Bize Ulaşın

     

Cansızlıktan canlılığa evrim

Bilim ve Ütopya: Cansızlığı ve canlılığı nasıl tanımlamak gerekiyor ve bunları birbirinden ayıran özellikler nelerdir?

Betül Kacar: Cansızlık ve canlılık arasındaki farkı tanımlamak için, öncelikle hayatın kendisini tanımlamak gerekli. Her ne kadar biyoloji bilimi hayatın kendisini anlamak için var olsa da yakın zamana kadar hayatın ve canlılığın ne olduğu üzerine çoğunluk tarafından kabul gören bir tanım yoktu. 1944 yılında, fizikçi Erwin Shrodinger, Yaşam Nedir adlı kitabında canlı maddeyi termodinamiğin ikinci kanununa atıfta bulunarak “dengenin bozulmasına uzak olan, düzensizlik ölçüsü düşük” olarak tanımladı. 2000’li yılların başında NASA bu kavramı tartışmaya açacak bir toplantı düzenledi. Öyle ya, eğer dünyamız dışındaki hayatı arıyorsak, önce hayatın, hayatsızlıktan olan farkını anlamamız gerekmez miydi? Bu toplantıda NASA’lı bilim insanları hayatı şu şekilde tanımlama konusunda –bir süreliğine!- fikir birliğine vardılar: “Canlılar kendi varlığını sürdürebilen ve Darwinistik evrim kapasitesine sahip olan kimyasal sistemlerdir.” Dolayısıyla bu tanımın dışında davranan sistemler canlı değildirler gibi bir mantık yürütebiliriz. Vücudumuzdaki hücreler bu tanıma uyduğu halde, yani kendi kendine varlığını sürdürebilen (gelişen, bölünebilen), Darwinistik evrim kapasitesine sahip (doğal seçilime tabi) kimyasal sistemler oldukları halde, tek başlarına canlı olarak düşünülebilirler mi? Başka bir örnek vereyim. Canlılığın ve hayatın tanımı üzerine uzun yıllar kafa yormuş kimyager Steve Benner, şöyle sorar: Kendi kendine gelişip varlığını sürdürebilen her kimyasal sisteme canlı diyorsak, kontrol altına alınamayan bir yangına da canlı diyebilir miyiz? Dikkatli okuyucularımızın da fark edeceği üzere, canlı ve cansızlık arasındaki kavram farkları bilimsel bir tartışmadan ziyade, felsefi bir tartışmayı andırıyor. Yakın bir süre içerisinde yaşamı tanımlamak üzerine bir toplantı daha gerçekleşeceğini zannetmiyorum. Benim görüşüm, laboratuvarda, yani kontrollü şartlarda, abiogenesis’i (cansızlıktan canlılığa geçişi) gözlemleyemediğimiz sürece hayatı tanımlamak ile vakit geçirmenin bizi bilimsel olarak ilerletmeyeceği yönünde. Hayatın işleyişini anlamak için, hayatın kendisini tanımlamaya çalışmanın semantik bir egzersizden öteye geçmediğini düşünüyorum. Feynman’ın görüşündeyim; oluşturamadığımızı tam olarak anlayamayız.  

Yeryüzünde canlılık zaman ve mekân bakımından bir yerde mi oluştu, yoksa birden fazla yerde, birden fazla kere, birden fazla zamanda mı oluştu?
Ozon tabakası olmayan bir atmosferde yayılan morötesi ışınlar, göktaşlarının ve kuyruklu yıldızların bombaladığı bir yeryüzü... Böyle bir yüzeyin yaşamı barındırması ne kadar mümkün? İlk teoriler yeryüzünde canlıların şiddetli yıldırımlar tarafından oluşturulduğu yönündeydi. Sonrasında yeryüzündeki bakteriyel yaşamın faaliyetlerine uygun bir ortam yaratan ve çevrelerinde jeokimyasal olarak ideal ortam oluşturan hidrotermal bacaların canlılığın oluşumu için daha uygun ortamı yaratacağı düşünüldü. Bu teoriye göre, yaklaşık 4.5 milyar yıl önce, Dünya’mızın derinliklerindeki hidrotermal volkanların bünyelerindeki sıcak su ve mineralleri püskürtmesiyle, yüzeyde su birikti, okyanuslar oluştu ve hayatın başlangıcı için gezegenimizde gerekli koşullar sağlandı. Çünkü sıvı su, sadece canlıların varlığını sürdürebilmesi için değil, canlıların oluşumu için de gerekli.

Yrd. Doç. Dr. Betül KACAR
Arizona Üniversitesi Astronomi Bölümü
Söyleşi: Harun ÇAKAN

Söyleşinin tamamı Bilim ve Ütopya'nın ocak 2018 sayısında!