Asimov’un “Robotlar”ı ve kapitalist ütopyanın sınırlılığı

Asimov’un “Robotlar”ı ve kapitalist ütopyanın sınırlılığı

Isaac Asimov, özgün adıyla “I, Robot”u 1950’de yazdı. “Robot” adıyla ülkemizde yayımlanan kitap, Asimov’un bilimkurgu yapıtları arasında en çok dikkati çekenlerden biri. Birçok bilimkurgu yapıtından bir özelliğiyle ayrılıyor: Bilimkurgu kitaplarının çoğu insanlığın sorunlarından hareketle yeni bir sistemi tartışmaya yanaşmıyor. “Robotlar”da ise yaşanılan problemlerin gelecekteki bir çözümü üzerinde duruluyor.

Asimov’un “Robotlar”ı ve kapitalist ütopyanın sınırlılığı

Bu tür romanlardaki gelecek betimlemeleri ve kurgulanan olaylar, günümüzdeki kapitalist sistemin çözümlenmesi için zengin bir olanak sunuyor. Her toplumsal sistemin ve sınıfın ideolojisi, bir gelecek teorisine sahiptir. Gelecek üzerine kurulmuş teoriler, tasarımlar ve modeller, o sistemin geleceğe uzanma ve geleceği belirleyebilme gücünü ortaya koyar. Sanıldığının aksine, geleceğe ilişkin hayali tasarımlar, var olan gerçekten hiç de kopuk değildir. Nasıl ki bilinçaltından giderek insanın yaşadığı ama fark edemediği maddi olaylar ortaya çıkarılıyorsa, sistemin hayallerinin çözümlenmesi de o sistemin çıplak gerçeğine ulaşabilmenin bir yöntemini oluşturur. Asimov, popüler ve çok satan bir bilimkurgu yazarı. Hayal üretiminin geniş kitlelerle ilişkisi Asimov’a sistemin ruhsal şekillenmesinde önemli bir işlev yüklüyor. Aynı zamanda bu hayal üretimi yaşanan süreci açığa çıkarıcı bir özellik taşıyor.

Kısa bir özet

Roman, bir robot psikoloğu olan Dr. Calvin’in anıları üzerine kurulu. 2057 yılında emekli olurken anılarını bir gazeteciye anlatmaya başlar. Anılar, insanlığın robot teknolojisine geçişini, robotlar ve insanlar arasındaki ilişkiyi anlatır ve yeni bir dünya sisteminin robotlar tarafından kurulmasına ve yönetilmesine kadar uzanır. Dr. Calvin bütün bu süreç içinde bağlantıyı sağlayan bir tipleme olarak düşünülmüştür.

Romanı iki ana bölüme ayırabiliriz. Birinci bölüm kendi içinde anlam bütünlüğü olan yedi ayrı hikâye ile işlenir. Bu bölümde, robotların insan hayatına girişi, robot yasasıyla cihazlandırılmaları ve çeşitli durumlarda bu yasayı uygulayabilme yetenekleri irdelenir. Her hikâyenin sonunda Dr. Calvin robot psikolojisini çözümleyen bir karakter olarak ortaya çıkar. Robot psikolojisinin alanı, robot davranışının robot yasasıyla belirlenmiş kusursuz bir mantıkla dengelenip dengelenmediğinin araştırılmasıdır. İkinci bölüm daha kısadır ve yeni bir dünya sisteminin oluşumunu anlatır. Mükemmelleşmiş robotlar dünyanın yönetimine geçerek oluşturdukları güçlü bilgisayar sistemleriyle dünya ekonomisini ve politikasını yönlendirmeye başlarlar. Artık “işsizliğin, üretim artışının ya da mal azalmasının olmadığı” bir düzen kurulmuştur.

Teknolojinin kusursuz mantığı

1996’dan itibaren geliştirilmeye başlanan robotların beyinlerine üç kural işlenir:

Birinci kural: Bir robot insan yaşantısına asla kast edemeyeceği gibi, etkisiz kalmak yoluyla bile olsa bir insanın karşı karşıya kaldığı tehlikeyle yapayalnız bırakamaz. İkinci kural: Bir robot birinci kuralla çelişkili olmaması koşuluyla verilen bütün emirleri yerine getirmekle yükümlüdür. Üçüncü kural: Bir robot kendi öz varlığını korumak için birinci ve ikinci kuralla çelişkili olmayan her türlü yola başvurabilir.”

Robotlara bu ahlaki koşullanması zaman içinde bütün insanlığı yönetmeleri ve insanın kaderine hükmetmeleri sonucunu doğuracaktır. Dr. Calvin ise robotları insanlarla kıyaslayarak şöyle tanıklık etmektedir: “Siz robotlarla çalışmadığınız için onları tanımazsınız. Onların kökeni daha belirgin daha kusursuz… (Robotlar) insandan daha dayanıklı, daha yararlı ve daha fedakardır.”

Gerek robot yasası ve sonuçları gerekse Dr. Calvin’in bu düşünceleri romanın çıkış noktasını oluşturuyor. Burada iki düşünce öne çıkıyor. Bunlardan birincisi, robotların etkinleşmesinin insan aklının zayıflığına bağlanmasıdır. Calvin’in görüşündeki “kusursuzluk”, “kökenin daha belirgin olması” ile robotlar yüceltilirken insanın varoluşundaki zayıflığa dikkat çekiliyor. Robot beyninin şekillendirilmesi insanın bu kuralları uygulayamayacak kadar kusurlu olmasına dayandırılmıştır. İnsanın “ideal”i tasarlamış ama uygulayabilecek gücü olmadığından yarattığı teknolojide cisimlendirmiştir. Robotlar mekanikleştirilmiş bir ahlaktır. Bu ahlak o kadar etkilidir ki bir süre sonra dünyayı yönetmeye başlayacaktır. Buradan da görülür ki, yasada belirtilmiş mantıksal düzen insanın kuruluşu ve geleceğinin özüdür.

İkinci nokta robotların mantıksal bir koşullanma içine sokulmasıdır. “Robotların insan yaşamına kastedemeyeceği ve onu tehlikeyle yapayalnız bırakmayacağı!” Bu kural, her yerde hazır olan, insanı tehlikelerden koruyan, iyiyi gösteren bir tanrı fikrini anımsatıyor. Diğer yandan bunun bir koşullanmayla sağlanmış olması ve ilerlemenin buradan çıkması ise insanın eylemi tarafından bozulmayan mutlak bir ahlakın gerekliliğine işaret ediyor.

İnsanın yarattığı robotun insanı yönetmesi, insan emeğinin ürünü olan teknolojiye yabancılaşmanın uç noktasıdır. Bu uç nokta teknolojiye tapınmadır. Asimov “Robotlar”da dinsel bir fanteziyi tekrarlıyor. Avrupa’nın Ortaçağ’dan çıkış döneminin ünlü filozofu Descartes insan evreni ve tanrıyı bir makine olarak düşünmüştü. Yeni toplumun Avrupa’da şekillenmesinde endüstrileşmenin oynadığı rol, burjuvazinin her türlü düzeninin ancak makine sistemi ile gerçekleşeceği düşüncesini getiriyordu. Descartes, “evrensel bir makinenin küçük bir çarkı olarak kişisel usun yapabileceği büyük makinenin düşüne ayak uydurmaktır” diyordu.

ABD bu romanın yazıldığı 1950’de, İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir güç olarak çıkmış, teknolojik üstünlüğünü attığı nükleer bombalarla kanıtlamıştı. Tekelleşmiş teknolojik güç ile dünya halklarını boyun eğdirmeye çalışıyordu. Asimov, tam da bu dönemde teknolojiyi kusursuz bir mantıkla donatarak tanrısallaştırıyor. Artık insana düşen görev ona uyum göstermektir. Descartes tanrıyı makine olarak tasarlamıştı. Asimov ise makineyi tanrılaştırıyor. Asimov’un geleceğe uzanırken ulaştığı nokta, 1744’ün düşünce akımlarından başka bir şey değil.

İnsan ütopyanın neresinde

Asimov’un yeni dünyası bir federasyondan oluşuyor. Federasyonun ilk yöneticisi Stephen, Dr. Calvin’in tespitine göre bir robottur. Ancak robotların mükemmelleşmiş olması bunun kesin olarak kanıtlanmasını engellemektedir. Bu durum Stephen’ın “kendisini moleküllere ayırmasından” sonra da yeni gelen yöneticilerin robot olabileceğini kuvvetle düşündürtür. Böylece her yerde ve her yönetim kademesinde bulunabilecek ama hiçbir zaman belirlenemeyen ve insanının kaderini çizen bir güç ortaya çıkar. İnsan bu kader aletini belirleyemez, hedef alamaz ve yok edemez. Bu insanın tükendiği noktadır. Esasen romanın başından itibaren insan karakterlerinin karton tiplemeler olarak çizilmesi bu sonuca bir hazırlıktır. Romandaki en önemli karakter Dr. Calvin bile son derece yüzeysel anlatılmıştır. Robotlar yükselirken, insan ise bir çözülüşü yaşar. Dr. Calvin romanın sonunda insanların içinde bulunduğu durumu anlatırken bu teslim oluşa işaret ediyor: “Hiçbir şey bilmiyoruz. Ama o biliyor ve biz sessizce götürüyor.”

Dünya Federasyonunun yöneticisi Stephen yeni oluşturulan sistemi şöyle anlatır:

“Dünya ekonomisi şimdi kararlı bir denge yapısına sahiptir. Çünkü bilgisayarların kararlarıyla yönetilmektedir. Birinci temel kural koşullanmasının etkisiyle insanlara iyilikten başka bir şey yapamayacak olan bilgisayarların mantıklı kararlarıyla. Gezegenin genel ekonomisi bireyin çıkarlarıyla iç içe olduğundan, işsizlik, üretim artığı ya da malın azalması gibi sorunlardan kurtulan insanlık, bilgisayarları büyük ölçüde benimsedi. Üretim araçlarının mülkiyeti konusuna gelince, anlamsız bir sözden başka bir şey değildi o sorun artık. Bilgisayarlarca alınan kararlara uygun olarak kullanıldıktan sonra, üretim araçları devletin ya da özel sektörün elinde bulunuyormuş kimi ilgilendirir?”

Stephen, Adam Smith ve Karl Marx’ın kuramlarının geçersiz hale geldiğini şöyle belirtir: “Üstün teknik aşamasına varmış olan dünyada iki kuramın da geçerliliği kalmamıştı. İki yöntem bir noktada birleşmişti.” Asimov yeni dünya tablosunu çizerken, çoğu burjuva düşünceye paralel olarak, teknolojik gelişmenin iki sistemi birleştireceği görüşünden hareket ediyor. Proje de buna bağlı olarak oluşuyor. Merkezî planlama ile üretim planlanıp işsizlik kaldırılırken, bu planlamada insan etkeni sıfırlanıyor. Neye göre, niçin planlama yapılacaktır? Stephen’ın ve Dr. Calvin’in görüşlerinde buna açıklık getiriliyor. Eyaletler arasındaki zenginlik yoksulluk çelişkisi devam etmektedir. “Tropik bölge yüzyılların hıncını alırcasına hızlı bir kalkınma içinde. Çoğu kuzeyliler bundan korkuyor.” Avrupa eyaleti ise Kuzey’e bağımlıdır. Bu farklılıklar nedeniyle Stephen şöyle der: “Barışın sürüp gitmesi bilgisayarların görevlerini yerine getirmesine bağlı.” “Bilgisayar, çatışmaları engelliyor. Bir kişi ya da grubun, salt kendi çıkarlarını, topluma verdiği büyük zararları hesaba katmadan savunması bilgisayar sayesinde önleniyor. Bilgisayarların görevlerini yitirdiği bir ortamda, tekrar eski orman kanunları geçerli olacaktır. Şöyle bir şey dört bölgenin birbirine düşmesine neden olacaktır.”

Teknolojide büyük gelişme sağlanmasına rağmen insan hiç değişmemiştir. Uluslararası gelişmelerde de bir değişiklik yoktur. Bilgisayar sistemi âdeta bir demir yumruk oluşturarak bu işleyişi düzene sokmaktadır. Dr. Calvin, “belki sorun tam bir şehirleşme ile çözülecek belki de kademeli bir anarşiyle. Hiçbir şey bilmiyoruz.” derken, bu düzenlemenin savaşlar çıkararak da yapılabileceğini belirtiyor. Asimov’un yeni dünya projesi, insanların üretimdeki gücüne, yaratıcılığına ve özgürleşmesine dayanmayan bir bakış açısının, merkezî planlama ihtiyacını ne hale soktuğunu gösteriyor. İnsan iradesinin üstünde, insanın yararı için sadece kendi düşünebilen, cezalandırıcı, piyasayı kaldırmayan ama düzenleyen, tekelci bir yönetim.

Bir çözülüşün felsefesi

Asimov’un gelecek tasarımı, kapitalizmin çıkışsızlığını ve çaresizliğini yansıtıyor. Kapitalizm hem egemenliğini sürdürmek istiyor hem de kendi çözülüşünü yaşıyor. Şu anda kendisinin hâkim olduğu teknolojiye sınırsız bir güç vererek egemenliğine bir gelecek kazandırırken, sınıfının insani değerlere yabancılaşmasını da insanın “kusurlu” olmasına bağlıyor. Böylece kendi yok oluşuna ancak teknolojinin sınırsız erkinde bir anlam kazandırıyor. Aynı zamanda insan yığınları karşısında mutlak bir egemenliğin yolunu açıyor.

Asimov’un gelecek yolculuğunda gide gide varılan yer geçmiş oluyor. İnsanlığın suçlu ve değişmez olduğu ve “kendi kaderini saptama hakkını yitirdiği” şeklindeki dinsel görüşler tekrarlanıyor. Yönetimin, insan iradesinin ve eyleminin dışında oluşması ise ilk çağlardaki kralların kendilerine “tanrının oğlu” diyerek mutlak güce sahip olduklarını iddia etmelerine benziyor.

Paylaş
Paylaş: