Felsefe, din ve bilim merceğinden insan varlığını keşfetmek

Felsefe, din ve bilim merceğinden insan varlığını keşfetmek

Yeryüzündeki her canlı kendine has özellikler taşırken, biz insanlar, türümüze özgü bazı niteliklerimizle diğer tüm canlılardan ayrılırız. Henüz doğmadan, rahimde sessizce şekillenen ve birbirinin aynısı olmayan parmak izlerimizle, 8 milyarı aşkın bireyin her biri; biyolojik, duygusal hatta belki de ruhsal bakımdan dahi kendine özgü bireyler olarak kendini gösterir. Peki, ama neden buradayız? Bu evrende insan olarak yer alma amacımız var mı ya da var ise ne olabilir?

Bu soru; felsefe, din ve bilimin yüzyıllardır yanıt aradığı temel bir bilmecedir. Gerçek anlamda, varoluşun nedenine dair herkesçe kabul edilen kesin bir yanıt bulmak neredeyse imkânsız iken, bu belirsizlik insanı düşünmeye ve anlam arayışına yöneltir. Bu yazı, insanın evrendeki yerini ve modern çağda yaşanan varoluşsal boşluğu farklı perspektiflerden ele alarak, okuyucuyu derin bir düşünsel yolculuğa davet etmeyi amaçlamaktadır.

İnsanın eşsizliği

İnsanın varoluşunu anlamak için, onu diğer canlılardan ayıran özellikleri incelemek gerekir. İnsan; eleştirel ve soyut düşünebilme, karmaşık kararlar alma, gelişmiş dil yapıları kurma, kültür ve teknoloji üretme gibi yetilerle diğer türlerden ayrılır. Gelişmiş hafıza sistemleri, yüksek öz farkındalık, ahlaki sezgiler ve duygusal derinlik, insan zihninin ayırt edici unsurlarıdır.

İnsan türünün özgünlüğünün yanı sıra, bireyler de birbirinden farklı ve eşsizdir. Örneğin, İnsan Genomu Projesi, DNA’mızın %99,9 oranında ortak olmasına rağmen küçük genetik farklılıkların her bireyi biyolojik açıdan ne denli birbirinden farklı ve eşsiz kıldığını ortaya koymuştur. Bu farklılıklar; fiziksel özelliklerden sağlık yatkınlıklarına kadar birçok alanı etkiler.

İnsan eşsizliği yalnızca biyolojiyle sınırlı değildir. Kişilik, biliş, gelişim ve ruh sağlığı araştırmaları; yaşam deneyimleri, çevre, kültür ve bireysel tercihlerin kimliğimizin şekillenmesinde büyük rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca modern bilim, karakterin sabit ve değişmez olmadığı; nöroplastisite, epigenetik ve psikolojik süreçler aracılığıyla zaman içinde dönüşebildiği görüşünü desteklemektedir. Tüm bu bilimsel bulgular, insan çeşitliliğinin; katı kolektif kimlikler, sosyal ve kültürel kalıplar ya da genetik mirasla tek başına açıklanamayacağını, önemli ölçüde bireysel farklılıklar ve kişisel deneyimlerle de şekillendiğini göstermektedir.

İnsan doğası

Bireysel özgünlük, kişilik ve karakter kavramları insan doğası tartışmalarının merkezinde yer alır. Bu bağlamda temel soru şudur: İnsan doğuştan iyi mi, bencil mi, yoksa akıl, ego ve ahlaki muhakeme arasında seçim yapabilen özgür bir varlık mıdır? Biyolojik açıdan bakıldığında, birçok insan davranışının hayatta kalma ve üreme güdüleriyle şekillendiği görülür. Ancak insanı yalnızca içgüdülerle hareket eden bir tür olarak tanımlamak yetersizdir; çünkü insan, bu güdülerin ötesinde anlam arayışı, etik sorgulama ve bilinçli tercih kapasitesine sahiptir.

Psikoloji bu noktada önemli bir çerçeve sunar. İnsanlar doğuştan empati ve ahlaki muhakeme potansiyeliyle dünyaya gelir; bu yetiler yaşam boyunca gelişir. Ayrıca Freud’un psikanalitik kuramında id, ego ve süperego arasındaki denge, bireyin hem içgüdüsel hem de toplumsal ve ahlaki yönlerini uzlaştırmasını sağlar. Bu da insan davranışlarının yalnızca biyolojiyle değil; duygu, düşünce ve sosyal ilişkilerin karmaşık etkileşimiyle şekillendiğini gösterir.

Evrimsel açıdan insan türü, yüksek düzeyde iş birliği ve karşılıklı destek kapasitesiyle hayatta kalma avantajı elde etmiştir. Fakat modern dünyada, özellikle kapitalist sistemin etkisiyle bireysel çıkar ve rekabet ön plana çıkmıştır. Buna rağmen ahlaki muhakeme ve sosyal bağ kurma kapasitesi insan doğasında varlığını sürdürmektedir. Nörobilimsel bulgular, bu becerilerle ilişkili beyin bölgelerinin doğuştan mevcut olduğunu; ancak çevresel etkileşimler ve deneyimle geliştiğini göstermektedir. Nöroplastisite ilkesi ise, insanın davranış ve duygusal tepkilerinin zaman içinde değişebilir olduğunu ortaya koyar.

İnsan doğasını anlamada biyoloji kadar sosyal bilimler de önemlidir. Bu noktada “ırk” kavramı tarih boyunca insanları sınıflandırmak için kullanılmıştır. Ancak modern genetik araştırmalar, ırksal ayrımların biyolojik bir temeli olmadığını açıkça göstermektedir. İnsan Genomu Projesi ve benzeri çalışmalar, genetik çeşitliliğin büyük ölçüde toplumlar arasında değil, toplumların kendi içindeki bireyler arasında gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Dolayisiyla coğrafi  köken ya da dış görünüşe dayalı ırksal sınıflandırmalar, bireyler arasındaki biyolojik gerçekliği yansıtmakta yetersizdir. Bu bağlamda, ‘ırk’ kavramı biyolojik bir temele değil, toplumların ve siyasi yapıların insanları nasıl organize ettiğine dair bir kavramdır.

Ancak bu bilimsel açıklama bile, ırk kavramını bütünüyle ele almak için yeterli olmayabilir; çünkü birçoğumuz, toplumlar arasında coğrafi faktörlerin neden olduğu dış görünüşe dayalı farklılıklara odaklanırız. Peki ama bu farklılıklar nasıl ortaya çıkar? Bunu basit ama bilimsel bir benzetmeyle açıklayalım:

İnsanlar elmalara benzer; kimisi kırmızıdır, kimisi yeşil, kimisi sarı. Benzer şekilde insanların farklı ten renklerine, saç yapılarına veya yüz şekillerine sahip olması örnek verilebilir.

Ama aynı elma tohumunu farklı yerlere, örneğin güneşli, soğuk ya da yağmurlu bir bölgeye dikerseniz, yine de bir elma ağacı olarak büyür. Hava koşulları ya da toprak yapısı nedeniyle elmalar biraz farklı görünebilir, ama özünde hâlâ elmadırlar. Ve bilim insanları bunların hepsine aynı ismi verir: Malus domestica. Tıpkı insanlar gibi: Nereden geliyor olursak olalım ya da coğrafi koşullar nedeniyle nasıl görünürsek görünelim, hepimiz aynı çekirdekten gelen aynı türün üyeleriyiz; “Homo sapiens” yani insan türü.

Son olarak, insan doğasını yalnızca biyolojik ya da toplumsal yapılarla açıklamak da eksik kalır. Manevi ve metafizik yaklaşımlar, insanı anlam arayışı içinde olan, bağ kurabilen ve kendini aşma potansiyeline sahip bir varlık olarak ele alır. Bu perspektife göre insan, daha büyük bir bütünün parçasıdır. Bu bağlılık, ekolojik sistemlerde gözlemlenen karşılıklı etkileşimler aracılığıyla somutlaşmakta ve canlıların, bilinçli ya da içgüdüsel yollarla birbirlerinin varlığına hizmet ettiği düşüncesiyle desteklenmektedir. Bu çerçevede, yeryüzündeki her canlının, hatta her bireyin kendine özgü bir işlevi, potansiyeli ve ekolojik önemi olduğu kabul edilmekte; insan doğasının yalnızca maddi değil, aynı zamanda manevi ve etik yönlerini de kapsayacak şekilde yorumlanması gerektiği ileri sürülmektedir.

İnsan varlığına dair evrimsel, felsefi ve dini yaklaşımlar

İnsan doğasına ilişkin biyolojik, psikolojik ve metafizik düzeylerde yapılan değerlendirmelerin ardından, insanı daha derinlemesine anlamlandırabilmek için, evrime, yaşamın kökenine ve Homo sapiens türünün evrimsel süreçteki gelişimine de odaklanmak önemlidir. Mevcut bilimsel verilere göre evren, yaklaşık 13,8 milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluşmuş, Dünya ise yaklaşık 4,5 milyar yıl önce meydana gelmiştir. Tek hücreli organizmalar 3.5–4 milyar yıl önce ortaya çıkmış, zamanla çok hücreli yaşam formları evrilmiş ve dinozorlar ortaya çıkıp yok olmuştur. İlk primatlar 70 milyon yıl önce yaşamış, ardından hominidler ve Homo cinsi evrimleşmiştir. Modern insan (Homo sapiens) ise yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıkmış ve DNA dizilimlerinin %99’u diğer primatlarla ortak olup, beyni daha büyük ve karmaşıktır. Evrimsel teoriye göre, yaşamın ortaya çıkışı kesin olarak bilinmemekle birlikte, RNA dünyası, demir-kükürt dünyası, lipid ve kil hipotezleri gibi teoriler mevcuttur. Bunun yanı sıra, insan dilinin ortaya çıkışı, dillerin gelişimi ve çeşitlenmesi kısmen açıklanabilmekte ve dili ilk olarak kimin geliştirdiği ve neden yalnızca insan soyunda ortaya çıktığı soruları hâlâ bilimsel belirsizliklerini korumaktadır.

Yaşam ve dilin kökeni gibi, evreni yöneten fizik yasalarının kökeni de günümüzde çözümlenememiş bir başka temel sorudur. Kütle çekimi, elektromanyetizma, termodinamik ve daha birçok doğa yasasının neden bu denli hassas bir şekilde ayarlandığı ve evrende bu denli tutarlı bir biçimde işlediği konusu halen araştırılmaktadır. Benzer şekilde, insan bilinci konusu da bilimsel açıdan derin bir muamma olarak değerlendirilmektedir. Evrim, zekânın avantajlarını ve beyin yapısının karmaşıklığını açıklayabilse de bilinç ve öz farkındalığın nasıl ve neden ortaya çıktığı tam anlamıyla cevaplayamamıştır.

Bilimdeki bu boşluklar, bizi daha derin felsefi sorulara yönlendirmektedir. Bilim ve evrim, yaşamın nasıl var olduğunu anlamamıza önemli katkılar sağlasa da, varoluşun nedenine ilişkin kesin ve nihai yanıtlar sunamamaktadır. Bu bağlamda, felsefe insan varoluşunun anlamı ve karmaşıklığını yorumlamada farklı perspektifler geliştirmektedir.

Felsefe varoluşun anlamını sorgular: varoluşçuluk ve absürdizm insanın anlam yaratmasını, hümanizm ise akıl ve empatiyle iyi yaşamı vurgular. Ateistik bakışa göre ise yaşamın önceden belirlenmiş bir amacı yoktur ancak insanlar kendi amaçlarını yaratabilir.

İnsan varlığının anlamına dair dini yaklaşımlar da farklı perspektifler sunmaktadır. Semavi dinler (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam) insanı, Adem’in soyundan gelen ve ilahi bir misyona sahip ruhani bir varlık olarak tanımlar. Budizm ve Hinduizm ise hayatı bir fırsat olarak görür; Hinduizm’de yaşam, ölüm ve yeniden doğuş döngüsüdür, amaç mokşa (kurtuluş) iken, Budizm’de Nirvana’ya ulaşmaktır. Taoizm, evrenin doğal düzenine uygun yaşamayı savunur.

Varoluşsal boşluk ve anlam arayışı

Dini ve spiritüel gelenekler, insanın neden var olduğuna dair derin yanıtlar sunsa da, aynı zamanda insan ruhunda var olan daha derin ve doktrinin ötesine geçen bir bağlantı, anlam ve tatmin arayışıyla var olan özlemi de kabul ederler. Bu özlem, gündelik yaşantımızda ve eninde sonunda hepimizin kendine sorduğu derin sorularda kendini gösterebilir. Tüm bireysel farklılıklarımıza rağmen ister bilinçli ister bilinçsiz şekilde olsun, hepimiz ortak bir varoluşu anlama arzusu taşırız.

İnsanın, görünürde anlamsız olan bir yaşamda sürekli anlam arayışı içinde olduğu öne sürülebilir; bu, Jean-Paul Sartre, Viktor Frankl ve Albert Camus gibi varoluşçu filozofların ele aldığı temel bir meseledir. Bu durum, sıklıkla varoluşsal boşluk ya da hiçlik olarak tanımlanmakta ve zaman zaman varoluşsal krizle ilişkilendirilmektedir. Ancak bu durum, yalnızca ölüme verilen geçici bir tepki değil; bizzat insan varoluşunun süreklilik arz eden bir koşuludur.

Bilinçdışı anlam arayışı, bireylerin statü, zenginlik ve gençliğin peşinden gitmelerini motive eden başlıca etkenler olarak görülmektedir. Amaçsızlık duygusu ise çoğu zaman sürekli meşguliyet, bağımlılıklar ya da kompulsif davranışlarla örtülür. Bu evrensel boşluk ve anlam arayışı deneyimi; dini, felsefi ve psikolojik gelenekler tarafından farklı biçimlerde yorumlanmıştır.

Örneğin, Semavi dinler varoluşsal boşluğu Yaratıcı’dan ayrılık olarak değerlendirirken, Budizm bu durumu dukkha; yani yaşamın temel tatminsizliği olarak adlandırır. Modern psikoloji ise bunu varoluşsal anksiyete ya da anlam arayışı olarak tanımlar.

Carl Jung’a göre, ruhun özlemi ego, servet ya da ilişkilerle doyurulamaz. Heidegger ise, varoluşsal boşluğun insanın dünyaya “atılmışlık” halinden kaynaklandığını ve ancak ölümle yüzleşen bireylerin yaşamın gerçek anlamını keşfedebileceğini savunur.

Ahmet Hamdi Tanpınar, eserlerinde modern bireyin zaman, kimlik ve değişim karşısındaki savrulmuşluğunu işler iken, Mevlânâ, insanın içsel boşluğunu aşmak için aşkın bir düzeyde Yaratıcı ile birleşme yolunda ilerlemesini savunur.

Simone Weil, insanların içsel boşluğunu Tanrı’dan veya anlamdan uzaklık olarak tanımlar ve bu boşluğu, sosyal kimlikler ya da ideolojilerle gizlemeye çalıştıklarını vurgular. Erich Fromm, modern insanın içsel boşlukla yüzleşmek yerine, ideolojilere, tüketim kültürüne ya da otoriteye sığındığını belirtir.

Pascal’ın ünlü sözü, “İnsanlığın tüm sorunları, bir insanın odasında tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanır”. İnsanların bu boşluktan ötürü ideolojilere, topluluklara ya da dikkat dağıtıcı unsurlara yöneldiğini vurgular. Kısacası, modern toplumda insanlar, hızla değişen dünyada belirsizlik içinde farklı şekillerde anlam bulmaya çalışır.

Gerçeklik sandığımız gibi mi

Anlam ve varoluş üzerine yapılan çok boyutlu, dini ve felsefi sorgulamaların ötesinde, çağdaş nörobilim bulguları gerçeklik kavrayışımızı sorgulatmaktadır. Bu bulgular, algıladığımız dünyanın ve kendilik deneyimimizin nesnel ve sabit olduğu yönündeki varsayımları yeniden gözden geçirme gerekliliğini öne çıkarmaktadır. Zira, dış dünyayı gözlemleme ve anlamlandırma biçimimiz, beynin içsel modelleri tarafından şekillendiriliyor olabilir, yani basit bir dille; gördüğümüz “gerçeklik”, dış dünyanın doğrudan bir yansımasından ziyade, beynimizin en iyi tahminlerinden ibarettir.

Karl Friston ve Andy Clark’ın “Öngörüsel İşleme Kuramı”, beynin çevresel uyarıları pasifçe almak yerine, bunlara dair tahminlerde bulunduğunu öne sürer. Örneğin, karanlık bir odada ipi gören beynimiz, geçmiş deneyimlere dayanarak onu bir yılan olarak yorumlayabilir. Anil Seth, bu durumdan yola çıkarak, insan algısını “kontrollü halüsinasyon” olarak tanımlar; yani gördüğümüz dünya, beynimizin en iyi tahminlerinden ibarettir.

Bu teori, gelişimsel nörobilimle de örtüşmektedir. Bebekler dünyaya gelişmiş bir algı kapasitesiyle değil; henüz işlenmemiş duyusal verilerle gelirler. Beyinleri, gelen sinyalleri (ışık, ses, dokunma vb.) tanımlamayı ya da yorumlamayı zamanla öğrenir. Bu süreç, tam da öngörüsel işleme teorisinin ortaya koyduğu gibi, beyin deneyime dayalı olarak tahminlerini sürekli güncellemesiyle süreci şekillendirir. Bu durum, gerçeklik algısının doğuştan gelen bir veri değil; sürekli biçimlenen bir süreç olabileceğini ve “gerçek” olarak deneyimlediğimiz şeyin ne ölçüde gerçek ya da inşa edilmiş algılardan oluştuğunu bizlere sorgulatmaktadır.

Sorgulamadan kaçış: Dikkat dağıtıcılar

Gerçeklik ve algımızın doğasını yeniden düşünmeye davet eden bu disiplinlerin yanı sıra, günümüz toplumlarında giderek önem kazanan bir başka tartışma da insanın varoluşun karmaşıklığına nasıl yanıt verdiğiyle ilgilidir. Aşırı uyaranların ve belirsizliklerin hâkim olduğu çağımızda, birçok insan “anı yaşamak”, sürekli meşgul olmak ve tüketmek gibi eğilimlere yönelerek, varoluş, anlam ve amaç gibi derin ve kimi zaman rahatsız edici sorulardan uzak durmayı tercih etmekte ya da buna mecbur bırakılmaktadır.

Eğer “anı yaşamak”, trendi daha farkında ve minnettar bir yaşam amacıyla takip ediliyorsa, zihinsel ve duygusal açıdan çok rahatlatıcı ve sağlıklı olabilir. Ancak bu yaklaşım, hakikati ya da yaşam amacını arama ihtiyacımızı uyuşturmak için bir kaçış stratejisine dönüşürse, bu durum ruhsal bir yatıştırıcıya dönüşebilir ve deneyimlemekte olduğumuz varoluşsal boşluğu daha da derinleştirebilir.

Bugün, dikkatimizin her an dağılabileceği, ses, bilgi ve gürültü kirliliğiyle dolu bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medya, haber döngüleri, tüketim kültürü ve bizi durmaksızın içine çeken ve bizlere anlık mutluluk sağlayan eğlence içerikleriyle kuşatılmış durumdayız. Bu dikkat dağıtıcı unsurlar âdeta etrafımızı sarmakta ve belki de çok derin düşünmememizi, fazla sorgulamamamızı, ya da başkalarının inançları, teorileri ve ideolojileri üzerine saygısız ve umutsuz bir şekilde tartışmakla meşgul olmamızı amaçlıyor olabilir.

Böylesi bir ortamda bağımsız düşünmek ve daha derin sorular sormak neredeyse radikal bir eylem gibi algılanabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, düşünmek ve sorgulamak, bizleri daha alçakgönüllü, daha empatik, daha anlayışlı ve bizden farklı düşünen insanlara karşı daha saygılı bireyler hâline getirebilir.

Sonuç: Merakı ve empatiyi kucaklamak

Sonuç olarak, belki de kabul edebileceğimiz en derin gerçek, neden burada olduğumuzu veya bizim algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız gerçekliğin barındırdığı gizemli sırları tamamen anlamanın ya da varlığa dair hepimiz tarafından kabul edilen tek bir yanıt bulmanın henüz mümkün olmadığıdır.

Hayat ilahi bir tasarımın sonucu mu, rastgele bir tesadüf mü yoksa şu anki anlayışımızın ötesinde bir şey mi? Cevap her ne olursa olsun, birbirinden farklı 8 milyarı aşkın insan hep beraberiz, farkındayız ve ortak bir yaşam alanını paylaşmak (dünya) bizim kaderimiz.

Ancak, bu kadar bilinmezliğin içinde bile, özgür iradeye sahip olduğuna inanılan varlıklar olarak; kendimize, başkalarına ve inançlarımıza olan güvenimizi sürekli sınayan ahlaki bir mücadeleyle, yalnızca belirli anlarda değil, her nefes alışımızda yüzleşmek mecburiyetindeyiz. Dünyada eşitsizlik, ayrımcılık, yoksulluk, şiddet ve adaletsizliğe tanıklık ediyor ve bunlar insan doğasının iyiliğine olan inancımızı derinden sarsıyor olsa da umutlu ve uyanık kalmak; varoluşun gizemiyle empati ve merakla yüzleşmeye çalışmak; duygusal ve ruhsal uyuşukluğun çekimine direnmek hayati önem taşımaktadır. Her bireyin iç huzuruna katkı sağladığına inandığı herhangi bir dine, inanca veya felsefeye inanma özgürlüğüne sahip olduğu ve bu inançların hiçbir canlıya zarar vermediği toplumlarda yaşamak en büyük gayemiz. Başkalarını farklı oldukları için küçümsemeden, dışlamadan, aşağılamadan saygıyla görmeye çalışabilmek ise bir diğeri…

Kendimizi ve bizleri örnek alan çocukları yönlendirme ve rehberlik etme yolculuğunda, varoluşun engin bilinmezliğiyle bizler de bu büyük gizemin katılımcılarıyız. Belki de, böylesine bir belirsizlik karşısında en büyük bilgelik, cevaplara sahip olmakta değil, sorularla empati, şefkat ve sabır ile yaşamayı öğrenmekte yatmaktadır…

Paylaş
Paylaş: