Christopher Nolan’ın The Odyssey’i ile birlikte Homeros destanları yeniden konuşulmaya başlandı ama çoğunlukla Batı sinemasının bir mülkü gibi, Hollywood’un yeniden keşfettiği bir klasik gibi konuşuluyor. Oysa bu topraklarda, Halikarnas Balıkçısı altmış yıl önce aynı destanı çok başka bir yerden okumuştu. Cevat Şakir’in Düşün Yazıları ve Hey Koca Yurt kitaplarında dağınık biçimde duran tezleri bir araya getirdik.
Homeros’un kimliği
Balıkçı’nın çıkış noktası, Homeros’un kim olduğu sorusunu bir milliyet meselesine indirgemeden, onu doğduğu toprağın kültürel dokusuna yerleştirmek. “Homeros’un mensup olduğu eski Ege ve Anadolu kültürünün müydü? Bittabi Anadolu kültürünün idi. Yoksa Homeros Mykene ve Argos’ta doğar yaşardı yahu!” diye yazıyor, Gilbert Murray’in “şiir zenginliği” tespitini tartışırken.
Adın Yunan kökenine bile güvenmiyor: “Homeros’un kendi adına, yani ‘homeros’ sözcüğüne gelince, tutsak anlamına gelse bile, bu haliyle tüm bir Yunan adı olamaz, kısaltılmış bir ad ya da bir lakab olabilir ancak.” Sonucu tek cümlede topluyor: “Homeros ister zenci olsun, ister başka ırktan, Ege ve Anadolu kültürüne ait bir adamdı.”
Toponimler ve söz kökleri
Bu kimlik iddiasını Balıkçı soyut bırakmıyor, dile ve coğrafyaya indiriyor. İlyada’daki Amazon kraliçesi Myrina’nın adını örnek gösteriyor: “Myrina Grekçe değildir. Anadolu’nun unutulmuş bir dilindendir.”
Aynı kök zincirini bugünkü Anadolu’nun kendi adlarına kadar sürüyor: “İzmit, İznik, İzmir” gibi yer adlarının kadim bir sesletim örüntüsünden geldiğini, hatta “zeybek” sözcüğünün Lidyaca “Bakkhos” kültünden türediğini gösteriyor.
Homeros’un coğrafyası da aynı şekilde köklerini Anadolu’da buluyor; İzmirli Homeros’un tasvir ettiği Uludağ, “Anadolu’daki yirmiden aşkın Olymposları arasında, pek bellibaşlı, babacan bir Olympos’tur.”
Apollon için de aynı iddiayı tekrarlıyor: “Adı Hellence değildir; Anadolu’nun unutulmuş bir dilindendir… Homeros onu Anadolu’da buldu.”
Gılgamış’tan Homeros’a
Balıkçı’nın en önemli tezi bu: İlyada ve Odysseia’nın, Anadolu üzerinden Mezopotamya’ya kadar uzanan bir mirasın parçası olduğu…
Gılgamış Destanı’nın MÖ 2000 civarında Hititler aracılığıyla Anadolu’ya ulaştığını hatırlatarak soruyor: “İmkânı var mıydı ki Anadolulu Homeros bu efsaneleri duymamış olsun?” Kanıtlarını sahne sahne kuruyor: Thetis’in Zeus’a yalvarışı ile Ninsun’un Şamaş’a yalvarışı arasındaki paralellik, Gılgamış’ın Enkidu’yu yitirdikten sonraki gurbet yolculuğuyla Odysseus’un yolculuğu arasındaki akrabalık ve en çarpıcısı, tanrıça Siduri’nin Anadolu üzerinden Kirke’ye dönüşmesi: “Tanrıça Siduri, Batı Anadolu’da, Homeros’un Odisseia’sında Tanrıça Kirke olur… Çünkü Homeros, kavgacı, hain İştar’ı Siduri’ye yapıştırarak Kirke’yi yaratmıştır.”
Bu satırlar, destanın, Ege ile Mezopotamya arasında yüzyıllarca süren bir alışverişin ürünü olduğunu öne sürüyor.

Pisistratos’un marifeti
Balıkçı, Atina tiranı Pisistratos’un İlyada ve Odysseia’yı MÖ 6. yüzyılda derleterek şimdiki biçimine soktuğu, bu sırada bazı bölümlerin eklendiği, bazılarının çıkarıldığı tezini titizlikle işliyor: “Bu şüphe Homeros’un metnine Pisistratos zamanında birçok şeylerin eklendiğini ve birçok şeylerin çıkarıldığını gösterir.”
Dolonia bölümünü örnek gösteriyor, bu parçanın “Pisistratos’un çevresinde kaleme alınıp tyran’ın… Trakya kıyılarındaki serüvenlerini dile getirip yüceltmek amacıyla yazılmış ve düzme olarak İlyada’ya sokulmuş” olduğunu ileri sürüyor.
Buradan tek bir Homeros yerine çoğul bir gelenek çıkarıyor: “Homeros bir kişi değil de birçok Homeros’lar yani rhapsodlar, ozanlar, bizdeki âşıklar” olabilir. Destan, tek bir yazarın eseri olmaktan çıkıp, kuşaktan kuşağa aktarılan bir sözlü geleneğin Atina’da resmîleştirilmiş hali olarak beliriyor.
Emekçi tanrı
Balıkçı’nın en özgün gözlemi belki de en az bilineni. Hephaistos’un Akhilleus’un kalkanını dövdüğü sahneyi, Homeros’un emekçi tanrısında plastik sanatın bir ustalık niteliğini gördüğü bir zaman olarak okuyor ve bunu döneminin toplumsal koşullarına bağlıyor: “Homeros’un bu görüş ve anlayışı, İsa’dan 900 yıl önce, Anadolu’da yaygın olan bir görüş ve anlayıştı… hiçbir yerde bir emekçi sanatkâr düşünülemezdi.” Odysseia’nın on yedinci bölümüne dayanarak, Anadolu’daki “demiourgos”ların (kâhin, hekim, marangoz, ozan, demirci) döneme göre şaşırtıcı bir “yasal statü”ye sahip olduğunu gösteriyor.
Balıkçı’ya göre efsane burada “koca bir çağın kuşak kuşak halk tabakalarının seslerinin karışımından” doğan, bir çağın toplumsal yapısını taşıyan bir kayıt. Balıkçı’nın Homeros’u, Anadolu’nun dili, coğrafyası ve emek ilişkileriyle birlikte düşünülmesi gereken canlı bir metindir.



