İnsanlık tarihinde bir sıçrama Neolitik çağ-2: Tarım devrimi ve hayvanların evcilleştirilmesi

Prof. Dr. Eren Omay

Yazının Okunma Süresi

35 dakika

Bütün bilgi ve deneylere karşılık, tarım devriminin yani avcılık ve toplayıcılıktan, hayvan ve bitkilerin evcilleştirilip üretilmesine nasıl geçildiği sorunu bugün hâlâ bir bilmecedir. [Güvenç (4)]

Childe (3), “Ekimin nerede başladığı, bir tek merkezde mi ya da birçok yerde mi yapıldığı bugüne kadar saptanamamıştır” diye yazar.

Starr’ın (6) bu konudaki düşüncesi şöyle: Tarımın doğuşu hakkında bugün bilinenlerin, birkaç sene içinde değişmek zorunda kalacağından emin olabiliriz.

Nitekim bazı araştırıcılar, tarımın gerçekleştirilmesini “rastlantı” ile açıklamaktadırlar: Örneğin, Bronowski (9), “İnsan ve doğanın yarattığı olayların mutlu bir birleşimi sonunda tarım doğdu” demektedir.

Drower’in (16) düşüncesi şöyle: Başlangıçta tarım, sadece, yiyecek teminini kolaylaştıran bir yöntemdi. İnsan bu yöntemin uygulanmasında oldukça başarılı idi. Fakat bitkilerin ıslahı, doğal seçeneğin sonucudur. Yani, düşünceden ziyade şans önemli rol oynamıştır.

Güvenç (4) de aynı kanıda. Nitekim şöyle diyor: Gerçekten de, yoğun toplayıcılığın ileri döneminde, toplayıcılar yıllık besinlerini beraberlerinde taşıyamayacaklarına göre, mezolitik toplulukların yerleşik düzene geçmiş olmaları gerekiyordu. Tarım öncesi yerleşmelerde, toplanan tahıl depolanmakta, öğütülmekte ve ondan yassı bir yufka ekmeği (bazlama) yapılmakta idi. Tarım Devriminin, böyle bir yerleşmede, yavaş yavaş gerçekleşmiş olması ihtimali yüksektir. Depolamak üzere taşınan tohumların bir kaza sonucu dökülüp saçılması, bu tohumlardan bir sonraki mevsimde bol ürün alınmış olması; tesadüfe dayalı sulama ve gübreleme şartlan altında, bu tür ürünün doğal üründen daha bol başak vermiş olması mümkündür. Böyle bir kaza insanoğluna evcilleştirmenin yolunu ve yönünü göstermiş olabilir.

Bugünkü bilgilerimize göre, tarıma geçiş, yeryüzünün benzer fakat birbirinden çok uzak üç bölgesinde, Doğu Asya (Çinhindi), Orta ve Güney Amerika (Meksika, Peru) ve Ortadoğu’da, birbirinden bağımsız olarak başlamıştır. [Güvenç (4), Starr (6)]

Tarım, Ortadoğu’da 10 bin yıl; Orta ve Güney Amerika’da 8 bin yıl önce başlamıştır. Karbon-14 tekniği ile yapılan yaş tahminleri doğru ise, Tarım Devrimi, Güney Asya’da Ortadoğu’dakinden en az bin yıl önce meydana gelmiştir. [Güvenç (4)]

N. I. Vavilov’un kültür birliklerinin kökenleri konusunda genetik açıdan yaptığı ilginç araştırma ve buluşlar, özellikle bazı buğday türlerinin Yakındoğu’daki doğal yaşam bölgeleri ve köken merkezleri hakkında elde ettiği ilk sonuçlar bugün daha da geliştirilmiştir. Tahılların köken merkezlerinin Çin, Malezya-Hindistan, Orta ve Güneybatı Asya, Akdeniz, Etiyopya, Güney Meksika, Güney ve Orta Amerika gibi bölgelerde olduğu saptanmıştır; günümüzden önce 9000 yıllarından itibaren Güneybatı Asya’da buğday, arpa, mercimek, bakla, bezelyegiller ve keten; günümüzden önce 9000-7000 yıllan arasında Peru, Meksika ve Orta Amerika’daki kazılardan anlaşıldığına göre, mısır, kabak, fasulye, biber, patates gibi bitkilerin tarımı başlamıştır. Çin ve Güneydoğu Asya’da tarım günümüzden önce 6000 yıllarında pirinç ekimiyle gerçekleşmiştir. Afrika’daki pirinç çok daha geç, Asya’dakinden aynı bir türün alınmasıyla evcilleşmiştir. Buna karşılık Hindistan ve Afrika’da pamuk aynı türün tarıma alındığını gösterirken Güney Amerika’da ve Meksika’da iki aynı tür pamuk aynı tarıma alınmıştır. [Esin (11)]

Tarım devriminin evrimi

Tarım devrimi tedrici olmuştur. İlk bakışta tarım ürünleri, av ve toplayıcılıkla elde edilen yiyeceklere ek olarak kullanılmıştır. Örneğin, yabani buğday, arpa, koyun ve keçi, tarım devrimi öncesinde, Ortadoğu’da yaşayan Mezolitik toplumların “yemek listesi”nde yer almıştır. [Childe (3), Güvenç (4), Bronowski (9)]

Bilinçli bir tarımdan çok önce, avcı toplulukların, yemek için uygun buldukları vahşi bitkilerin doğal tarlalarını güçle korudukları kuvvetle muhtemeldir. Hatta bu tarlaların, vahşi hayvanlara karşı çitle korumuş da olabilirler. Çünkü insanlar tarafından ilk evcilleştirilen hayvanların, doğal taneli bitki tarlalarının cezbettiği vahşi sığır ve koyun sürüleri olduğu kesindir. [Hodges (10)]

Günümüzden önce, 11-9. bin yılları arasında Güneybatı Asya'da (Filistin, Suriye, İran ve Anadolu), tarıma ve hayvanların evcilleştirmeye henüz başlamamış bazı topluluklar, mezolitik karakterli mikrolitlerden oluşan yontma taş aletlerin yanında, cilalı ve sürtünme taştan havanlar, ezgiler, öğütme taşlan kullanmaya başlamıştır. Buna dayanılarak, bu toplulukların hiç değilse hasat yoluyla yabani tahılları topladıktan ve onları öğüterek kullandıktan ileri sürülmektedir. [Esin (11)]

Bu toplumlar için, Carmel Mağaraları’nda ve bu mağaraların yakınındaki açık yerleşme alanlarında yaşayan ve Natufian diye isimlendirilen toplum tipik bir örnektir. Kulübelerini, aynı noktada, birçok kere inşa ettikleri için, aynı bölgede sürekli yaşadıktan kuvvetle muhtemel olan bu insanlar, büyük ölçüde, Mezolitik aletleri -yay, mızrak, balık oltası vs.- kullandılar. Avcı ve balıkçı idiler. Nalufianlar’ın civardaki yaban buğdaylarını yiyecek olarak kullandıkları kesindir. Bu insanlar, yaban buğdaylarını, ilk kez elle topladılar. Daha sonra küçük çakmak taşları olan oraklarla biçtiler. [Starr (6), BrooomkJ (9)]

Tarım, önce bağımsızlığını, sonra hâkim üretim karakterini yavaş yavaş kazanmıştır. Nitekim Mısır ve İran’da yapılan arkeolojik kazılar, besin toplama ile tarımın ilk Neolitik toplumların hayatında eşit rol oynadığını göstermiştir. [Childe (3)]

Bu topluluklarda, erkekler avlanırken, kadınların diğer yenilebilen bitkiler arasında bizim buğdayımızın ve arpamızın atası olan yabani otların tohumlarını da toplamış olduklarını düşünmeliyiz. [Childe (3)]

Bazı bilginlere göre, ekin yetiştirme hayvan beslemeden daha eskidir. Bazılarına, özellikle Alman Tarih Okulu’na göre de, bazı insan grupları, ekin yetiştirirken, bazıları da hayvanları evcilleştirmekteydi.

Esin’e (11) göre, Güneybatı Asya’da birçok kazı yerinde, önce bitkilerin tarıma alındığı, bazılarında da Irak’ta olduğu gibi, üretime hayvanları evcilleştirerek başlandığı, ele geçen tahıl ve kemik kalıntılarına göre söylenebilmektedir.

Güvenç (4) ise, “Bitkilerle, hayvanların evcilleştirilmesi, çoğu zaman at başı yürütülmüştür. Beidha ve Eriha’da (Jericho) keçi ve buğday dokuz bin yıl önceleri evcilleştirilmiş bulunuyordu. Aynı tarihlerde, Carmo’da, koyun, keçi, arpa ve buğdayın evcil olarak üretildiği de bilinmektedir. Mellaart’a (14) göre sığır, bu tarihlerde Anadolu’da belki de evcilleşme süreci içinde bulunuyordu, “fakat henüz tamamen evcilleştirilmiş değildi” demektedir.

Çok az sayıda bilgin de, ekin yetiştirme döneminden önce, uzun süre, otlak ve çayırlardan beslenme şeklinde, bir geçiş döneminin mevcut olduğunu ileri sürer. [Childe (3)]

Bu yazıda, birinci görüşe uyulmuştur. Çünkü, bugün bile, pek çok kabile evcil hiçbir hayvanı olmadan ekin yetiştirerek geçinir. Diğer yandan, arkeologların bulgularına göre; en eski çiftçiler, evcil hayvanlarla değil, sadece çiftçilikle ve belki de biraz avlanarak geçimlerini sağlamışlardır. [Childe (3)]

Şüphesiz, pek çok bitki, ekim yoluyla sağlam bir besin kaynağı meydana getirir. Pirinç, buğday, arpa, akdarı, mısır, yerelması, patates bugün bile insanı beslemeye yeterlidir. Fakat, bugünkü teknoloji birikimine en çok katkıda bulunan uygarlıklarda ekonominin temelini buğday ve arpa üretimi teşkil etmiştir. Ayrıca, buğday ve arpaya dayalı uygarlıkların tarihi, öbür uygarlıklara karşın, çok daha geniş incelenmiştir. [Childe (3)]

Daha önemlisi, belki de, tarımın yaygınlaşması olayının dönüm noktası iki yeni tür buğdayın doğmasıyla başlamıştır. [Bronowski (9)] Bundan dolayı önce buğday ve arpanın bugüne kadar olan biyolojik evrimini kısaca inceleyelim:

M.Ö. 8000 yılında, buğday bugün tanıdığımız verimli bir bitki değildi; Ortadoğu’da yaygın olan çeşitli yaban otlarından biriydi. Genetik bir rastlantı sonucu, yaban buğdayı, keçi otuyla aşılanınca çok verimli melez bir bitki ortaya çıktı. Bu rastlantı, son Buz Çağı’ndan sonra oluşan bitkilerde sık sık olagelmiştir. Gelişimi yöneten genetik mekanizma gereğince, yaban buğdayının on dört kromozomu keçi otunun on dört kromozomu ile birleşip yirmi sekiz kromozomlu emmer’i oluşturmuştur. İşte emmer’i böylesine tombul yapan olay budur. Bu melez bitki doğal olarak yayılabildi, çünkü tohumu, başaktaki kabuklara yapışkan olduğundan, rüzgârla kolayca dağılabiliyordu.

Böyle melez bir bitkinin verimli olması, bitki dünyasında enderdir. Ama, Buz Çağı’nı izleyen verimli bitki yaşamının öyküsü daha da şaşırtıcıdır. Bu arada ikinci bir genetik rastlantı daha olmuştur, bunun nedeni de emmer’in artık insan eliyle ekilmeye başlamış olmasıdır! Emmer başka bir doğal keçi otuyla aşılanmış ve kırk iki kromozomlu daha büyük bir melez bitki oluşmuştur; işte bu, bugün ekmeğimizi yaptığımız buğdaydır. Başlı başına alındığı vakit, bu inanılmaz bir olaydır. Bir ek kromozomda belirli bir genetik değişiklik olmasaydı, ekmeklik buğdayın doğurgan bir bitki olamayacağını biliyoruz.

Daha da garip bir durum ortaya çıkmıştır. Bugün elimizde çok güzel bir buğday başağı vardır ama bu başağın tohumları rüzgârda dağılmaz çünkü başak açılamayacak kadar sıkı sıkı kapalıdır. Açacak olursak, samanlar uçar, buğday taneleri de oldukları yere düşerler. Bu buğday, yaban buğdayından ve emmer denilen ilkel ilk melez buğdaydan çok farklıdır. Bu ilkel türlerde, başak daha açıktır, patlayıp açıldığı vakit de bambaşka bir etkiyle karşılaşırız; buğday taneleri rüzgârla uçup dağılırlar. Bugünkü ekmeklik buğday bu yeteneğini kaybetmiştir. Böylece de insan ve buğday bir araya gelmiş, el ele vermiştir. İnsan, besin için buğdaya güvenir, buğdaya da yaşamını sürdürmek için insan gereklidir; çünkü ekmeklik buğday ancak yardımla çoğalabilir. İnsan hasat vakti, samanları toplar, taneleri dağıtır. Gerek insanın, gerekse bitkinin yaşamı birbirine bağlantılıdır, birbirini gereksindirir. Bu genetik biliminin gerçek bir peri masalıdır, sanki uygarlığın doğuşu çok önceden Gregor Mendel’in ruhu tarafından kutsallaştırılmıştır. [Bronovvski (9)] Yabanıl buğday ve arpa türlerinin başak ve gövde sapları dayanıksızdır. Saplar başaklar olgunlaşınca rüzgârın etkisiyle kolayca kırılır ve taneler toprağa dağılırlar. Tanelerin ya da tohumların kapçık ve kavuzları serttir, bu tohumların toprakta kök salıncaya kadar korunmasını sağlar. İnsanlar ise ianelerin toprakta dağılmalarına ve üstlerdeki kabukların kolayca çıkarılmalarına olanak sağlayan, sapları kolay kırılmayan başaklan ve kapçıklarıyla, kavuzları daha az sert olanları seçerek toplamaya ya da biçmeye başlamışlardır. Bunun sonucunda genetik olarak türlerde bir değişinim (mutasyon) başlamıştır. Üretime ilk geçildiğinde bu “mutant” türlerden evcilleştirilmiş buğday ve arpa türleri ortaya çıkmıştır. Otsul buğdaylardan (Gramineae) taneleri 45 mikrondan büyük olanlara “cerealia tipi” adı verilmektedir. Bunların içinden yapılan seçişle yabanıl Einkom ve Emmer buğdaylarından öncelikle evcil türler elde edilmiştir. Ancak bugün bunların tarımda bir önemleri kalmamış, genetik açıdan daha gelişken türler melezleştirmelerle elde edilerek kullanılmaya başlamıştır. Ekmeklik buğday bu melezleştirmenin sonunda ortaya çıkmıştır. Makarnalık buğday için de aynı olay söz konusudur. [Esin (11)]

Hayvanların evcilleştirilmesi

Hayvanların evcilleştirilmesi hakkında çok sayıda teori vardır. Bu teorilerin hemen tümü, “bir maksada yönelik üretim” kavramına dayanır. Bu görüşe göre, insan belli hayvanlara ihtiyacı olduğu için, onları evcilleştirmeyi keşfetti. Bu görüş, başka iki teoriyi de içerir:

a) Din orijinli teori: Hayvanlar kurban edilmek için yaratılmıştır.

b) Evcilleştirme; et ve deriye duyulan ekonomik ihtiyacı karşılamak maksadıyla keşfedildi.

Bu görüş ve benzerleri, bir gerçeği ihmal eder. Evcilleştirmenin başladığı Mezolitik devirde, antik avlanma metotlarıyla gerekli ihtiyaçları giderme, kuşaklar sonra sonuç alınabilecek olan evcilleştirmenin uzun deneylerine başlamaktan çok daha kolaydır.

İnsanı fiziko-biyolojik çevresinin tamamlayıcı parçası olarak düşünmek çok daha verimli bir modeldir. Bu model esas alınınca, hem insanın hem de belli hayvan türlerinin alışkanlıklarının, evcilleştirmeyi hemen hemen kaçınılmaz kıldığı açıkça görülür. Çünkü evcilleştirmenin sosyal ilişkilerini insan ve ona bağlı hayvanlarla sınırlayamayız. İnsan, aynı uygulamayı kendi cinsine de uygulamıştır. Nitekim bu, daha sonra kölelik diye isimlendirilmiştir.

Evcilleştirmeyi uygulayan tek tür, insan değildir. Örnekleri az olmakla beraber, birçok tür diğerlerini evcilleştirmiştir. Evcilleştirme, sosyal bir ortamı öngörür. Bir tür, evcilleştirme mümkün olmadan önce, belli bir evrim seviyesine erişmiş olmalıdır. Bu, evcilleştiren için de, evcilleşen için de geçerlidir. Kendi türünün üyeleri ile sosyal ilişkileri olan hayvanlar, diğer türlerle aynı ilişkiyi kurmaya daha fazla hazırdırlar. Örneğin, Afrika’ya has bazı antilopların zebra sürüleri ile karıştığı, Afrika’da çok görülür. Bundan dolayı, insan tarafından evcilleştirilen hayvanların büyük çoğunluğunun, sürü halinde gezen toynaklı hayvanlardan olması şaşırtıcı olmamalıdır. Mamafih, bir hayvan türünün diğerini evcilleştirmesi, sosyal hayatı olan böcekler arasında bilhassa karıncalarda görülür. [Zeuner (15)]

Zeuner (15), hayvanların evcilleştirilmesi için bir sıra vermektedir. Bu sıraya göre; önce, çakal gibi çöp yiyen hayvanlar evcilleştirildi. Bu hayvanların evcilleştirilmesi, Paleolitik dönemde başlamış olabilir. Evcilleştirilen ikinci grup hayvan, Nomadik yani mevsimlik göçler yapan hayvanlardır. Tarıma dayalı genç Neolitik ekonomi, bu hayvanlar için uygun ortam değildi. Bundan dolayı, bu grubun gerçek Neolitik dönemden önce ve geç Mezolitik dönemin sonlarında evcilleştirildiği sanılmaktadır. Bu hayvanlar, insana avlanmaya ek olarak kesim yaparak yiyecek elde etme imkânını verdi. Eğer bu görüş doğru ise; keçi ve koyunun evcilleştirilmesi tarımdan önce olmalıdır. Üçüncü grup, evcilleştirilmeleri için yerleşik hayatın ön şart olduğu hayvanlardan meydana gelir. Bu kategorinin başlıca üyeleri büyükbaş hayvanlardır. Sonuncu grubu, öncelikle ulaşım aracı olarak kullanılan hayvanlar teşkil eder. Bu grup hakkında ilk bilgiler elde edilememiştir. Fakat bu grup üçüncü gruba nazaran daha yakın zamanlarda evcilleştirilmiştir. Bu grubun dikkati çeken özelliği, normal olarak yiyecek için kesilmemeleridir. Bu özellik, bu gruba dini yasakların neden uygulandığının işareti olabilir. Evcilleştirilen hayvanların gruplandırılması için yapılan bu model aşağıdaki gibi özetlenebilir: (1 Köpek, tilki (2 Geyik, keçi, koyun (3 Domuz, inek ve öküz 4) At, eşek, yaban eşeği.

Bu teorik sıralama, Hazar Denizi’nin İran sımandaki Belt mağarasından elde edilen delillerle oldukça güçlü bir şekilde desteklenmiştir. [Zeuner (15)]

Zeuner’in bu genel düşüncelerinden sonra, evcilleştirmenin nasıl olduğunu açıklayan görüşleri özetleyelim: Tarım öncesi toplumlar, bir sonraki yıl veya mevsimde hasat edecekleri çayır ve çimenleri, yabani koyun ve keçi sürülerine karşı korumak ihtiyacını duymuş olmalıdırlar. En etkili koruma, hasat mevsiminden önce, yaban sürülerini toplu halde tutmak veya toptan avlamaktı. Bu işte, köpeğin de insana yardım etmiş olması mümkündür. Küçükbaş hayvanları toplu halde avlayan insanın, bunlardan bir kısmını kesip yediği; ihtiyaç fazlası olanları da çit ve çubuklar arkasında muhafaza ettiği sanılıyor. Bu yoldan, insanoğlu, yakaladığı yabani hayvanları göz altında bulunduruyor, onların beslenmesini ve çoğalmasını kontrol etmeyi öğreniyordu. Bu şartlar altında, mutasyon sonucu ortaya çıkan farklılaşmalardan insanoğlunun yararlanmış olması mümkün görülmektedir.

Vahşi ve yırtıcı niteliklerini muhafaza eden türler kesilip yenildiği halde, evcil davranışlar gösteren birey ve kuşakların damızlık olarak saklanmış olduğu görüşü akla yatkın gelmektedir. Hayvan türlerinin evcilleşmesinde, insanoğlunun bilinçli ve maksatlı seçimi, belki de, doğal seçimden daha etkili bir rol oynamıştır. İnsan, evcil türlerin çoğalmasına yardımcı olurken, vahşi türleri avlayarak kesip yiyerek tüketmeye çalışmıştır. [Güvenç (4)]

Bu konuda Childe (3) diyor ki: Yılda otuz santimlik bir yağmurla rahatça yaşayabilen birkaç hayvan türü, yağışlar iki üç yıl azalınca, artık nüfus durumuna düşer. Ot yiyici hayvanlar besin ve su bulabilmek için, giderek azalan derelere ve su birikintilerine vahalara üşüşür, fakat et yiyicilerin aslan, kaplan ve kurtların saldırısına uğrar, çünkü onlar da su ardında vahalara yönelmiştir. Bu tehlikeler insanlara da yöneliktir, aynı nedenlerle avcılar bile dere ve vadilere sık sık uğramaktadır. Artık hem avcı hem de av, kuraklık tehlikesine karşı güç birleştirmiştir. Avcı aynı zamanda hayvan üreticisiyse, giderek türleri azalan hayvanlara da bir şeyler vermesi gerekir; ekin kalıntıları hayvanlar için elverişli bir otlak olabilir. Ekin kaldırıldıktan sonra üretici artık yarı aç koyunların ve yaban öküzlerinin ekin alanlarına girmesine karışmaz. Bu hayvanlar başka yerlere kaçamayacak kadar zayıf, kesip yenemeyecek kadar da cılızdır. Oysa insan, bu hayvanların huyunu suyunu inceleyebilir, bunları yiyecek aslan ve kurtları kovabilir, hatta artan besiniyle onları besleyebilir. Buna karşılık bu hayvanlar da evcilleşip insana yakın yaşamaya alışır.

Kuraklığın böylesine artması sonucu, üretici yalnızca, yaban hayvanlarının yavrularını değil, dişili erkekli, büyüklü küçüklü her çeşit hayvan sürülerini kendi barınak çevresine sokmuştur. Böylesine yarı evcil çeşit çeşit hayvanların kolayca yakalanacak av niteliğinde olduğunu anladığı an, hayvan evcilleştirmeye başlamış demektir.

Bundan sonra artık bu et birikimini dikkatle ve aşırılığa kaçmadan kullanmayı öğrenmesi gerekiyordu. Hayvanları gereksiz yere korkutmamayı, en genç ve en evcilini öldürmemeyi öğrenecekti. En sessiz ve uysal boğayı ya da koçu öldürmeye başladığı vakit, seçenekli üreticiliğe de başlamış demektir, böylece evcilleştirilemeyen yabanları seçmez, daha yumuşak başlıları yeğler. Aynı zamanda da bu yeni olanaklarla hayvanların alışkanlıktan ve yaşam biçimlerini yakından izleyebilir. Böylece hayvanların üreme süreçlerini, besin ve su gereksinmelerini de öğrenir. Bilgiye dayanarak davranışlarını yürütür. Yeniden ekim vakti gelince, hayvanları kovup sürmez, tam tersine onları uygun odak ve sulak yerlere götürür ve et yiyici hayvanlara karşı korur. İşte, yalnızca uysal ve yumuşak başlı değil, aynı zamanda insanla bağlı hayvan sürülerinin beslenmesi de böyle başlamış olmalıdır.

Bu sonuç, bu yaşama özgü iklim özelliklerinin sürüp gitmesiyle ve uygun hayvanların avcı insanların barınak yerlerine gelmeleriyle gerçekleşebilirdi. Kuşkusuz çeşitli hayvan türleri üzerinde denemeler yapılmıştır. M. Ö. 3000 dolaylarında Mısırlılar antilop ve geyik sürüleri beslemişlerdir. Gerek bu gerekse bilmediğimiz nice başka deneyler başarısız olmuştur. İyi bir rastlantı olarak, Asya’nın kurak alanlarında inek, sığır, koyun, keçi ve domuz da vardır. Bunlar insanlara bağlı kaldılar ve artlarından gittiler. [Childe (3)]

Esin (11), evcilleştirilen hayvanların kıtalara göre dağılımını aşağıdaki gibi açıklamaktadır: İlk evcilleştirilen hayvanlardan koyunun çeşitli yabani türlere göre doğal yaşam bölgeleri Asya’da sınırlıdır. Ural koyununun doğal yaşam bölgesi Orta Asya, Afganistan, İran ve Güneybatı Hindistan; Argali koyununun Orta Asya; yabani doğu muflonunun Batı İran, Kafkasya, Doğu Anadolu; Anadolu muflonunun ise yalnızca İç Anadolu’dur. Yabani koyun orman kenarındaki ovalarda, az engebeli yerde yaşamayı sever. Yabani keçinin bir türünün doğal yaşam bölgesi Filistin’dir. Başka bir türünün de Güneydoğu Avrupa’dan İndus vadisine kadar uzanır. Yabani keçi türlerinin kayalık, yamaçlı yerlerde ve orman kenarlarında yaşamayı sevmelerine karşın, yabani dev sığır Avrupa’nın ormanlık bölgelerinde, Güney Batı Asya ve Kuzey Afrika’da yaşayan bir orman hayvanıdır. Yabani domuzun doğal yaşam bölgesi ise Avrasya’nın hemen tüm açık alanlı ormanları ve Kuzey Afrika gibi çok geniş bir alanı kapsar. C-14 ölçümlerine göre günümüzden önce 14-12 bin yıllan arasında. Kuzey Irak’ta Zagros dağlan üzerindeki Palegavra mağarasında ele geçen hayvan kemiklerinden, yabani koyun, keçi, sığır, domuz gibi hayvanların, evcil köpeğin daha bu tarihlerden itibaren Güneybatı Asya’da yayılmaya başladıkları görülür. Günümüzden önce 11 bin yıldan itibaren gene Kuzey Irak’ta Zavi Çemi Şunider’de ve 9 bin yılın başından itibaren Anadolu'da koyunun; günümüzden önce 10. bin yılın ikinci yansında Güney Zagroslar’da Cam Dore ve İran’da Basra Körfezi'nin kuzeyinde Ali Koş’ta keçinin; günümüzden önce 9. bin yılda Irak’ta Jarma’da domuzun; günümüzden önce 8. bin yılda Anadolu’da sığırın evcilleştirildiğini gösteren kazılar da yapılmıştır. Koyunun ve büyük bir olasılıkla keçinin Güneybatı Asya’da evcilleştirildikten sonra Avrupa’ya yayıldığı, fakat domuz ve sığırın Güneybatı Asya'dan ayrı olarak Güneydoğu Avrupa’da evcilleştirilmiş olabileceği buradan Avrupa’ya yayıldığı şimdilik muhtemeldir.

Tarımın evreleri

Tarımın nasıl gerçekleştirildiği bilinmiyor. Fakat tarım dediğimiz prosesin bütün evreleri bilinmektedir.

İlk çiftçiler, toprağı kazmaya yarayan sopalar ve çapalar kullanarak, bahçe tipi tarım yaptılar. [Starr (6)] Bahçe tipi tarımda, çalılık ya da ormanda bir parça, toprak yolunarak temizlenir. Çapa ya da sopayla kazılır. Tohum ekilir. Sonra da ürün kaldırılır. Bahçe tipi tarımda toprak sürülmez, gübrelenmez, yalnızca ertesi yıl yeniden ekilir. Bu durumda, aradan birkaç mevsim geçince, verim gözle görülür biçimde düşer. Bunun üzerine, yeni bir toprak parçası temizlenir, bu toprak da verimsizleşinceye kadar bu yöntem yenilenir. Çok geçmeden, yerleşme alanına yakın topraklar tümden kıraçlaşır. Bu takdirde, insanlar göç eder başka yörelere yerleşir. [Childe (3)]

Göçebe insanların uyguladığı bahçe tarımından başka yöntemlerle de tarım yapılmıştır. Doğal sulama ile yapılan tarımın, ilk çiftçilerin uyguladığı diğer bir yöntem olduğu araştırmacılar tarafından ileri sürülmektedir. Örneğin, Childe (3) diyor ki: Kuzey ormanlarıyla, tropik bölgelerin büyük ormanları arasındaki şimdi kıraç ya da çöl olan memleketler şeridinde, ekime en elverişli topraklar, çoğunlukla tepelerden ovalara sellerin sürükleyip getirdiği toprakların birikmesiyle ve belirli sürelerde yataklarından taşan ırmakların vadilerinde meydana gelir. Bu kuru bölgede, koca ırmaklar ve sel sularının ağzında biriken kumlu çamurlar, çölün kısır kumlan ve kuru kayalarının ortasında cennet gibi yükselir. Bu topraklarda, ekinlerin üremesi için belirsiz yağmurların sağlayamadığı ıslaklık, sel artıklarıyla sağlanır. Böylece Doğu Sudan’da Hadendoa’da, Nil nehrinin her güz ardında bıraktığı çamurda akan tohumları dağılır, sonra filiz verirdi. Sina dağının tepesinden fırtına koptu mu, El Ariş vadisinde seller aktı mı, çölde yaşayan Araplar taze taze akan çamurlara hemen arpa tohumu eker, hasadı beklemeye koyulurlardı. Seller böylesine kullanılınca, yalnız ekini sulamakla kalmaz, yeni toprak da getirirdi. Sel suları dağ yamaçlarından akarken topladıkları kalıntılarla san ve çamurlu bir hal alır. Yatak düzlenip de sular daha yavaş akmaya başlayınca, bu çamur yol boyunca toprağa çöker ve böylece bol bol çamur katmanı oluşur. Bir yıl önceki ekinin topraktan çekip aldığı kimyasal maddeler bu çamurun içinde vardır. Toprak böylece her yıl yenilenmiş ve gübrelenmiş olur. Doğal sulama koşullan altında, ekicinin artık göçebe olması gerekmez. İki ekin arasında sel olduğu sürece, yıllar yılı aynı toprak parçasını ekebilir.

Hangi tarım yönteminin ilk defa uygulandığı konusunda yapılan tartışmalar, kanıt az olduğu için kesin bir sonuca varamaz. Fakat, ilk çiftçilerin sulama ile tarım ürününün arttığını bildikleri söylenebilir. [Drower (16)]

Childe’ın (3) yukarıda verilen açıklamalarında altı çizilmesi gereken husus şudur. Tarıma başlayan insanın yerleşik hayata başlayıp başlamaması, uyguladığı tarım yöntemine bağlıdır. Nitekim bu konuda Childe (3) şunları söyler: Öteden beri çiftçinin yerleşik yaşamına karşıt olarak “evsiz barksız avcı”nın göçebe yaşamı gösterilir. Bu karşıtlık gerçek dışıdır, uydurmadır. Pasifik kıyılarındaki kara ve deniz kabilelerinin yaşamında, geçen yüzyılda, derli toplu, süslü hatta lüks tahta evlerle bezeli yerleşik köyler vardı. Buz Çağında, Fransa’da yaşayan Magdalenian’lar kuşkusuz, kuşaklar boyunca aynı mağaralarda barınmışlardı. Öte yandan, bahçe tarımı gibi tarım türleri de ekicileri bir çeşit göçebe yaşamına zorlar.

1960’lara kadar köy tipi yerleşik hayatın tarım devriminden sonra başladığı sanılıyordu. Son on yıldaki bulgular ve kazılar aksi tezi ispatlamış gibidir. Önce yerleşmeler başlamış, tarım devrimi onu izlemiştir. Bir bakıma bitki ve hayvanları evcilleştirenlerin kendileri de yerleşik hayat süreci içinde evcilleşmişlerdi. Şöyle ki; tarımdan önceki dönemde büyükbaş hayvan avcılığı azalmakta; buna karşılık, küçükbaş hayvan avcılığı ile kuş ve balık avcılığı, kuru ve taze sebze ile meyveye dayalı beslenme rejimi yayılmakta idi. Başlangıçta yabani tohumların beslenmedeki yeri ve değeri sınırlı iken yabani ot ve çayır tohumlarının yemek listesindeki önemi giderek artmıştır. Bu tip tohumlar, bütün bir yıl boyunca değil ancak ilkbaharın sonu/ilk yaz başında olgunlaşır. Tahıldan yararlanmak için sararmış başaklar tohumlarını dökmeden önce, sapların kesilip biçilmesi; tanelerin saptan ve başaktan ayrılması; depolanıp saklanması; yemek ihtiyacı duyulunca, öğütülüp pişirilmesi gerekir. Göçebe toplumlarda, bütün bu işler için gerekli araç ve gereçler yoktu. Onların yıllık tahılı yanlarında taşımaları da mümkün değildi. Böylesi bir göçebelik için henüz ne evcil bir at vardı ne de tekerlekli araba. Yabani buğday ve arpanın bolca yetiştiği yörelerde beslenme probleminin çözümü şüphesiz yerleşmeyi gerektiriyordu. Eldeki güvenilir belgelere göre, mezolitik topluluklar bitki ve hayvanları evcilleştirmeden çok önce besin olarak topladıkları yabani tahılların yetiştiği bölgelere yerleşmeye başlamışlardır. [Güvenç (4)]

Örneğin Natufîan’lar, Carmel mağaralarında ve bu mağaraların yakınındaki açık yerleşme yerlerinde sürekli olarak yaşadılar. Nitekim aynı noktada kulübelerini birçok kere inşa etmişlerdir. [Starr (6), Bronowski (9)]

Bu konuda Esin (11) diyor ki: Bu arada tarım ve av hayvanları evcilleştirmeye henüz başlamamış olan bazı toplulukların günümüzden önce 11-9. bin yılları arasında Güneybatı Asya’dan Filistin, Suriye, İran ve Anadolu’da mevsimlik yarı yerleşik ve ilk tam yerleşik köyleri kurdukları izlenir. Filistinlin mezolitik Natuf kültürünün bulunduğu Al Hiam, Eriha'nın alt tabakaları, Suriye’de Murcybat, İran’da Tepe Asiab, Anadolu’da Suberde (Görüldük Tepe) bunlara örnek olarak gösterilebilir.

Gerçekten de yoğun toplayıcılığın ileri döneminde toplayıcılar yıllık besinlerini beraberlerinde taşıyamayacaklarına göre, mezolitik toplulukların yerleşik düzene geçmiş olmaları gerekiyordu. Tarım devriminin, böyle bir yerleşmede yavaş yavaş gerçekleşmiş olması ihtimali yüksektir. [Güvenç (4)]

Bu konuda çok iyi bir örnek Jericho’dur (Eriha). Ürdün nehri yakınındaki bu vadide yiyecek toplayıcıları devamlı su ihtiva eden bir küçük tepede yaşamışlardı. M. Ö. 7000 yıllarında tarım yapmaya başladılar. M. Ö. 6000 yılından önce, Jericho 2000 nüfuslu, hendek, taş duvar ve hatta kulelerle tahkim edilmiş bir şehir haline geldi. [Starr (6)]

Tarım devriminin diğer bir deyimle hayvan ve bitkilerin evcilleştirilmesi olayının önemli sonuçlar yaratacağı açıktır. Sonuçlar aşağıda özetlenmiştir:

Tarım devriminin sonuçları

1) Tarım devriminin en önemli ve anlamlı sonucu, kişi ve toplum başına düşen üretimin büyük ölçüde artmasıdır. Örneğin, sulu tarım besin üretimini ortalama 10-20 kat arttırmıştır. [Güvenç (4)]

Besin toplayıcılarına oranla besin üreticileri için üretim ve üretim artığı birikimi çok daha kolay olmuştur. Hayvan ve bitkilerin evcilleştirilmesiyle verim çok geçmeden toplumun temel gereksinmesini aşmıştır. Böylece biriktirilen üretim artıkları toplumun kötü mevsimleri geçirmesini sağlamıştır. Sonunda, ilkel de olsa, ticaret için bir temel meydana gelmiştir. [Childe (3)]

2) Besin üretiminin artması hayatı kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla da, insan nüfusu artmıştır. Tarım toplumlarının nüfus dinamiği üzerinde yapılan araştırmalara göre teorik yıllık artış hızının binde on olması gerekir. Fakat kıtlık, çocuk ölümü, salgın hastalıklar, savaşlar nedeniyle gerçek artışın çok daha küçük, yüz yılda yüzde iki kadar olduğu hesaplanmaktadır. Childe (3) ve Güvenç’e (4) göre, doğal olarak insanların ortalama ömrü de artmış, ortalama ömür, 25 yıldan 35 yıla çıkmıştır.

Tarım devriminin sonucu olarak nüfus yoğunluğu önce on kat artmış; sonraları devrimin yayılması ve sulu tarım teknolojisinin gelişmesiyle nüfus yoğunluğu Paleolitik döneme göre, 50-60 kat dolayına yükselmiştir. Besin üretimindeki randıman artışı 20 alınırsa, nüfus yoğunluğu 20 kat artmış olmalıdır. Ortalama 30 kişilik avcı toplayıcı gruplan Neolitik devirden sonra 20x30=600 kişilik bir köy topluluğu haline gelmiştir. [Güvenç (4)]

Örneğin Neolitik çiftçiler ya Jarma gibi 150 kişilik köylerde yahut Jericho gibi daha büyük kasabalarda yaşadılar. [Starr (6)]

3) Evcilleştirme insanla bitki ve insanla hayvan arasında oldukça karmaşık bir ilişkiler sisteminin kurulmasını ve onun sürdürülmesini gerektirmiştir. Öyle ki avcılık-toplayıcılık ekonomisinden üretim ekonomisine geçen insanoğlu, evcil hayvan ve bitkiler olmadan yaşayamayacağı gibi, evcil hayvan ve bitkiler de karşılık olarak insanın yardımı ve katkısı olmadan varlıklarını sürdüremezler.

Küçükbaş hayvanların evcilleştirilmesi, sürülerin vahşi hayvanlardan zararlı ve zehirli bitkilerden korunmasını, ölü mevsimde beslenmesini şart koşar. Buğday, arpa, mısır ve pirinç gibi tahıl ürünlerinin evcilleştirilmesi; tarlanın sürülmesi ve ekilmesi, ekinin hayvan ve böceklerden korunması; olgunlaşan başakların belli bir dönemde kesilip biçilmesi, sap ve kabuktan ayrılması gibi teknik bilgi ve hizmetlerin öğrenilmesi sonucunda mümkün olmuştur. Yabani türlerde kendi kendine olan bu işler, evcil türlerde insan eli değmeden gerçekleşemez.

Nitekim yabani tahıl bitkisinin tanesi, olgunlaşınca başaktan koparak kendiliğinden toprağa düşer. Oysa sözgelimi evcilleşmiş mısır tohumu üreticinin ya da tüketicinin eli değmeden koçandan bile kopup ayrılamaz. İnsanın biyolojik evriminde rol oynayan genetik süreçler (mutasyonlar) hayvanlar ve bitkiler için de geçerlidir. Evcil hayvanların ve bitkilerin evriminde, doğal seçim ya da ayıklanmaya ek olarak, kültürel seçim ve ayıklama önem kazanmıştır. İnsanoğlu, bitki ve hayvan genetiğindeki yanlışlıklardan (mutasyonlardan) kendi çıkarı yönünde yararlanmıştır. [Güvenç (4)]

4) Tarım devriminin sonunda insanlar, avcılık yerine hayvancılık, toplayıcılık yerine tarım yaptılar. Böylece neyin, nerede, ne kadar, nasıl ve ne maksatla üreticiliğine kendileri karar verir oldular.

 

Kaynaklar

1) Bemal, J. D.: Science in Histoy, The M.I.T. Press. 1971.

2) Ducasse, P.: Tekniklerin Tarihi, Gelişim Dizisi, 1976.

3) Childe, G.: What Happened In History, The Penguin Books, 1975.

4) Güvenç, B.: İnsan ve Kültür, Remzi Kitapevi. 1974.

5) Leakey, L. S. B.: Working stone, bone and wood. History of Technology, Ed: C. Singer, E. J. Holmyard, A.R. Hall. Oxford, 1965.

6) Starr, C. G.: A History of the Ancient World, Oxford. 1974.

7) Clough, S. B.: Uygarlık Tarihi, Varlık Yayınlan, 1965.

8) Leakey, L. S. B.: İnsanın Ataları, Türk Tarih Kurumu, 1971.

9) Bronowski, J.: İnsanın Yücelişi, Milliyet Yayınlan, 1975.

10) Hodges, H.: Technology in the Ancient World, The Penguin Books, 1970.

11) Esin, U.: Toplum ve Bilim, Beta, 1977.

12) Thomson, G.: Studies in Ancient Greek Society, The Citadel Press, 1965.

13) Childe, G.: Man Makes Himself, Mentor Book, 1951.

15) Zeuncr, F. E.: Domestication of Animals, Cultivation of Plants, History of Technology, Ed: C. Singer, E. J. Halmyard, A. R. Hall, Oxford. 1965.

16) Drower. M. B. E.: Water-Supply, Irrigation and Agriculture, History of Technology. Ed: C. Singer, E. J. Halmyard, A. R. Hall, Oxford, 1965.

17) Omay, E.: Teknoloji Tarihine Giriş ve Paleolitik Teknoloji Konusunda Bir Deneme. Aydınlık Bilim ve Ütopya Eki, sayı:4,1993.

18) Cole. S.: The Neolithic Revolution, British Museum (natural History), 1965.

19) Parmaksızoğlu, T., Çağlayan Y.: Genel Tarih-1, Funda Yayınları, 1976.

Bu yazı Bilim ve Ütopya’nın Ekim 1995 sayısında yayımlanmıştır.

Gelecek yazı: Neolitik teknoloji

 

Bilim