Bize Ulaşın

     

Gramsci ve Mao

Günümüz Yeni Sol düşüncesindeki en önemli gelişme, düşüncelerin, ideolojilerin ve kültürün toplumda oynadığı role ilişkin zihinsel bir uğraşının ortaya çıkmasıdır. Çoğu Yeni Solcu aydının açıklamaya uğraştığı esas mesele, Batılı egemen çevrelerin burjuva hâkimiyetini sağlama noktasında nasıl olup da yönetilenlerin rızasını alabildiğidir.(1) Marx, Engels ve Lenin de, daha dar bir çerçevede de olsa, “ideolojik üstyapı” sorunuyla ilgilenmişlerdir. Marx, Alman İdeolojisi’nde [The German Ideology] (s. 39) şöyle der: “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, egemen düşüncelerdir: Diğer bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen düşünsel güçtür.” Engels ise, 21 Eylül 1890 tarihli mektubunda, J. Bloch’a şöyle yazar: “… hatta bütün bu gerçek [sınıfsal] savaşımların savaşanların beyinlerindeki yansımaları, siyasal, hukuksal ve felsefi kuramlar, dinsel görüşler ve bunların sonraları dogmatik sistemler biçimde gelişmeleri de tarihsel savaşımların akışı üzerinde etkili olurlar ve pek çok durumda bu savaşımların biçimini öncelikle belirlerler.” Lenin de soruna çeşitli yapıtlarında değinmiştir; örneğin 1917 Nisan’ında şunu belirtir: “Rusya’daki pek çok asker ve bir kısım işçi, kapitalistlerin hükümetine duyduğu akıl almaz inancı halen daha korumaktadır.”(2)

Belli başlı Marksistlerin çalışmalarından yaptığımız bu gibi alıntılar, özellikle İtalya’da Antonio Gramsci ve Çin’de Mao Zedung gibi, sırasıyla Yeni Sol üzerinde etkili olan sonraki komünist önderlerin düşüncelerinin habercisiydi. Hem Gramsci, hem de Mao Zedung iki dünya savaşı arasındaki yıllarda, derin ideolojik üstyapı tahlillerine girişmişlerdir. Ve her ne kadar birbirleriyle bağlantıları olmasa da, özgün düşünce dizileri hatırı sayılır bir benzerlik gösterir. Bu nokta, geçmişte de dikkatten kaçmamıştı. George Thomson, 1957’de (tenkit etmeksizin) şunları kaydediyordu: “Nasıl ki Mao Zedung Marksizm’in genel doğrularını Çin devrimine uyarlama görevini üstlendiyse, Gramsci de bu  doğruları  İtalyan  devrimine  uyarladı.

…[Gramsci’ye göre]… ‘teori ve pratiğin birliği verili bir mekanik gerçeklik değil, fakat tarihsel bir oluş sürecidir.’ Bu görüş, Mao Zedung’un şu sözlerine çok yakındır: ‘Algısal bilgiden yola çıkın ve onu etkin bir biçimde ussal [yani, kavramsal ve teorik] bilgiye vardırın ve sonra ussal bilgiden yola çıkarak hem öznel, hem de nesnel dünyayı değiştirmek için devrimci pratiğe etkin biçimde rehberlik edin.’”(3)

John Cammett’in Gramsci hakkındaki biyografik yapıtında dikkat çektiği üzere, “… Çin Komünizmi’nin Mao Zedung tarafından geliştirilen işe yarar teorileri, bazen bir hayli Gramsciyen bir karakter gösterir. 1920’lerin sonları ve 1930’lu yıllarda Gramsci ve Mao, Komünist hareketin seçkin figürleriydi. [Lâkin –Ç.N.] Gramsci hapiste oluşundan, Mao ise yaşadığı coğrafya ve Sovyet dış politikasında kendisine atfedilen yer sebebiyle kenarda kalmışlardı.”(4) Her ne kadar benzerliklere dikkat çekilmişse de, Marksizm’e yapılan Gramsciyen ve Maocu katkılara dönük karşılaştırmalı bir çalışma ortaya konmuş değildir. Bu makalenin hedefi de, her iki liderin, ideolojik üstyapı olgusundan ileri gelen sorunlara ilişkin çalışmaları hakkında bir ön inceleme ortaya koymaktır. Karşılaştırmanın amaçları doğrultusunda, Mao’nun 1920-45 arasında kaleme aldığı erken dönem yapıtları üzerinde durulacaktır. Bu süreç aynı zamanda, kronolojik olarak, Gramsci’nin etkin olduğu, Birinci Dünya Savaşı’ndan 1930’ların ortalarına uzanan döneme de denk düşmektedir. Dahası bu dönem, pratik bağlamındaki karşılaştırmalara da imkân vermektedir; zira bütün bu süreç boyunca Mao da, Gramsci de, devrim-öncesi koşullarda bulunmaktadır. 1949 sonrasında ise, Mao’nun çalışmaları, devrim-sonrası koşulları yansıtır, ki genç Sovyetler Birliği’ne yaptığı kısa ziyaret bir tarafa konursa, Gramsci devrim-sonrası havayı doğrudan teneffüs etme imkânı bulamamıştır.

Mao ve Gramsci’nin, sorunlara ve çözümlerine yönelik benzer görüşler ortaya koyarken, farklı hareket noktalarından yola çıktıklarını da ifade etmek gerekir. İtalya’da Gramsci, İtalyan Komünist Partisi’nin (İKP) ilk genel sekreteri Bordiga’nın sol sekterliğine karşı bir parti-içi mücadeleye girişmiştir. Bordiga çevresi, İtalyan sosyalizminin geleneksel çıkmazını (ki bu, “parlamenter kurumlara ve burjuva devlet içerisinde siyasete katılmalı mı, yoksa bunlardan uzak duran bir tutum mu benimsemeli” ikilemiydi), “katılımcılığı” reddederek ve diğer sosyalist partilerle işbirliğine yanaşmayan sekter bir tavır alarak “çözmüş” bulunmaktaydı. Bu siyasetin bir sonucu olarak, İtalyan komünistlerinin faşizme karşı düzenli genel bir direniş geliştirmesi mümkün olamamıştır. Her halükarda Bordiga, faşizmi burjuva siyasetinin bir başka biçimi olarak ele almış ve bu çerçevede, devrimci hareket karşısında özel bir tehdit olmadığını savunmuştur.

Öte yandan Gramsci, faşizmin, İtalya’da gelişen komünist harekete karşı yeni ve çok tehlikeli bir tehdit olduğunu öne sürüyordu. Faşizme karşı etkili bir mücadele, Gramsci’ye göre, İKP’nin sekterlikten vazgeçmesini gerektiriyordu. Buna bağlı olarak Gramsci, Bordiga çevresine karşı muhalif bir tutum aldı. Bu, çift yönlü bir muhalefetti. Bir taraftan Gramsci, tarihsel determinizmin pek çok Marksist metne sirayet eden yaygın kullanımını eleştirmekteydi. “Tarih bizden yana” şeklinde ifade olunan, tarihin “çelik yasaları”nın proletaryayı “kaçınılmaz” olarak, gecenin günü izlediği gibi bir kendiliğindenlik içerisinde iktidara taşıyacağı görüşü, sekter akıma büyük bir teselli sunmaktaydı. Gramsci ise kendi savlarını, N. Buharin’in, Marksizm’i tıpkı doğa bilimleri gibi bir öndeyi bilimine dönüştürmeye kalktığı yapıtı Tarihsel Materyalizm: Yeni Bir Sosyoloji Sistemi’ne [Historical Materialism: A New System of Sociology] (1929) getirdiği eleştiri ekseninde geliştirdi. Dahası, bir de kendi tarihsel “eğilim yasaları” kavramını formülleştirdi: Buna göre tarihsel gelişme, belirli yönlere eğilimli olabilirdi; fakat kesin sonuç, bu eğilimlerin yönelimini insanların nasıl tanımladığına ve kişinin bu tanımlara tesir edebilmek için neler yaptığına bağlıydı.

Öte yandan Gramsci, [burjuva devlet içerisinde siyasete –Ç.N.] katılım yahut kaçınma sorunu üzerine kendi çözümünü de ortaya koydu. Proletaryanın, Devlet iktidarını hâkim sınıfın elinden almak için mücadele vermeye başlaması gerektiğini vurgulamakla kalmadı, Devlet iktidarını talep etmeye ehil bir hareketin yapısı ve siyasetlerini de ayrıntılandırdı. Gramsci, İtalyan burjuvazisinin, genel hatlarıyla madun sınıfları, özel olarak ise kuzey İtalya proletaryasını yönetmeye muktedir bit toplumsal blok oluşturduğu kanısındaydı. Bu toplumsal bloğun hâkimiyeti, güney İtalyan köylülüğü ile kuzeyin sanayi işçileri arasındaki bölünmüşlüğe dayanıyordu. Bu bölünmenin temel dayanağı, Gramsci’ye göre, güneyli aydınların oynağı roldü: “Güneyli aydınlar, İtalyan ulusal yaşamının en ilginç ve önemli katmanlarındandır. Bunu kavramak için, Devlet bürokrasisinin beşte üçünün Güneylilerden meydana geldiğini anımsamak yeterlidir.”(5)  Güneyli aydınların oynadığı rol, köylüyü ideolojik ve idarî açıdan büyük toprak sahiplerinin ve burjuvazinin çıkarlarına bağlı kılmaktı. Şayet proletarya önderliğindeki bir devrim başarıya ulaşsaydı, işçilerle köylüleri birleştirebilecek alternatif bir hâkim blok kurmaya gereksinim duyacaktı. Dolayısıyla Komünist Parti’nin başlıca görevi de, Güneyli aydınları ayrıştırmak ve böylece hâkim sınıfın köylülük üzerindeki ideolojik baskınsı kırmak olmalıydı. Gramsci’nin tahlili, Güneyli aydınların en savunmasız oldukları alan bu olduğundan, ideolojik ve kültürel sorunlara belirleyici bir önem atfediyordu.

İdeoloji, Çin’de de önemli bir faktördü; ancak İtalya’nın aksine, burada Komünist Parti’yi geliştiren en temel dinamik aydınlar olduğu için... Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) üye çekirdeğini aydınlar teşkil etmekteydi. ÇKP’yi kuran ve Parti’nin işçi sınıfı temeli çöktükten (yahut Kuomintang tarafından biçildikten) sonra en etkili konuma gelenler aydınlardı. 1926’nın sonlarına doğru ÇKP üyelerinin en az %66’sı işçiyken, %22’si aydın ve %5’i ise köylüydü.(6) 1928 Kasımı’na gelindiğinde, işçilerin oranı beşte dördü aşan oranda düşüş göstermişti ve resmî bir raporda Parti, “sanayi işçileri arasında, tek bir sağlıklı Parti çekirdeği bulunmadığını” kabul ediyordu.(7) Parti, 1928 yılında üyelerin yalnızca %10’unu, 1929’da %3’ünü, Mart 1930’da %2,5’ini ve aynı yılın Eylül’ünde %1,6’sını işçilerin oluşturduğunu ve sonunda bu oranın neredeyse sıfıra düştüğünü kabul ediyordu.(8) ÇKP’nin işçi sınıfı içerisindeki üye oranı düştüğü ölçüde Mao ve destekçileri Parti’de güç kazandı. Maocu düşünce, proletaryanın rolüne pek az vurgu yapmaktaydı.

Gelişkin bir işçi sınıfının bulunmadığı koşullarda Komünist aydınlar, Marksizm’i Çin gerçekliğine “uyarladılar”. Köylülüğün proletaryanın yerini alabileceğini gören ve hatta daha da ileri giderek köylülüğün türlü kesimlerini “yarı-proleter” olarak tanımlayan aydınlardı.(9) Aydınların görevi, yerel köylü mücadelelerini birleştirmek gibi görünüyordu. Dahası, Meisner’in (ÇKP’nin iki kurucusundan biri ve bizzat kendisi de bir aydın olan) Li Daçao’dan aktardığı üzere, aydınların “aydınlamayı kitle hareketine taşımak ve ona önderlik etmek” gibi bir görevleri daha vardı.(10) İdeolojik sorunlar Çin komünizminde bir hayli yer tuttu, zira hem daha çok aydın kazanmak gibi bir ihtiyaç mevcuttu, hem de aydınlar, “aydınlanma”nın taşıyıcıları olarak tarif edilen bir role sahipti.

Mao ve Gramsci, farklı başlangıç noktalarından yola çıkmalarına karşın, benzer sorunlara kafa yordular ve bu sorunlara, dikkat çekici biçimde benzer çözümler ürettiler. Her ikisi de, hâkim sınıfların toplumlar üzerinde denetimi yalnızca güç kullanarak ve fiziksel baskıyla değil, aynı zamanda belirli yollarla, kitlelerin yönetilmek üzere rızasını alarak sağladıklarını öne sürmüştü. Bu, burjuvazinin komünistlerce kırılması gereken ideolojik hâkimiyetiydi ve ortadan kaldırılmaksızın hâkim sınıfa karşı etkin bir muhalefet örgütlemek olanaklı değildi. Mao’nun yazdığı üzere:

… tarihin genel gelişimi içerisinde maddî olanın zihinsel olanı, toplumsal varlığın toplumsal bilinci belirlediğini kabul ederken, öte yandan da zihinsel olanın maddî şeyler üzerindeki, toplumsal bilincin toplumsal varlık üzerindeki ve üstyapının iktisadî temel üzerindeki etkisini de kabul ederiz; etmek durumundayız. … Üstyapı (siyaset, kültür v.b.) iktisadî temelin gelişimini engellediğinde, siyasal ve kültürel değişiklikler birincil ve belirleyici olur.(11)

Benzer biçimde Gramsci de, “eğitim, kültür ve bilgi ile deneyimin yaygın örgütlenmesi …. kitlelerin aydınlardan özerkleşmesine [yardımcı olur]”, yani kitleleri, aydınların hâkim sınıf adına gerçekliği manipüle etmesinden azade kılar görüşündeydi. Gramsci, bu özerkliğe ek olarak şunları da önermekteydi:

… proletarya, siyasal iktidarı ve iktisadî iktidarı ele geçirmenin yanı sıra, entelektüel iktidarı ele geçirme sorunuyla da yüzleşmek zorundadır; kendisini siyasal ve iktisadî yönden örgütlemeyi nasıl düşünüyorsa, kültürel anlamda örgütlenme meselesini de düşünmek zorundadır.(12)

Bu bağlamda Gramsci, kendi “hegemonya” kavramını geliştirir:

Gramsci’nin “hegemonya” ile kastettiği, felsefe ile bir toplumun pratiğinin kaynaştığı veya dengelendiği sosyo-politik bir durum, yahut kendi terminolojisiyle ifade edersek bir “moment”tir. Bu düzende verili bir yaşam biçimi ve düşünce hâkimdir, tek bir gerçeklik mefhumu bütün kurum ve özel görünümleriyle topluma nüfuz etmiştir. Bu kurumların ruhunu/özünü besleyen de bütün tecrübeler, ahlâk kuralları, adetler, din ve siyasal ilkeler ile özellikle de bunların entelektüel ve ahlâksal çağrışımlarıdır. Bu hegemonya, … bir sınıf diktatörlüğü… olarak tasarlanmış bir devlet iktidarını andırmaktadır.(13)

Gramsci’nin 1926’dan sonraki bir tarihte hapisteyken kaleme aldığı Aydınların Oluşumu’nda [The Formation of Intellectuals] bir toplumun üstyapısının iki “katman”ı tanımlanır. İlk olarak bir “politik toplum” vardır, ki bunun görevi muhalifleri mutabakata zorlamak, yasaları ve düzeni muhafaza etmektir. İkincisi ise “sivil toplum”dur. Bu ise esasen, ideolojik hegemonyayı işleten ve toplumsal düzeni hâkim kılmak için halkın rızasını kendiliğinden” (spontane) kılan özel örgütlenmelere (kiliseler, gazeteler, kitle yazını v.b.) işaret eder.

Mao ise, kapsamlı bir hegemonya kavramı geliştirmeye odaklanmamıştır. Fakat O da, bu görüngüyü kendine özgü sözcüklerle ortaya koyarken, büyük ölçüde Gramsci’nin öne sürdüklerine benzer şeyler söyler. Mao’nun görüşleri, Gramsci’nin hapishane duvarları ardından dile getirdiklerine kıyasla, daha deneysel ve işlevseldir. Kültür üzerine kaleme aldığı en kapsamlı metin olan ve aslen Çin Kültürü [Chinese Culture] adlı yeni bir komünist dergiye önsöz olarak yazılan “Yeni Demokrasi Üzerine”de [On New Democracy] (1940), Mao şunları kaydeder:

… biz [komünistler] siyasal açıdan ezilen ve iktisadî açıdan sömürülen Çin’i, siyasal açıdan özgür ve iktisadî açıdan kalkınmış bir Çin haline getirmek istiyoruz. Dahası biz, eski kültürün baskısı altında cahil ve geri bırakılan Çin’i, yeni bir kültürün hüküm sürdüğü, aydınlanmış ve ilerici bir Çin hâline getirmek istiyoruz.(14)

Ardından Mao, kişisel gözlemleri doğrultusunda, Çin’in kültürel durumunun ana hatlarını belirlemeye girişir: Buna göre yabancı, emperyalist kültür, gelişmekte olan yerli burjuva kültürü baskılayan edilgen yarı-feodal Konfüçyüsçü kültürle ittifak hâlinde hüküm sürmektedir. İşte Mao’yu “Yeni Demokrasi Üzerine”yi ve bundan evvel kaleme aldığı “Çok Sayıda Aydını Saflarımıza Kazanalım” [Recruit Large Numbers of Intellectuals] adlı makaleyi yazmaya iten, Çin’in gelecekteki toplumsal gelişimi açısından bir tehlike olarak gördüğü bu durumdur. Zira halkın devrimci iradesi ve Japon işgali karşısındaki azimli direniş, hem Japonlarca propaganda edilen ve Japonya’nın sömürgeci yayılmasının üzerini örten Batı-karşıtı Asya milliyetçisi teoriler, hem de komünizm karşıtlığı temelinde Japonlarla uzlaşma eğilimi gösteren eski Konfüçyüsçü kültür tarafından tehdit edilmektedir. Pozzolini, Gramsci düşüncesindeki benzer bir vasfa dikkat çeker.

İtalyan lider, hâkim burjuva ideolojisinin proletaryanın sınıf bilincinin gelişimini önleyebileceğini ve proletaryayı burjuva siyasetinin kuyrukçusu kılarak (reformistleştirerek) yahut devrimci toplumsal güçler arasındaki ayrılıkları körükleyerek (örneğin, işçileri köylülerle karşı karşıya getirerek v.b.) işçi sınıfını tarihsel misyonunu gerçekleştirmekten alıkoyabileceğini ifade eder.

Gramci’ye göre başarılı bir devrimin önkoşullarından biri, işçi sınıfının üstün bir “manevî ve entelektüel önderliğe” sahip olması, bir başka deyişle devrimden önce hegemonik bir işlev kazanmasıdır. Yahut Mao’nun ortaya koyduğu biçimiyle, “[devrimci kültür] … devrim öncesinde ideolojik zemini hazırlar.”(15)

Kültürel ve ideolojik hegemonyanın nasıl kurulacağı, Mao ve Gramsci tarafından ortaya atılan, toplumsal devrimin kuvvetlerine dönük bir soruydu. Her ikisi de bu sorunun çözümünde aydınların rolünün çok önemli olduğunu düşünüyordu. Her iki teorisyen de, “aydınlar”ı, içerisinde bulundukları her bir toplumdaki karmaşık toplumsal ilişkiler içerisinde aydın olma işlevinin gereğini yerine getirenler olarak tanımlıyordu. Entelektüel etkinlik temelinde bir tanım ortaya koyma çabaları, bütün insanların entelektüel etkinliğe katılabilecekleri savıyla reddediliyordu; lâkin [toplumda –Ç.N.] başlı başına bir aydın rolü oynayanlar, ancak bazılarıydı. Peki, aydınların işlevi neydi? Gramsci’ye göre, “Aydınlar, hâkim sınıfın, toplumsal hegemonya ve siyasal hükümet ast işlevini uygulayan ‘memurlarıdır’.”(16) Gramsci aydınların, “memur” olmalarından ötürü, üstyapı içerisinde yol gösterici bir işlev yerine getirdiklerini ifade eder. Bu noktada, Gramsci ve Mao’nun aydın tanımları arasında bir farklılık meydana gelir. Mao, tanımını, en az ortaokul eğitimi almış, üniversite yahut okullarda öğretmenlik yapan ya da genel anlamda uzman olarak çalışan (mühendis, doktor v.b.) kişilerle sınırlandırmıştır. Bu tanım, Çin’deki görece yeni toplumsal gruplaşmaya uygun düşmektedir. Gramsci’nin tanımı ise, daha geniş bir kitleyi kapsamaktadır: “Geleneksel” aydınlar (mevcut toplumsal ilişkileri meşrulaştırmak üzere sivil toplum içerisinde çalışan, fakat eski düşüncelere bağlılıkları hasebiyle de kendilerini mevcut toplumsal çelişkilerin üzerinde gören ve tarihin “mutlak sürekliliğini” savunanlar; örneğin Katolik ruhban sınıfı) ve “organik” aydınlar (politik toplumda çalışan ve yükselişini hâkim sınıfa borçlu olanlar, ki fabrika yöneticileri yahut meslekten siyasetçiler bu gruba girer).

Mao, “aydın sorunu”nu, mevcut Marksist-olmayan entelijansiyanın desteğini devrimci mücadeleye kazanma sorunu olarak görme eğilimindedir. Gramsci’nin hegemonya tahlili ise, işçi sınıfının kendi “organik” aydınlarını yaratması gerektiğini vurgulamasına olanak tanır. İşçi sınıfının “organik” aydınları, Komünist Parti’ye, işçi sendikalarına, fabrika konseylerine (alternatif devlet iktidarının embriyonik organları), proleter yayın organlarına v.b. bağlı olacaktır. Gwyn Williams’ın işaret ettiği üzere, Gramsci’ye göre “kitleler”, salt “aydınlanmış” öncü tarafından kalıba dökülen maddeden ibaret değildir. Öte yandan ÇKP’nin Maocu aydınlarına göre kitleler, tam da dışarıdan “özgürleştirilecek” bir maddedir. Bununla birlikte Gramsci, siyasal iktidarı ele geçirmeye dönük anlayışına uygun biçimde, mevcut aydın saflarında bir “sol oluşum” vücuda getirilmesi konusunda ısrarcı olmuştur. Bu muhtemeldir ki, hem hâkim hegemonyayı zayıflatacak, hem de genel eğitim-öğretimden mahrum bir tarihsel arka plana sahip proleter aydınları yetiştirmenin yolunu açacaktır. Bu bakış açısı, Gramsci’nin de Mao ile aynı sorunla karşı karşıya kaldığı anlamına gelmektedir: Eski düzenin aydınları, devrimci harekete nasıl dâhil edilecektir?

Gerek Mao, gerekse Gramsci, eski tip aydınların kitlelerle ilişki kurma çerçevesinde, komünist harekete aydın züppeliği, tepeden bakma, kendini beğenmişlik, bencil tutum alma gibi eski alışkanlıkları taşıyabileceğinin farkındadır. 

Bu ise yalnızca, aydınlar ile işçiler, köylüler ve Parti kadroları arasındaki mevcut ayrımı derinleştirecektir. Bu durumun doğasına kodlanmış olan tehlikeleri, çift yönlü değerlendirmek gerekir. Birincisi, anti-entelektüel ve teori-karşıtı konumlanışlar, alt kademe komünistler arasında güçlenecektir. Bu durum ise, somut bir yönelimden yoksun kısır bir deneyselciliğin ve dar bir pragmatizmin siyasetlere yön vermesi sonucunu doğuracaktır. İkincisi, aydınların ortaya koydukları teori, gerçek toplumsal deneyimlerle pek az ilişkili olacak ve bu da, ideolojik öznelciliğe yol açacaktır. Deneyselcilik/pragmatizm ve öznelciliğin işleyişe hâkim olması ise, hatalı bir sınıf mücadelesi anlayışı doğuracak ve devrimci hareket açısından yenilgilere, hayal kırıklıklarına ve nihaî yıkımlara sebep olacaktır.

Mao da, Gramsci de, sorunun ağırlığını göz önüne alarak, aydınların emekçi kitlelerle esaslı biçimde özdeşleşmesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. Mao, görünüşe göre, kendi tecrübelerinden şu sonucu çıkartmıştır:

… Eğer kitlelerin sizi anlamasını istiyorsanız, eğer kitlelerle bütünleşmek istiyorsanız, uzun ve hatta acılı bir çelikleşme sürecinden geçmeye karar vermek zorundasınız. Burada, kendi tecrübemi, kendi duygularımın nasıl değiştiğini size anlatabilirim. Hayata bir öğrenci olarak atıldım ve okulda öğrenci alışkanlıkları edindim; o zamanlar elle en ufak bir iş görmekten, örneğin sırtlarında ya da ellerinde herhangi bir şey taşımaktan aciz olan öğrenci arkadaşlarımın önünde kendi eşyalarımı taşımayı bile onur kırıcı bir iş olarak görüyordum. O zamanlar dünyadaki temiz insanların sadece aydınlar olduğunu, buna karşılık işçilerle köylülerin aydınlara kıyasla pis olduklarını sanıyordum. Başka bir aydının elbisesini giymekle bir sakınca görmezdim; çünkü o elbisenin temiz olduğuna inanırdım. Oysa bir işçinin ya da köylünün elbisesini giyemezdim; çünkü onun pis olduğunu sanırdım. Ama devrimci olup da işçilerle, köylülerle ve devrimci ordunun askerleriyle birlikte yaşamaya başladıktan sonra, zamanla onları iyice tanıdım, onlar da zamanla beni iyi tanıdılar. İşte burjuva okullarında bana aşılanmış olan burjuva ve küçük burjuva duygulanın ancak o zaman kökünden değiştirebildim. Kendilerini yeniden şekillendirmemiş olan aydınların işçilerle ve köylülerle karşılaştırıldığında temiz olmadıklarını, son tahlilde de işçilerle köylülerin en temiz insanlar olduklarını, hatta elleri çamura, ayakları inek pisliğine bulanmış bile olsa onların, aslında burjuva ve küçük burjuva aydınlarından çok daha temiz olduklarını anladım. Duygularda meydana gelen değişiklikten, bir sınıftan öbürüne geçmekten kastedilen budur.(17)

Gramsci’de, aynı vurguyu hemen hemen aynı ifadelerle yapar: “İşçi sınıfına giden ve onun güvenini kazanan bir grup aydının, kendilerini işçilerimizin ve köylülerimizin en sıradan, en geri ve en bilinçsiz unsurlarıyla aynı etten ve kemikten hissetmemeleri ne de trajiktir! Durum buysa bütün çabalarımız boşunadır ve sonuç almamız olanaksızdır.”(18) Aydın, ancak kendi sezgileriyle sınıf kimliğini kabullendikten sonradır ki bir sınıfın kültürünü çalışmalarına yansıtabilir. Gerek Mao, gerekse Gramsci’ye göre aydının görevi, öncelikle burjuva kültürünün sahte gerçekliğini teşhir etmek ve ardından da devrimci ölçütlere uygun alternatif bir kültürü canlandırmaktır. Gramsci, aşağıda değinilen ilkenin, İtalyan “fütüristleri”nce savunulduğunu belirtir:

… manevî hiyerarşileri, önyargıları, idolleri ve taşlaşmış gelenekleri yok etmek … Bu, yeniliklerden ve gözü peklikten korkmamak demektir; bir işçi gramer hataları yaparsa, bir şiir aksarsa, bir resim bir afişe benzerse ya da gençler, çürümekte olan akademik bunaklığa karşı nanik yaparlarsa dünyanın sonunun geldiğine inanmamak demektir. … [işçi sınıfı, “fütüristleri” izlemekle iyi eder; zira onlar] çağımızın, büyük sanayi çağının, muazzam işçi şehirleri ile kargaşalı ve debdebeli yaşam çağının yeni sanat, felsefe, alışkanlık ve dil biçimlerine ihtiyaç duyduğunu açık ve belirgin olarak kavramışlardı.(19)

Komünist aydın, kültürel çalışmasını, devrimci sınıfların yaşantısına dayandırmalıdır. Mao’nun deyişiyle:

Son tahlilde, bütün sanat ve edebiyatın kaynağı nedir? İdeolojik biçimler olarak sanat ve edebiyat eserleri, belli bir toplumun hayatının insan kafasındaki yansımasının ürünleridir. Devrimci sanat ve edebiyat, halkın hayatının, devrimci yazar ve sanatçıların kafalarındaki yansımasının ürünleridir. Halkın hayatı sanat ve edebiyat için her zaman bir hammadde kayrağıdır; işlenmemiş, kaba, ama en can alıcı, en zengin ve en temel bir hammadde kaynağı.(20)

Gramsci ve Mao, devrimci kültürel çalışmanın eski düzen kökenli aydınlar için gerçek bir sorun, bir iletişim sorunu teşkil ettiğine inanmışlardır. Anlaşılamamama, kitlelere “tepeden bakma” veya “yukarıdan konuşma”, bertaraf edilmesi gereken tehlikelerdir. Gramsci zaman zaman kitleler açısından çok “zor” bir dil kullanmakla suçlanmıştır. Onun tepkisi ise çift taraflıdır. İlk olarak Gramsci, tartışmayı verimsizleştireceği gerekçesiyle kullandığı dili çok fazla basitleştirmeyi reddeder: “Bizatihi kendisi zor olan bir kavramı basitçe ifade etmek, onu büsbütün adileştirmeksizin mümkün değildir.”(21)

İkinci olarak ise, dilin rolünü bir eğitimsel-önderlik olarak değerlendirir; yani, okurların ortalama seviyesinin biraz üzerinde yazmak, tartışmanın taraflarını “el ilânı” seviyesinin ötesine geçmeye teşvik eder. Gramsci’ye göre Marksistler, Kilise’nin dogmatizmi tarafından toplumdaki en düşük ortak paydaya bağlı kılınan Katolik aydınların aksine düzeyi yükseltmeyi hedeflemelidir.

Mao ise, dil ve iletişim sorunuyla daha farklı bir biçimde yüz yüze gelmiştir. “Yaygınlaştırma” mı, “düzeyi yükseltme” mi ikilemiyle karşılaştığında Mao, birinciyi, ikinciye ulaşmanın bir aracı olarak ele almıştır: “Mevcut koşullarda … yaygınlaştırma daha öncelikli bir görevdir … Halk, sanat ve edebiyatın önce yaygınlaştırılmasını, daha sonra da düzeyin yükseltilmesini istiyor … Demek ki bizde, düzeyin yükseltilmesi yaygınlaştırmaya dayanır.”(22) Mao aynı zamanda, daha ileri “öncü” unsurların, örneğin parti kadrolarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere, yazın alanında çeşitliliğe ihtiyaç bulunduğunu da kabul etmektedir.

Her iki önder de, komünist çalışmanın temeli olarak, entelektüel düzeyin kitleler nezdinde yükseltilmesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. Anlayışları arasındaki önemsiz farklılıklar, farklı koşullarda çalışmalarından ileri gelir gibi görünmektedir. Gramsci’nin içerisinde bulunduğu ortamda, okuryazar oranı görece yüksek bir toplum ve bu toplumun olanaklara dair farkındalığı söz konusudur. Mao ise, şüphesiz ki kendini, köylülerin kitlesel cehaleti içerisinde bulmuştur. Aydının, proletarya ve köylülüğün siyasal görevleriyle ve bilhassa da Komünist Parti’yle ilişkisi, aydının devrimci mücadeleyle bütünleşmesi noktasında en temel unsurdur.

Mao, bu noktada son derece nettir. Aydınlar, ÇKP’nin hedeflerini desteklemek üzere kazanılmalı, Marksizm-Leninizm üzerine çalışmalı ve çalışmalarını kitlelerin siyasal görevlerinin emrine sunmalıdır. Mao bunu, proletarya kültürünün, proletarya ülküsüne hizmet ettiği görüşüyle açıklar; söz konusu ülkü siyasal olarak açıklandığı andan itibaren, kültürel çalışma siyasal görüşe hizmet etmelidir. Parti, der Mao, aydınların çalışmasına destek olmalıdır: “Esas olarak dürüst ve yararlı olan aydınlara uygun görevler vermeli ve kendilerini ciddi bir siyasal eğitime tabi tutmalı ve onlara yol göstermeliyiz. Böylece, uzun mücadele yolunda, giderek zaaflarının üstesinden gelebilmelerini, görüşlerini devrimcileştirebilmelerini, kitlelerle bütünleşebilmelerini, eski Parti üyeleriyle ve kadrolarla, Parti’nin işçi ve köylü olan üyeleriyle kaynaşabilmelerini sağlamalıyız.”(23)

Gramsci’nin aydınlar ve parti arasındaki ilişkiye dönük konumu da, aynı oranda belirgindir. Bu konum, her ne kadar onun güncel “liberteryen Marksist” imajıyla çelişse de… Gramsci, kesin olarak, “tek parti, tek sınıf” şeklindeki “Stalinist” kavramsallaştırmayı benimsemiştir. Parti içerisinde hizipleşmeler yasaklanmalı ve proletarya hâkim işleve sahip olmalıdır. Parti’deki farklı toplumsal sınıf ve gruplara mensup üyeler arasındaki ilişki, devrimci mücadele sonrası ortaya çıkacak olan durumu yansıtmaktadır. Bu durum, nasıl bir hâl alacaktır? Gramsci yanıtlar: “İşçilerin iktidarı, toplumsal sınıfların yeni bir hiyerarşi tesisidir; aydınlar, köylüler, bütün orta-sınıflar, işçi sınıfını hâkim sınıf olarak kabul ederler. Temsil kurumlarına dönük seçimler yapıldığında, işçi sınıfı partisine, Komünist Parti’ye mensup adayları seçerler.”(24) Gramsci, bu önermelerden hareketle aydınlardan Parti siyasetlerini takip etmelerini ve “… kitlesel bir oluşum, kelimenin modern anlamıyla, yani devrimci proletarya yönelimli bir sol eğilim …, Kuzeyli ve Güneyli aydınlar açısından yapılacak her türlü fedakârlığa değer bir görev …”(25) biçimlendirmelerini talep eder. Aslında Gramsci’nin ifade ettiği, tıpkı Mao gibi, aydınların devrimci sınıfların siyasal görevlerinin hizmetinde olmasıdır; bir başka deyişle, aydınların, kendilerine Parti tarafından tahsis edilen belirli görevlerinin bulunmasıdır.(26)

(*) Lancester Üniversitesi’nden (İngiltere) Nigel Todd tarafından kaleme alınan bu makale, ilk olarak, “Ideological Superstructure in Gramsci and Mao Tse-Tung” özgün başlığıyla “Journal of the History of Ideas”ın [Düşünceler Tarihi Dergisi] 35. Cilt, 1. sayısında (Ocak-Mart 1974) yayımlandı. (Ç. N.)

Dipnotlar:

(1) Örneğin, Ralph Miliband, The State in Capitalist Society [Kapitalist Toplumda Devlet] (Londra, 1969), ve Londra merkezli New-Left Review’da yayımlanan çalışmaları.

(2) V. I. Lenin, Collected Works [Seçme Yapıtlar] (Londra, 1964), XXIV, 187-188.

(3) George Thomson, “Gramsci”, Marxism Today (Kasım 1957), 61.

(4) John Cammett, Antonio Gramsci and the Origins of Italian Communism [Antonio Gramsci ve İtalyan Komünizmi’nin Kökenleri] (Stanford, 1967), 177-78.

(5) Gramsci, “The Southern Question” [Güney Sorunu], The Modern Prince and other writings [Modern Prens ve diğer yazıları], çev. L. Marks (New York, 1968, 3. baskı), 42. [Gramsci’den yapılan bu ve diğer alıntıların Türkçesi için bkz.: Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar 1916-1935, Ankara: Dipnot Yayınları, 2010. Alıntılarda yer alan çeviriler de, bu kitaptakilerle karşılaştırılmıştır. –Ç.N.]

(6) R. C. North, Kuomintang and Chinese Communist Elites [Kuomintang ve Çin Komünist Seçkinleri] (Stanford, 1952), 32.

(7) H. R. Isaacs, The Tragedy of Chinese Revolution [Çin Devrimi’nin Trajedisi] (Londra, 1938), 333.

(8) a.g.e., 394.

(9) Mao Tse-Tung, “Analysis of Classes in Chinese Society” [Çin Toplumundaki Sınıfların Tahlili], Selected Works [Seçme Yapıtlar], Cilt 1 (Pekin, 1955), 17. [Mao Zedung’un seçme yapıtlarının bu ve diğer ciltlerinin Türkçesi, Kaynak Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Biz, metindeki başlıkları, Türkiyeli okurun aşina olduğu bu çevirilerdeki şekliyle aynen aktarıyoruz. Alıntılarda yer alan çeviriler de, Kaynak Yayınları çevirisi ile karşılaştırılmıştır. –Ç.N.]

(10) M. Meisner, Li Ta-chao and the Origins of Chinese Marxism [Li Daçao ve Çin Marksizmi’nin Kökenleri] (Cambridge, Mass., 1967), 251.

(11) Mao Tse-Tung, “On Contradiction” [Çelişki Üzerine], Selected Works [Seçme Yapıtlar], Cilt 1, 326.

(12) Alıntılayan, A. Pozzolini, Antonio Gramsci (Londra, 1970), 109.

(13) Gwyn A. Williams, “The Concept of ‘Egemonia’ in the Thought on Antonio Gramsci: Some Notes on Interpretation” [Antonio Gramsci Düşüncesinde ‘Egemonia’ Kavramı: Yorum Üzerine Bazı Notlar], JHI, 21 (Ekim-Aralık 1960), 587.

(14) Mao Tse-Tung, “On New Democracy” [Yeni Demokrasi Üzerine], Selected Works [Seçme Yapıtlar], Cilt 2, 340.

(15) Mao Tse-Tung, “Recruit Large Numbers of Intellectuals” [Çok Sayıda Aydını Saflarımıza Kazanalım], Selected Works [Seçme Yapıtlar], Cilt 2, 303.

(16) Gramsci, “The Formation of Intellectuals” [Aydınların Oluşumu], a.g.e., 124.

(17) Mao Tse-Tung, “Yenan Forum on Literature and Art” [Yenan Sanat ve Edebiyat Forumunda Konuşmalar], Selected Works [Seçme Yapıtlar], Cilt 3 (Pekin, 1967), 73.

(18) G. Thopmson, a.g.e., 62.

(19) Alıntılayan, A. Pozzolini, a.g.e., 111.

(20) “Yenan Forum on Literature and Art” [Yenan Sanat ve Edebiyat Forumunda Konuşmalar], a.g.e., 81.

(21) Alıntılayan, A. Pozzolini, a.g.e., 109.

(22) “Yenan Forum on Literature and Art” [Yenan Sanat ve Edebiyat Forumunda Konuşmalar], a.g.e., 82- 83.

(23) “Recruit Large Numbers of Intellectuals” [Çok Sayıda Aydını Saflarımıza Kazanalım], a.g.e., 302.

(24) Alıntılayan, A. Pozzolini, a.g.e., 88.

(25) Gramsci, “The Southern Question” [Güney Sorunu], a.g.e., 51.

(26) Gramsci, Parti dışındaki aydınlardan aynı şeyi talep ediyor görünmez. Örneğin Gwyn A. Williams’ın işaret ettiği üzere Gramsci, “Il Materialismo Storico…” (Turin, 1948) adlı eserinde şöyle yazar: “Yeni gerçeklikleri keşfetmeye; gerçekliğin daha gelişkin, daha somut ve daha açık formulasyonlarını ortaya koymaya dönük sıkı çalışma, evvelce sunulan asli ilkelerin tartışmaya açık kalması söz konusu olsa bile, birer birey olarak akademisyenlerin kendi inisiyatiflerine bırakılmalıdır.” (a.g.e., 595)

Nigel TODD
Çeviri: Onurcan ÜLKER