Atatürk’ün kurduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi üzerine

Prof. Dr. Özer Ergenç
İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Türk Devrimi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yenileşme politikaları açısından ne anlama geldiğini anlamak için, önce yapısına ve çalışma düzenine bakmak gerekir. ‘Türk bilim dünyasına araştırıcılar ve ortaöğretim düzeyindeki okullara öğretmenler yetiştirmek üzere’ kurulan kurum, belki de Türkiye’nin ‘üniversite'nin gerçek anlamına uygun örgütlenmesini amaçlayan ilk kuruluşudur.

Sayın Özer Ergenç, Atatürk 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni kurarken neleri hedeflemiş olabilir? DTCF’nin 68 yıllık geçmişini dikkate alırsanız, Atatürk'ün hedefleri doğrultusunda hangi adımlar atılabilmiştir? Fakültenin bilimsel gelişmelere ne gibi kalkılan olmuştur?
- Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin kuruluşundan bugüne kadar geçen faaliyet dönemi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlayan Türk Devrimi’ne bakışın ve değerlendirişin seyrinde gözlenen değişimlerden çok etkilenmiştir. Ayrıca, bu faaliyet döneminin belirleyici etmenlerinden İkincisi, kuruluş yıllarından bugüne Fakülte’de istihdam edilen akademik kadroları oluşturan akademisyenlerin özelliklerinden kaynaklanan uygulamalardır. Bunlardan birincisi, ülkemizin son yüzyılının geneli içinde, İkincisi de bu genel ile bağlantısını göz önünde bulundurmak koşuluyla Fakülte’nin özelinde açıklanmak durumundadır.
Hepimizin bildiği gibi, Türk Devrimi, iki aşamalı bir faaliyetler bütünüdür ve bilinci aşaması, bir hak savaşı olan İstiklâl Harbi, ikinci aşaması ise, bir çağdaşlaşma ve modernizasyon projesi içinde uluslaşmayı gerçekleştirecek ve devam ettirecek süreçte, ulusal, üniter bir devlet kurmayı hedefleyen karar ve uygulamalar toplamıdır. Kısacası, ulusallık ve çağdaşlık, Türk Devri- mi’nin iki temel hedefidir. Bu hedeflere ulaşabilmek için devrimin birinci ve ikinci aşamasında yapılanlar sırasında temel ihtiyaç her yönüyle kendini göstermişti. Bu ihtiyaç, “bilim” alanında ilerlemeyi ve bilgi üretmeyi mümkün kılacak örgütlenme ihtiyacı idi. Düşünün ki, çağdaşlaşmayı sağlayan modemite programını, uluslaşmayı başaran toplumlar gerçekleştirmişti. Oysa, Türkiye’de ulusal bilince ulaşma çok geçti ve yeni Türk Devleti’nin OsmanlI’dan devralacağı miras, bu açıdan çok zengin değildi. Türk aydını ulusallık kavramı ile
1900’lü yıllarda yeni yeni tanışıyordu ve bu tanışıklık kendi zihinsel faaliyetinin bir ürünü olmaktan ziyade, ona dışarıdan tutulan bir aynanın yansımasıyla ulaşmıştı. Bu konuda ayrıntıya girsek, Türkiye’de Türkçülüğün tarihinin çeşitli boyutları bizi herhalde oldukça düşündürür. Bunun doğal sonucu olarak, 19. yüzyılın o bunalımlı, kayıplarla umutların, umutsuzluklarla beklentilerin birbirini izlediği bu karmaşa içinde bireyleri kararsızlıklar içine iten günlerinde, karşılaşılan düşünsel saldırılara somut, tatmin edici cevaplar vermek, dünyayı Türkiye’den ve Türkler açısından yeniden yorumlamak ve özgün açıklama modelleri geliştirmek gerekiyordu. Belki de bu, maddi yoklukların da çok boyutlandığı o ortamda, maddi gereksinimlerin de önünde bulunuyordu. Hatırlayalım ki. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, aslında o savaşa katılanların tümüne onurlu bir barış sağlamak vaat edilerek toplanan konferanslarda, Türkler’in karşısına iki iddia çıkarılıyordu. Birincisi, uygarlık aleminin dışında kalmış olmaları, İkincisi de Doğu’dan gelmiş ve Batı’ya doğru ilerleyen işgalciler olmalarıydı. O günlerin temel sloganı. Türkler’in “çadırlarını yıkarak” geldikleri yere geri dönmeleriydi.
İşte bu düşünsel saldırı karşısında, Türkiye’nin ne kendi geleneğinden ne de oryantalizmden kaynaklanan bilgi birikimi yeterliydi. Birincisi, Türk tarihini ve kültürünü İslam kültürü içinde değerlendiriyor, İkincisi ise kendi yorumunun dışında turu- yoıdu. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, bu olumsuzluklara karşı kuruldu.

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin kuruluş amacı ve görevleri
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Türk Devrimi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yenileşme politikaları açısından ne anlama geldiğini anlamak için, önce yapısına ve çalışma düzenine bakmak gerekir. “Türk bilim dünyasına araştırıcılar ve ortaöğretim düzeyindeki okullara öğretmenler yetiştirmek üzere” kurulan kurum, belki de Türkiye’nin “üniversite”nin gerçek anlamına uygun örgütlenmesini amaçlayan ilk kuruluşudur. OsmanlI Dönemi’nin “Dârü’l-fünûn’undan ve Osmanlı yenileşme döneminin modern okulları olan Tıbbiye’den, Mülkiye’den, Harbiye’den tamamen farklı bir tasarımın ürünüdür. Bilindiği gibi, Osmanlı Dârü’l-fünûnu, açıldığı tarihten itibaren statüsü tam belirlenmeyen, öğretim sistemi içine tam yerleştirilemeyen ve dersleri de herkesin izleyebileceği konferanslar biçiminde sürdürülen bir yapıyla ortaya çıkmış ve gerçek kimliğine kavuşması kolay olmamıştır. Diğer okullar ise, modern tarzda bilgi nakleden meslek okulları olarak öngörülmüştür.
Oysa Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk öğretim dünyasında, doruğu üniversite olan bir sistemin en üst kurumu olarak planlanmış ve kendisine “bilgi üretme ve bilgi nakletme” gibi bir görev verilmiştir. Bilgi üreten ve bilgi nakleden bu kurum, bu anlamıyla bilgi üretme yöntemlerini de geliştirme gibi bir işleve de sahiptir ve bu anlamıyla Cumhuriyetin ilk üniversitesinin çekirdeği olmuştur. Bu bakımdan da anlamlıdır. Cumhuriyetin ilk üniversitesi, temel ve uygulamalı bilimler alanında değil, insani ve beşeri bilimler alanında bilgi üretecek ve öğretim yapacak bir fakülteyle hayata gözlerini açacaktır. Bunun nedeni açıktır. Sosyal bilimler her ne kadar evrensel doğrulara ulaşmayı hedefleseler de, temel doğa bilimleri ve uygulamalı bilimlerden farklı olarak partikülarist eğilimlere açıktır. Nitekim, daha önce Osmanlı Dönemi’nde oryantalizm ve İslami gelenek içinde Türk tarihi ve kültürünün tam açıklama bulamamasının sebebi budur. Yani bu bilimler, yöntem açısından her türlü yararlanmaya açık olmakla birlikte, “gerektiğinde ithal edilebilir” özelliğe sahip değillerdir ve Türkiye, bilim dünyasında mutlaka kendi orijinal düşüncesini ve bilimsel yakCoğrafya Fakültesi, ilk döneminde bu zor görevin üstesinden gelmeyi başarmıştır. Oryantalizme karşı ilk orijinal eserlerini vermenin yanında, bilim dünyasına, akademik unvanlarının tümünü kendi bölümlerinde kazanmış, fakat uluslararası düzeyde meslektaşlarıyla yanşan mensuplarını yetiştirmiştir. Bu konuda aynntılı ve somut bilgiler içeren ayn yazılar yazılabilir.

- Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin bugün içinde bulunduğu durum sizce nasıl tanımlanabilir? Nasıl olmalıdır?
- Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, kuruluş düşüncesi ve evrensel bilime açık haliyle önemli bir örnektir. Ancak zaman içinde daha gelişeceğine, benim kanaatime göre, aksine bir gelişme olmuştur. Bunun birçok nedeni vardır. Birincisi, dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelerden fakültenin de etkilenmesi ve bunun sonucunda birtakım olumsuzlukların yaşanmasıdır. Üniversite özgür düşünce alanıdır. Özgürlükler tehlikeye girdiğinde, bundan en fazla üniversiteler etkilenir. Nitekim Türkiye’de düşünce özgürlüğünün problemleri aynen Dil-Tarih’te de yaşanmıştır.
İkinci olarak, Türkiye’de uzun soluklu uygulamalara temel oluşturacak bilim politikaları belirlenemediği için, Türk öğretim sisteminin doruğundaki üniversitelerin, mesleki performans kazandıran özellikleri öne çıktığında, Türkiye’de ve dünyada zaman zaman revaç bulan alanlar tercih edilir olunca, sosyal ve beşeri bilimler ikinci plana düşmüş ve bu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin tercih edilirliğini azaltmıştır. Bu, akademik kadrosuna da yansımış, daha az donanımlı olanlar, zaman içinde en üst akademik kadroları elde edebilmişlerdir. Her kuşak, kendinden sonraki daha sorunlu bir kuşağın hamisi haline gelmiştir.

Söyleşi: Feyziye Özberk

Bu söyleşi Bilim ve Ütopya'nın mayıs 2003 sayısında yayımlanmıştır.

Toplum Bilimleri
Etiketler
ankara üniversitesi
bilim
tarih
bilim tarihi