yemi olarak da kullanılır. Sekizincisi, saklamaya, depolamaya elverişlidir.

Her yerde yerli duruma gelen patates, yukarıda sıraladığımız özellikleri dolayısıyla ülkeleri, toplumları ve kişileri kendine bağımlı hale getirmiştir. Patates bağımlılığı, yüksek bir derecededir. Hatta patates bağımlılığı, insanlığın on bin yıllık buğdaya (ve tahıllara) bağımlılığından daha yüksek bir düzeye çıkmıştır. Patatesin mutfağına girmediği bir toplum neredeyse yoktur; ancak Uzak Doğu toplumları gibi buğdaya hala direnmekte olan toplumlar vardır.

“Modern zamanlar”ın yemek tarzı olan fastfood, patatesi baş tacı yapmıştır. Patatese bir aşinalığı olmayan, hatta yüz yıla yakındır patatesi reddederek gelişme ve yayılma göstermiş olan döner sektörü de patatesi (özellikle Avrupa’da) bağrına basmıştır.

Patates bağımlılığının, biraz ileride ele alacağımız gibi toplumsal bazı felaketlere yol açmış olması dışında, onun kadar ve belki ondan daha kötü olan tarafı, kullanımının ve tüketiminin sağlığa en zararlı olan şekliyle bağımlılığının yaygınlaşmış olmasıdır. “Daha kötü” olması, zararının sınırlı bir süreye ilişkin olmamasındandır. Kızarmış patates ve cips olarak patatesin modern toplumların hayatındaki yeri, sağlığımızı tehdit eden en önemli etkenler arasındadır. Bu tür ticari ürünler, tartışılması ve terk edilmesi zorluğu bir tarafa, ne yazık ki kurtulunması mümkün olmayan tüketim alışkanlığı halini almıştır. Yararlı bir besin olan patates, sağlığa en zararlı olan pişirilme ve tüketilme şekilleriyle hayatımızdadır. Üstelik bu şekilde tüketimi yaygınlaşmış olan patatesin bu zararlı olan şekline yönelik bağımlılık her geçen gün daha da yaygınlaşmaktadır. Reklam-propaganda aracı olarak pompalanmasından dolayı piyasa ekonomisinin dışına çıkartılması da mümkün değildir.

Patates bağımlığının uluslararası ilişkilere yansıması, patates dışsatımının bugün zaman zaman bir şantaj konusuna dönüşmüş olmasındadır.

 

Biraz patates bilgisi

Öğrendiğimde şaşırmıştım; benim için patlıcana hiçbir benzerliği yoktu çünkü. Oysa “patlıcangiller” (solanaceae) familyasındanmış. Adı da, solanum tuberosum’muş. Anayurdunun And Dağı’nın eteklerindeki Peru ve Bolivya vadileri olduğu sanılıyor. Yıllık bir bitki olan patatesin nişastaca zenginliği yanında, C, B₁ ve K vitaminleri, proteinler, çeşitli aminoasitler ve nikotinik asit bakımlarından da donanımlı olduğu biliniyor.

Tek bir patates fidanı yirmiye yakın yumru verebilirmiş. Beş-on gramdan bir kiloya kadar büyüklükte olan yumrular sürgünlerinden çoğaltılıyor. Sürgünler toprağa ekiliyor.

Ayrıca bir patates toprağın altına koyulduğunda önce kendiliğinden patates bitkisi olur, sonra toprağın altında yumrular çoğalır.

Toprak altındaki yumrular, stolon olarak adlandırılan topraktaki gövdelerinin uç veren yerlerinden oluşur. Toprak üstündeki yapraklı ve yeşil bölgelerinde alkoloit bulunduğundan birçok türünün bu kısımları zehirlidir (çimlenmiş patates yumrularında da alkoloit oluştuğundan bunlar da yendiğinde zehirlenmelere yol açabiliyor).

Patates böceği, patatese özel virüsler vb. çeşitli patates hastalıklarına yol açar. Patatese dadanan en önemli zararlı, Phytophthora infestans (“mildiyu”) mantarıdır ki bu mantar, mildiyö hastalığına yol açmaktadır. Kolay ve hızlı yayılan hastalık geniş ürün kaybına yol açmaktadır.

19. yüzyılda bütün dünyaya yayılmış olan patates bugün, yemeklik, sanayi tipi ve hayvan yemi olarak üç ana grupta çeşitlenmiş.

Sanayide, nişasta, ispirto, glikoz ve dekstrin üretiminde hammaddedir.

Bizde yetiştiği ile ya da bölgeye göre adlandırılır (Trabzon, Adapazarı, Kırklareli, Samsun, Eskişehir, Niğde). Özelliğine göre adlandırılan ve kendi özel adı olan çeşitleri de vardır; Çukaragöz patatesi (Ödemiş), sarıkız patatesi (Malta ya da Kayseri patatesi ya da beyaz patates de denir), kırmızı patates (Nallıhan’da yetişir), tatlı patates vs.

Patates yemekleri (çoğu bizim mutfağımızdan): Kıymalı patates (domatesli veya salçalı olarak pişirilir), patatesin en yaygın yemeğidir. Çorbası, püresi, salatası, oturtması, kızartması, haşlaması, haşlamalı-kızartması (Almanya’da yaygın), silkmesi (derin tencerede yağda kızartma, dibe yapışmaması için sürekli sallanması gerektiğinden bu adı almış), köftesi, böreği (eskiden yoktu, sonradan çıktı, şimdilerde iyice yaygınlaştı) vardır.  

Tahıllardan sonra dünyanın en fazla üretilen bitkisidir. Bugün yalnız Türkiye’de, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 1980’li yıllardaki belirlemelerine göre yılda 4 milyon ton kadar üretiliyor (bu üretim miktarı, tarım sektörümüzün “gerekli” görülmemesinden dolayı bugün daha aşağılara inmiş olmalıdır, çünkü çeşitli ülkelerden ucuza dışalımı söz konusu olduğundan ‘neden üretilmeli ki’ denmiştir ya, böylece tarım ürünlerinin zahmetini başkalarına yükleyerek ne kadar uyanık olduğumuzu da kanıtlamış olduk(2)).

Patatesin dünya üretiminin 300 milyon ton kadar olduğu sanılıyor.

 

Biraz patates tarihi

Patates, Güney Amerika’da 7 bin yıl önceden beri yetiştirilmekteymiş. Besin olarak değeri keşfedildikten sonra orada hem ıslah edilmiş, hem de seçme ve melezleme yoluyla çeşitlendirilmiş. İlk yayıldıkları yerler Kolombiya, Venezuela, Şili ve kuzey Arjantin. Adını, Peru’daki bir kabilenin dili olan Quechua’cadan almış. Her dile bu adlandırmanın türevi olan sözcüklerle geçmiş (Almanca dışında)(3).
Patatesi 1590'da ilk olarak botanik (bitkibilim) literatürüne geçiren ve Latince adını veren İsviçreli botanikçi Gaspard Bauhin’dir(4).
Avrupa’ya getirilmesiyle birlikte patates hiç görmeyenler için bile adıyla bilinir olmuştu. Ancak itibarsız bir şekilde ünlenmişti. Bunun birinci nedeni, sınıfsaldı. En başından beri alt sınıfların tüketim alanındaydı. Çünkü üst sınıfların sofraları zengindi, adeta tamamlanmıştı, yeni bir yiyeceğe ihtiyaçları yoktu. Aristokrasi ortaya çıkmış, ticaret kolaylaşmış, yiyecekler çeşitlenmiş, baharat yerini sağlam bir şekilde almıştı. Sofra-ziyafet gösteriş nedeniydi, yemek görgüsü de oluşmuştu. Buna karşılık, patatesin zaten ekilmesi, edinilmesi kolaydı, dolayısıyla ucuzdu, yani üst sınıflar için “değersiz”di. İkinci olarak, kendilerine uygun görülen patatesi köylüler önce hayvanlarında kullandılar. Yani patates önce hayvan yemiydi. Köylüler kendileri zaman içinde mecburiyet durumunda yiyeceklerdi.
Ancak bu dönem aşıldıktan hemen sonra, iki yüzyıl kadardır, “oldukça erken bir zamanda patates, yemek kültürü içinde son derece değişken bir yer edindi”.(5)

 

İspanya

Amerika kıtası ve patates keşfedildikten sonra patates ilk olarak 16. yüzyılın ikinci yarısında İspanya’ya getirilmiş. 1534 yılındaki bir gemi limana varıp Avrupa için yenilik olan örnekler sergilediğinde çeşitler arasında patates de varmış. Geminin kaptanı Pedro Cieza de León. Patatesin kıtadan ilk çıkışı bu.(6) Önce merak edilmiş, herhalde tadına da bakılmış olmalıdır, ama o yıllarda pek ilgi görmemiş. Gene de birkaç yerde ekilmiş. Belki sonraları başka çeşitleri geldiğindendir, o zaman değeri anlaşılmış. 1540’ta komşu Fransa’da ekildiği kayıtlı, ancak ekim geniş değilmiş. Yayılması sonra. 1560’tan sonra İspanya’dan Amerika’ya giden gemilere hep patates siparişi verilmekteymiş.

Patatesin Avrupalılar tarafından ilk kullanımını, daha doğrusu yenmesini, Amerika kıtasından denize açılan gemilerdeki İspanyol denizcilerin yaptığı biliniyor, birçok geminin seyir defterinde yiyecek-yemek listesinde kayıtlanmış imiş. Doyurucu olması ve gemilerde saklanabilmesi, yol boyunca yenmesi için gemilere yüklenmesinin nedeni olsa gerek.

Ancak 17. ve 18. yüzyıllar boyunca Avrupa’da bir patates düşmanlığı da varmış. Bazı Hıristiyan tarikatları, İncil'de sözü edilmemiş olduğu için patates yemeyi ve ekmeyi reddetmiş! Hatta şeytanın yiyeceği olarak bile yaftalanmış. Bunun, dışında geleneksel yemek alışkanlıklarını sürdürdükleri için, özellikle İskoçlar patatesi ne ekmiş ne de yemişler. Bugün bile hala bazı bölgelerde patates dinsel olmamakla birlikle bu nedenle de yenmiyormuş.

 

İrlanda

17. yüzyılda İrlanda’ya getirildiğinde ülkenin esas ürünü haline gelmiş. O dönemde Avrupa’da (dünyada da demek yanlış olmaz herhalde) en çok orada üretilmiş ve tüketilmiş.

17. yüzyıl sonunda bütün İrlanda patates tarlası haline getirilmiş ve adanın temel besin maddesi olmuş. Bunun ne demek olduğunu ve ne sonuçlar doğurduğunu biraz ileride ele alacağız.

 

Almanya

18. yüzyıl sonlarında bütün Avrupa’ya yayılmış olan patates üretimine en büyük ilgi gösteren ülkelerden biri Almanya olmuş. Bunun öyküsünü özetlemekte yarar var.

1740-1786 arasındaki uzun dönemde Prusya’da hüküm süren “Büyük Friedrich” (II. Friedrich; 1712-1786), Avusturya tahtına çıkan Maria Theresia’dan (ki 1740’ta tahta çıktığında daha 23 yaşındaymış)(7), imparatoriçenin kadın ve deneysiz olmasından yararlanmayı düşünerek, Avusturya tahtı üzerindeki haklarını (Avusturya tahtının mirası, varis kadın olduğundan dolayı tartışmalı hale gelmişmiş, daha doğrusu getirilmişmiş) tanımasına karşılık olarak toprak taleplerinde bulundu. Kabul edilmeyince, adına sonradan “Avusturya Veraset Savaşları” denilen (1740-1748) savaşı çıkarmak için Avusturya karşıtı koalisyona dâhil oldu; Fransa, İspanya ve Bavyera ile ittifak yaptı. Hemen askeri olarak harekete geçti, imparatorluk toprağı olan Silezya’yı işgal etti. Böylece sonunda Avusturya’nın kendisi karşısındaki ilk yenilgisi olan bir zafer (dolayısıyla önemli miktarda toprak) kazandı.(8)

1763’te sona eren “Yedi Yıl Savaşı”nda kazandığı zaferler Prusya’nın Avusturya İmparatorluğu’na her konuda ve her yerde karşı çıkmasını ve ona rakip duruma gelmesini sağladı.(9) Büyük toprakları olan güçlü imparatorluğa karşı var olabilmek ve ondan üstün duruma geçebilmek için Prusya, hem birleşmelerle büyümek, topraklarını genişletmek hem de devleti, orduyu ve mutlakıyeti sağlam tutmak zorundaydı. Ayrıca tarımın ve sanayinin geliştirilmesini de gerekli görüyordu. Bataklıkların ekili alanlara dönüştürülmesi ve Berlin’in sanayi merkezi haline gelmesi bu anlayışlar sayesinde bu dönemde gerçekleştirildi.

Zaten verimsiz yapılan tarım, kırsal bölgede askerliğe almalar yüzünden azalan işgücüyle iyice kötüleşmişti. Yokluk son derece yaygındı, hatta savaş yıllarında korkunç kıtlıklar yaşanıyor, askerler dilenmek ve yağma yapmak zorunda kalıyordu (Yedi Yıl Savaşı sırasındaki ve 1770-72 arasındaki kıtlıklar, savaşın yarattığı sorunlar şiirlere ve kitaplara(10) konu olmuştu).

Bunları neden belirttik? “Büyük Friedrich” Prusyalı aydın despottu. Yalnız Alman tarihine değil, Avrupa tarihine, hatta dünya tarihine de böyle geçmişti. “Hükümdar devletin birinci hizmetlisidir” diyordu.(11) Hem patatesle ilgili özel tarım politikası yüzünden, hem de “aydın” olmasından ve bu sayede çözümler üretmesinden dolayı dünyada patatese en büyük hizmeti yapan insan oldu!

Şöyle ki: Halkın beslenme sorunu kendini dayatmıştı. Ülkenin nüfusu her geçen yıl artıyordu. Prusya’da halkın patlamanın eşiğinde olduğunu gören ve düşünen azdı ama nüfusun yarısından fazlası kırk yaşını göremiyordu. Ekilir alanlar sınırlıydı. Prusya verimsiz topraklar ülkesiydi. Ayrıca yapılabilen tarım geri tekniklerle yürütülüyordu. 1756-63 arasında yürütülen Yedi Yıl Savaşı ayrıca büyük bir besin krizine yol açmıştı. Kral, bu sorunları, halkının temel sorunu olan beslenme ile tarım üretimi sorununu birlikte çözmeye yönelmişti. Savaşlarda ele geçirdiği topraklar tarım yapılabilir topraklardı. Daha doğrusu, geniş alanda tarım yapılabilsin diye topraklarını genişletmek istemişti. Ormanları ve bataklıkları tarıma elverişli hale getirmek için uğraşmak, bunun için bitmez tükenmez çabalar sarf etmek, iyi bir ordusu olan kral için elbette ki gereksizdi, yanlış olurdu, ordunun ekilebilir ve verimli toprakları ele geçirmesi daha doğruydu. O dönemde patates Prusya’da zaten ekilmekte ve sınırlı olarak tüketilmekteydi(12); ancak patatesin beslenme ve yetiştirme ile ilgili yararlı yönlerini öğrendiğinde bu konuda araştırmalar yapılmasını emretmişti. Hatta zamanın yüksek öğrenim ve araştırma kurumlarına bununla ilgili görevler vermişti. Patatesin ülkesi için kurtarıcı olacağını düşünüyordu, haklıydı, bunun için en verimli patates tarımı nasıl yapılmalı, bunun ortaya çıkarılmasını sağladı.

Böylece beslenme sorununu Prusya, patates ekimiyle çözmeye yöneldi. Patates teşvik edilir, hatta köylüler ekime zorlanırken devreye ordu da sokuldu.(13) Askerler, hem köylülere patates ekmeleri için baskı yapmakta hem de gerektiğinde, yani köylüler işlere yetişemeyip çaresiz kaldıklarında onlara yardım etmekteydi. Sonra bizzat askerler savaş olmadığında patates tarımında üretici gibi çalıştırılmaya başlatıldı. Ordunun resmen patates üreticiliğine girmesi ve askerlerin aynı zamanda patates üreticisi olmasıyla olağanüstü artırılan ürün, patatesin yalnız Prusya’nın değil, yirmi yıl içinde bütün komşu ülkelerin ve toplumlarının da temel besini haline gelmesiyle sonuçlanacaktı. (Bunun yanı sıra, II. Friedrich, döneminde kendisi bilemeyecekti ama dünyada ordunun üretime yönlendirilmesi konusunda, askerin “barış zamanında kışlada değil tarlada olması”nda öncü olmuştu.)

Zaman geçti, 1845-47’deki tarım ürünlerinde görülen hastalık ve bunun sonucu ortaya çıkan verimsizlik fiyat artışlarına yol açtı. Tarım ürünleri, fiyatların halkın alım gücünün üstüne yükseldiğinden alınamıyordu. Özellikle patates üretiminin bir küf hastalığı yüzünden o yıllarda düşük bir rekolteye yol açması, belli ve sınırlı bölgelerin, yalnızca patates ekilen alanlardaki nüfusun kıtlık ölümleriyle karşılaşmasına yol açmıştı. Ama bu sorun Almanya için kısa bir dönem sonunda aşıldı. Devlet devredeydi, ekilir topraklar artık genişti, girişim-yatırım sorunu yoktu (teşvik ve zorlama ile patates ekimi yaptırılıyordu çünkü), işgücü açığı yoktu, askerler “tarım işçileri”ydi.

 

Fransa

İlk ekilen yerlerden birinin Fransa olmasına rağmen ekim orada sürdürülmemiş, patates önceleri Fransa’da fazla yayılmamıştı.

Yedi Yıl Savaşında Prusya’ya esir düşen Augustin Parmentier(14) tarlalarda da çalıştırılmıştı. Gönderildiği bir tarla o bölgede patates ekimi yapılan bir tarlaydı. Böylece, patatesin nasıl yetiştirildiğini öğrendiği gibi, kendisine orada her gün yedirildiğinden patatesin önemini de anlamıştı. Fransa’ya döndüğünde patatesin ateşli bir savunucusuydu. Lorraine bölgesinde 1760’lı yıllarda yerilen ve karşı çıkılan patatesin hem orada, hem de bütün Fransa’da yaygın bir şekilde ekimini sağlayan insan oldu.

Buna rağmen Niversais’de patatese köylüler ısınmamıştı, ancak 1812-13 bunalımından sonra orada da önemli bir yiyecek maddesi olacaktı.

 

Avrupa ve çevresi

II. Friedrich’in patatese açtığı yol, ekilebilir toprağı olan neredeyse bütün Avrupa ülkeleri tarafından yöntem olarak da aynen benimsendi, “ordunun patates üreticisi” olması dışında devlet desteği ve teşviki konularında örnek alındı. Yukarıda Fransa’dan söz ettik, Avusturya da vardı, ama “Friedrich etkisi” komşulukla ve rastlantıyla sınırlı olmadı. 18. yüzyılın sonunda Avrupa’daki neredeyse bütün devlet güçleri patates ekimini teşvik ediyor ya da zorluyordu. İsveç, Norveç, Polonya ve Rusya’ya da patates bu dönemde bu etkilenmeyle yayıldı. Bu ülkelere “biraz güçlükle de olsa” Balkan bölgesi de katıldı. “1802 yılında bir sınır komutanının, patates ekmeyi reddeden Sırp ve Hırvatları” dayak cezasıyla tehdit ettiğini yazan belgeler bulunuyor.(15)

“Friedrich etkisi”, Avrupa’da yönetimlerin hizmetindeki akademisyenleri etkiliyordu, ancak bu etkilenme patates uygulanmasına geçilmesine çoğunlukla yol açmıyordu. Kıtlıkla patates arasında bir ilişki kurulmuştu. Hangi ülke kıtlık yaşıyorsa, önünde sonunda patatese başvurmak durumunda kalıyordu. Yayılmayı esas bu sağladı.

Ayrıca patates ekilen yerlerde, eğer geniş alanlarda ekim ve patates bağımlılığı ortaya çıkıyorsa, önlem alınmadığında “patates kıtlığı” da yaşanıyordu.

Patatese direniş, yeni topraklara patates ekileceği zaman 1817’de Venedik’te ortaya çıktı. Buğday ticareti yapanlar, düzenlerinin bozulacağından kaygılanmışlardı. Onlara, ekimin sınırlı yapılacağından dolayı ticaretlerinin olumsuz etkilenmeyeceği, pazarlarda buğdayın satışına her zamanki gibi devam edileceği teminatı verildi de sorun çözüldü. Ama böylece İtalya da patatese kavuşmuş olacaktı!

“Etki”nin artçı uygulamaları arasında “yeni toprak sahiplerinin, topraklarının bir kısmını patates ekimine ayırmaları(nın) da bir yasayla zorunlu hale getirilmesi” vardı.(16)

Köylüler, kendilerinin esas beslenme maddesi olacağını henüz bilmiyorlardı ve beslenme rejimlerinin ve çalışma şartlarının değişmesine yol açacağını düşünüyorlardı, bu yüzden çok yerde patates düşmanlığı yapanlar onlardı.

 

Türkiye

Yüz yılı aşkın zamandır ülkemizde bulunuyor, yetiştiriliyor, tüketiliyor. Patatesi iyi değerlendiren ülkelerden biri olarak Türkiye’nin patates bitkisine önemli katkıları var; patates türlerinin çoğaltılması bunlardan en önemli olanı. Patates tohumuna milva deniyor, Nevşehir ve Niğde illerinde ve başka çok yerde uzun sürelerden beridir yetiştiriciliği yapılıyor.

 

Tarihin en büyük patates faciası

1840’lı yıllarda Almanya’da patates üretimine zarar veren bir küf hastalığı ortaya çıkmıştı, yukarıda sözünü ettik. İki yıl ürün neredeyse yarı yarıya düşmüştü. Büyük bir kıtlık olmadı, çünkü patates yanında başka tarım ürünleri de halkın beslenme ihtiyacına yanıt vermekteydi. Elbette bir zorluk yaşanmıştı ama zorluk Almanya’yı fazla sarsmadan ve uzun da sürmeden atlatılmıştı. Çünkü önlemler etkili olduğu gibi, “patates bağımlılığı” gene de ölçülü ve sınırlıydı.

Oysa İrlanda için durum hiç öyle olmayacaktı.

İngiliz toprağı olan İrlanda tarımı en çok patates üretimine dayanıyordu. Neredeyse bütün topraklar İngiliz soylularının mülkiyetindeydi. Çoğunluğunun o toprakları görmediği bu soylular, arazileri yerli halka kiraya veriyorlar, paralarını ve ürünü alıyorlardı.

1844 yılında Amerika’dan Dublin’e gelen bir gemi, yükü olan patates tohumluklarıyla birlikte adaya yukarıda önemli olduğunu söylediğimiz Phytophthora infestans mantarını da getirdi. Ertesi yıl ülkede üretim, kolay yayılan mildiyö hastalığı yüzünden üçte bir oranında düştü. Bunun bir faciaya yol açacağı henüz anlaşılmamıştı. 1846 yılında patates mantarı zehirlenmesinden on binlerce insan ölünce ve patates üretimi de yüzde 90 oranında azalınca İrlanda ne yapacağını şaşırdı. Kıtlık, halkın tohumlukları da yemesi ve tüketmesine yol açtı ve 1847’de neredeyse hiçbir yerde ekim de yapılamadı. Her gün binlerce insan bu sefer açlıktan ölüyordu. Bu arada İngiliz arazi sahiplerinin elindeki ticaret, ülkedeki diğer tarım ürünlerinin ve hayvan yetiştiricilerinin koyunlarının İngiltere’ye ihracıyla bir şey yokmuş gibi devam ediyordu. Yalnız 1847’de 300 bine yakın koyun İngiltere’ye gitmişti.

Yıkımın sonunda patates tarlaları otlağa dünüştürüldü. Yüzyılın üçüncü çeyreğinden sonra İrlanda önemli bir et ve yün satıcısı olacaktı.

 

Kıtlık ve kıtlıktan kaçış

Durum gerçek bir felaketti. Adadan kaçış başladı. İrlanda zaten “Yeni Dünya”ya göç veren bir ülkeydi; ama kıtlık göç seyrini, çapını, düzenini ve düzeyini değiştirdi. Amerika’ya gidebilen gemiler yetmez oldu. Bunun dışında her gün binlerce irili ufaklı tekne, dolu olarak ve azimle adayı terk ediyordu. Amerika kıtasına gidecek kadar büyük olmayan bütün deniz araçları “büyük ada”ya, İngiltere’ye yöneliyordu. Elbette kaçmak için ilk düşünülen yer, en yakın yer olacaktı. İrlanda’ya İskoçya sahilleri 50 km., İngiltere kıyıları 100 km. civarında uzaklıktaydı. Manş Denizinin yüzerek geçildiği(17) hatırlanırsa, ilk ulaşılmak istenen ve kolayca varılacak hedefin İngiltere olması doğaldır. Küçük tekneler, hatta kayıklar bile İngiltere yolundaydı. İngiltere önce İrlanda’nın en büyük limanı olan Dublin limanını bloke etti, limandan büyük küçük tek bir tekne bile denize açılamıyordu. Kendi kıyılarını ise İngiltere İrlanda’dan gelen bütün teknelere kapattı. Karaya tek bir tekne bile yanaşmamalı ve çıkmamalıydı. Gene de binlerce tekne denizdeydi ve İrlandalıları “büyük ada”ya doğru götürüyordu. Avrupa tarihinde en büyük olarak bilinen ve apansız ortaya çıkan bu göçü “önleme” uygulaması başlatıldı. İngiltere gelmesin istediği kıtlıktan kaçanlar için “deniz duvarı” inşa etti! İrlanda’dan yola çıkan tekneler, geri döndürülüyordu. Dönmeyenler eğer kendisi batmazsa batırılıyordu. O tarihte İngiltere dünyanın en büyük donanmasına sahipti, onun için bu “duvarı” örmek o kadar kolaydı ki, bir süre sonra İngiltere’ye İrlanda’dan neredeyse hiç tekne gelemez, tek bir kayık bile adaya varamaz olacaktı. Savaş gemileri devreye sokulmuştu, İngiliz donanması İrlanda sahillerinden açılan teknelere savaş açmıştı! Yetmedi, limanlarını bütün gemilere, sonra kıyılarını bütün teknelere kapattı. Böylece tarihin büyük ve süreli facialarından biri yaşandı, kaç yıl boyunca kaç geminin ve teknenin batırıldığını, kaç kişinin denizde boğulduğunu, kaç kişinin kurban edildiğini ise kimse hesaplamadı. “Akdeniz ölümleri”nin benzeri olan, “denizde durdurmak”(18) çabalarının 19. yüzyıldaki bu örneği, 21. yüzyıldaki Türkiye ve Kuzey Afrika’dan yola çıkanların durumuna model mi yapılmıştı bilmiyoruz, ama Akdeniz ölümlerinin kaç kişinin hayatına mal olduğunu bilmediğimiz ve öğrenemeyeceğimiz gibi, o denizde kaç kişinin hayatını kaybettiğini de kimse bilmiyor!

1837’de tahta geçen İngiliz Kraliçesi Viktoria (1819-1901), böylece önlemini almış, göçü önemli ölçülerde engellemişti. Ama gene de hayırseverdi, adaya 2 bin Sterlinlik bir para yardımı yapmıştı.

1852 yılında hafifleyen, 1860’ta sonlanan ve bir milyondan fazla ölümle biten patates faciası, ülke dışına 2 milyon kadar İrlandalının gitmesine neden olmuştu. 8 milyondan fazla olan İrlanda nüfusu (1841 yılı rakamı), 5 milyonun altına inmişti.(19)

 

İrlanda’nın patates felaketinde Türkiye

Avrupa gazeteleri Türkiye’de de okunuyordu, özellikle İstanbul’da ve elbette “Saray”da da. Padişah Abdülmecid dönemine (1839-61) denk gelen faciayı Sultan da öğrendi ve çok üzüldü, İrlanda’ya yardım etme kararı aldı. Ekonomik zorluklar içinde olmasına rağmen imparatorluk(20), 10 bin Sterlini gözden çıkardı ve kıtlık mağdurlarına göndermek istedi. Ancak kraliçe kendisinin verdiğinden daha fazla olan paranın gönderilmesini önledi, Osmanlı devleti gibi alt düzeyde gördüğü bir ülkenin, bir Doğulu hükümdarın kendi tebaasına yardımının kendi verdiğinden yüksek olmasını kabul edemezdi. Bu yüzden Abdülmecid Han yalnızca bin Sterlinlik bir bağış yapabildi. Gene de bunu yeterli görmemişti ki, gemilerle tahıl yardımı yaptı. 1847’de adaya beş nakliye gemisiyle buğday ve başka tahıllar sevk edildi. Abluka altındaki Dublin limanına giremeyen gemiler yüklerini Drogheda limanına indirebilmişti.

İrlanda soyluları ve yetkilileri padişaha resmi bir teşekkür ve minnettarlık mektubu gönderecekti.(21) Bugün Drogheda kentinin sancağında bu yüzden Osmanlı-Türk simgesi olan “ay-yıldız” bulunmaktadır. İrlanda’daki Kıtlık ve Açlık Müzesi’nde Türk yardımına geniş yer ayrılmıştır.

Bizlere, ülkemize büyük bir onur ve itibar kazandıran patatesin acılı ve acıklı sayfaları da olan serüveni böyle. Bu acılı sayfaları değerlendiren bir yazar şöyle diyecekti: “Ne mutlu bize ki, artık patates ekmeyeceğiz. Hiç olmazsa bir daha da kıtlık çekmeyeceğiz.”(22)

Alp HAMUROĞLU

Dipnotlar

(1) Eric Hobsbawm, Tuhaf Zamanlar, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, s. 549.

(2) Üretici bir ülke özelliğimizin ortadan kaldırılması ve özellikle tahıl üretiminden başlayarak tarım ürünleri üretiminden kaçış, emperyalizmin ülkemize tam olarak girdiği 50’li yıllardan sonra çok iyi gözlenebilmiştir. 50’li yılların başında tahıl dışsatımı bir milyon ton civarındayken, 1960 yılından başlayarak 100 bin tonun altına düşmüş, 1963’te de neredeyse sıfırlanmıştır. Buna karşılık, 60’lı yıllardan sonra üretim yeterince yapılmadığı için gerçekleşemeyen tahıl dışsatımı yerine yılda bir milyon tona yakın tahıl dışalımı yapmaktaydık. Tarım sektörümüzdeki gerileyiş ve çöküş konusunda geniş bilgi için bkz. Doç.Dr. Osman Nuri Koçtürk, Barış ve Emperyalizm, Ararat Yayınevi, İstanbul 1968, s. 61.

(3) Almancanın yabancı dillerden gelecek sözcüklere karşı olağanüstü bir direnci vardır. Temelinde 16. yüzyılda başlayan dil korumacılığının sonucu olan “Almancacılık” yatmaktadır. Alman uluslaşmasının kültürel uluslaşma olarak farklı bir yol izlemesi, Latince ve Fransızca gibi Orta Çağ döneminde ve sonrasındaki etkin Avrupa dillerine karşı duyulan tepkiden beslenmiştir.

(4) Aynı zamanda tıp doktoru ve anatomi profesörü olan Bauhin (1560-1624), 6 binden fazla bitki türünün tanımını, adlandırmasını ve sınıflandırmasını yapmış, bitkiler ve botanikle ilgili, adları Phytopinax (bitki katoloğu) ve Prodomus Tfieatri Botanici (botanik kataloğu) olan iki kitap yazmıştır.

(5) Massimo Montanari, Avrupa’da Yemeğin Tarihi, Afa Yayıncılık, İstanbul 1995, s. 154.

(6) Öyle sanılıyor. Ancak Yeni Dünyaya Avrupalılardan önce defalarca giden Çinlilerin patatesin kıtadan ayrılmasında bir önceliği olabilir. Ancak bu konuda bir bilgiye rastlanamadı. (Çinlilerin Amerika kıtası ilişkileri ile ilgili olarak bilgi için dagarcikturkiye.com adlı internet sitesinin 2016‘nın Ekim ayı sayısındaki “Çin Donanmaları ve Filoları Orta Çağ‘da Akdeniz’de?“ şlıklı yazımıza bakınız.)

(7) Büyük Fransız Devriminde giyotine gönderilen Fransa Kraliçesi Marie-Antoinette’in annesi olan Kutsal Roma Cermen İmparatoriçesi Maria Theresia Walburga Amalia Christina (1717-1780), ölene kadar imparatorluğun fiili yöneticisi oldu.

(8) Geniş bilgi için bkz. “18. Yüzyılda Almanya: Avusturya-Prusya Rekabeti”, Uluslararası İlişkiler Tarihi / Diplomasi Tarihi - 1, May Yayınları, İstanbul 1977, s. 309-318 ve Mario Rivoire, Friedrich der Grosse und Seine Zeit, Emil Volmer Verlag, Wiesbaden 1965, s. 47 vd.

(9) Geniş bilgi için bkz. Bruno Schumacher, Geschichte Ost- und Westpreuẞens, Weltbild Verlag, Wien 1987, s. 210 vd.

(10) Örneğin, “Der Bettelsoldat” (C.F.D. Schubart), “Das Hungerlied” (Georg Weerth); bkz. Von großen und von kleinen Zeiten / Politische Lyrik von den Bauernkriegen bis zur Gegenwart, Fischer Taschenbuch Verlag, Frankfurt/M 1981, s. 55-56 ve 92. Ayrıca Lessing, 1767 yılında yazdığı sahne oyununda (Minna von Barthelm) Yedi Yıl Savaşlarını konu alacaktı.

(11) “Hükümet Biçimleri ve Hükümdarın Ödevleri Üstüne Deneme”.

(12) “1767 yılında bir İtalyan, Alman köylerinden bahsederken şöyle diyordu: ‘O bölgelerin zavallı köylüleri, yılın altı ayında sadece patates yiyorlar, ama son derece de güzel ve sağlıklılar’.” (P. Bonanome adlı bir gezginin bir mektubundan; akt. Montanari, s. 154 ve 196)

(13) Montanari, s. 152-53.

(14) Eczacılık eğitimi görmüş ve aynı zamanda beslenme uzmanı olmuş Antoine Augustin Parmentier (1737-1813), patatesin Fransa’da yaygın ekimini sağladığı için Académie française tarafından takdir edilmiş ve 1772’de Besançon Akademisi Ödülünü almıştı.

(15) Montanari, s. 153.

(16) Aynı yerde.

(17) Yüzerek geçilen yerdeki genişlik 34 km’dir ve boğaz yüzenlerce saatte 2,5-3 km. hızla 13-15 saatte aşılmaktadır.

(18) Bu konunun ele alındığı yazımıza bakılabilir, “Denizde Durdurmak: ‘Akdeniz Cinayetleri” dagarcikturkiye.com aylık internet dergisi, Ekim 2015.

(19) O zamandan başlayarak İrlanda, dünyada nüfusuna oranla en çok göç veren ülke oldu. İrlanda’nın şu anki nüfusunun yarıdan fazlası ülke dışında yaşamaktadır.

(20) Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa karşısında her bakımdan olumsuz ve geri durumda olduğu o dönemde devletin ekonomik durumu her geçen gün daha kötüye gidiyordu ve Avrupa ülkelerine borçlanma başlamıştı.

(21) http://osmanlihediye.com/irlandanin-osmanliya-sukrani/.

(22) Giovanni Battara, Pratica Agraria, s. 131-134; akt. Montanari, s. 155-196.

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın haziran 2017 sayısında yayımlanmıştır.