İskender Yunan değildi: Homonoia ve bir sentezin yıkımı

İskender Yunan değildi: Homonoia ve bir sentezin yıkımı

Büyük İskender kendini sonradan oluşturulan “Helenistik Dönem” tasvirinde görse tanıyamazdı. Kanıtlar, bunu sözcüğün en kesin anlamıyla barbarca bulacağını gösteriyor.


MÖ 340’larda bir gün, Atina meclisinde, şehrin en ünlü hatibi kuzeyde büyüyen tehdide dikkat çekmek için ayağa kalktı. Demosthenes, hemşehrilerine akraba bir Yunan gücünün fazla güçlendiğini bildirmiyordu. Onları sınırda bir barbar ordusunun beklediği konusunda uyarıyordu. “Makedonyalı Filip”, dedi meclise, “Yunanistan’a düzgün bir köle bile tedarik edemeyecek bir halktan geliyor.” Helen uygarlığına o kadar uzak bir krallık ki, Olimpiyat oyunlarına katılma hakkı bile tartışma konusu ediliyordu. Bu, gelişigüzel savrulmuş bir hakaret değildi. Yunan dünyasında mevcut olan köklü bir önkabuldü.

Şimdi bir müzeye girelim. Gandara sanatına ayrılmış bölümde, bugünkü Pakistan ve Afganistan’ı kapsayan bölgenin heykelleri sergilenir. Bunlar arasında, toga benzeri kıvrımlarla örtünmüş, ağırlığı bir kalçada toplanmış, Akdeniz’e özgü o tanıdık kontrapposto duruşuyla taş bir Buda heykeli durur. Açıklama levhasında müzeden müzeye, ders kitabından ders kitabına tekrarlanan bir söyleme uygun olarak şöyle yazar: İskender’in fetihleriyle Doğu’ya taşınan Yunan uygarlığı etkisinin kanıtı.

Yunan uygarlığını Hindistan’ın kapılarına kadar taşıdığı söylenen adam, Demosthenes’in ve meclis kürsüsünde bu konuda söz alan her Atinalının açık kabulüne göre, Yunan değildi. Hocası da değildi. Yunan akılcı geleneğinin simgesi haline gelmiş ismin sahibi Aristoteles de Halkidiki’deki Stagira’da, Makedonya’da doğmuştu; babası Makedon kralının saray hekimiydi. Atina’daki varlığı, Akademi’de ve daha sonra kendi Lykeion‘unda, baştan sona Makedon siyasi gücü ve Makedon parasıyla finanse edilmişti. Yunan felsefe tarihinin en ünlü öğretmeni, gerçek bir anlamda, Demosthenes’in barbar dediği krallık adına öğretmenlik yapıyordu.

Bu konu sadece tarihsel bir merak konusundan ibaret değil. Batı’nın kendi kuruluş hikâyesini anlatma biçiminin en derinden tersine çevrilmiş bölümlerinden birine açılan bir kapıdır. Bu kapıya takılı kilidi açmak ise olduğundan çok daha basit görünen bir soruyu sormamızı gerektiriyor: İskender tam olarak ne yaptığını düşünüyordu?

İskender Yunan değildi: Homonoia ve bir sentezin yıkımı

İskender’in İnşa Ettiği Gerçekte Neydi?

Geleneksel anlatı, bunun yanıtını daha sorulmadan yanıtlar. İskender, kurgulanan anlatıya göre, Helenizm’in, Helen Uygarlığının yayılmasını amaç edinmişti. Fetihleriyle gittiği her yere akıl, dil ve uygar düzen taşıyan genç bir Yunan dehasıydı. Ordularının gittiği her yerde Yunan şehirleri yükseldi, Yunan tiyatroları inşa edildi, Yunan felsefesi hiç tanımadığı bir toprakta kök saldı. Fetihlerinden sonraki yüzyılları tanımlamak için kullanılan terim — “Helenistik” — bu anlatıyı kendi gramerine kodlar: Yunanlığın doğuya yayılması, uygarlık taşıyan bir armağandı.

Oysa İskender’in gerçekte yaptığının belgelenmiş kaydı bu anlatıyı hiç de desteklemiyor. Tam tersini ortaya koyuyor.

İskender, Gaugamela (Deve Evi, ya da Erbil Savaşı) savaşından itibaren çağdaşlarının homonoia — uyum, ya da kaynaşma — dediği bir politika izledi. Tüm seferinin en maliyetli direnişini göstermiş Baktriyalı (Bahtri) komutan Oxyartes’in (Vahşard) kızı Roxana (Raokşna) ile evlendi. Bu evlilik, az önce iki yıl boyunca yenmeyi başaramadığı İran aristokrasisiyle hanedan ittifakını mühürledi. Pers kraliyet kıyafetini giydi. Pers ve İranlı soyluları, imparatorluğunun yönetim yapısına ve ordusunun komutasına doğrudan dahil etti. MÖ 324’te Susa’da, kendi Makedon subaylarından doksan kadarını Pers ve İranlı soylu kadınlarla evlendirdiği toplu bir düğün düzenledi. Kendisi de iki Ahameniş gelin daha aldı: Yenilgiye uğramış III. IIII. Darius’un (Dara) kızı Statira (Sitare, Yıldız) ve III. Artaxerxes’in (Artaserhas) kızı Parisatis. Makedon arkadaşlarından, yeni Pers saray erkânının zaten yaptığı gibi, kralın önünde proskynesis — Pers sarayındaki boyun eğme jesti — yapmalarını istedi. İmparatorluğunun başkenti olarak, Yunanistan’da veya Makedonya’da herhangi bir şehri değil, eski Ahameniş imparatorluğunun coğrafi ve simgesel kalbi olan Babil’i seçti.

Bunların hiçbiri, edilgen bir Doğu’ya Yunan medeniyetini ihraç eden bir adamın davranışı değildir. Bu, kendi sarayındaki siyasi dengelerin izin verdiği ölçüde ve sistematik biçimde, Yunan ile barbar arasındaki sınırı parçalayan bir adamın davranışıdır. Üstelik bunu, fethettiği imparatorluğun siyaset, evlilik ve tören yapılarına kendi fetihçi elitini katarak yapmaktadır, tersini değil…Yani, asıl yapı Pers imparatorluğudur, Yunan unsuru ise eklentidir.

Kendi subayları neler olduğunu tam olarak anlıyordu ve her aşamada buna direndiler. Roxana’ya itiraz, uygunsuz bir eşleşmeye karşı aristokratik kibir değildi. Daha somut bir gerçeğe işaret ediyordu: Prestij değerin ve siyasi gücün Makedon soylulardan uzaklaşıp İskender’in artık kur yaptığı İranlı ve Orta Asyalı elite doğru kaydığına… Susa’da evlendirilen Makedon subaylarının çoğu, İskender öldüğü anda Pers eşlerini terk etti. Bu, gerçek bağlılıklarının baştan beri nerede olduğunu hassasiyetle ortaya koyan bir göstergeydi. Proskynesis (kralın önünde eğilme) talebi, resmi tarihçisi Callisthenes’in idam edilmesine varacak kadar ciddi bir krize yol açtı.

Callisthenes’in kim olduğu üzerinde durmaya değer. Helenomani geleneği onu, “Doğu despotizmine karşı Yunan özgürlüğü”nü savunduğu için şehit edilmiş bir Yunan filozofu olarak sunar. Oysa gerçekte Makedonyalıydı. Halkidiki’deki Olynthos kasabasındandı ve Aristoteles’in yeğeniydi. Seferin resmi tarihini Yunanca yazıyordu. Bunun nedeni, tam olarak Ortaçağda Avrupalı bir vakanüvisin Latince yazmasıyla aynı idi. O dil, hizmet ettiği sarayın idari ve edebi diliydi; kendi anadili ve kimliği için yazmıyordu. Proskynesis krizi hakkında günümüze ulaşan her anlatı, Arrianos, Plutarkhos ve Diodoros gibi yazarlarca, olaydan üç ila beş asır sonra, İskender’i Yunanlaştırma operasyonun çoktan tamamlamış bir gelenek haline geldiği koşullar altında kaleme alındı. Olayın çağdaşı hiçbir Makedon kaynağı yoktur. Elimizde kalan, saray içindeki bir statü çatışmasını — Makedon soyluların, imparatorluk ağırlık merkezinin doğuya kaydığını oldukça somut biçimde kaydetmeleri — alıp, “Helen aklının Asya’nın boyun eğişine karşı bir zaferi” olarak yeniden anlatan, geriye dönük bir inşadır. Direniş gerçek olmasına gerçekti. Fakat onun felsefi olarak tanımlanması, asırlar sonra, böyle bir tanımlamaya ihtiyacı olan insanlar tarafından yapıldı.

Aynı tarihten silme işlemi, İskender’in dinsel yaşamının nasıl hatırlandığını da belirlemiştir. MÖ 331’de Siva kehanet merkezinde, Mısır’ın Amon rahipleri onu tanrının oğlu ilan etti. İskender bu ilanı güvenilirlikten yoksun, yerel bir izleyici için sahnelenmiş bir tiyatro olarak değil, ciddi ve sürekli olarak öne çıkaracak şekilde kabul etti. Sonraki yazışmalarında Amon’a babası olarak atıfta bulundu. Amon’un koç boynuzlarını kendi ikonografisine aldı (İslam kültür çevresindeki Zülkarneyn imgesi). Yunan şehir devletlerinden tanrısal statüsünü tanımalarını istediğinde, talep büyük ölçüde küçümsemeyle karşılandı: Spartalıların ünlü yanıtı — İskender tanrı olmak istiyorsa tanrı olabilirdi, bu onların işi değildi — bir hayranlık değil, bir reddiye ve omuz silkmeydi. Bu “onuru” öneren Atinalı saygısızlıktan para cezasına çarptırıldı. İskender Babil’deki Marduk tapınağının restorasyonunu emretti, Babil ayinlerine katıldı ve Keldani astronom-rahiplerine, kendi seyahat planlarını onların tavsiyesiyle değiştirecek kadar ciddiyetle danıştı. Bunların hiçbiri Yunan dinsel pratiğine uygun değildi. İskender’in amacı, Makedonya’nın ya da Atina’nın sunabileceği her şeyden üç bin yıl daha eski Mısır ve Babil teolojik çerçeveleri içinde görünen işlevsel bir meşruiyet inşasıydı. Projesi, çözmeye çalıştığı etnik kategorilerin dışında duran bir meşruiyet kaynağına ihtiyaç duyuyordu ve firavunluğun tanrısal hükümdarlığı bunu tam olarak sağlıyordu.

MÖ 323’te Babil dinsel çadırında bir Afrika tanrısının oğlu ilan edilmiş, Baktriya ve Ahameniş soylularıyla evlilik üzerinden hısım olmuş, hayatının son yıllarını imparatorluğunun simgesel ve idari merkezini Makedon ya da Yunan etnik ayrıcalığının bütün kurumsal işaretlerinden sistematik olarak uzaklaştırıp Doğuya taşımış olarak geçirdi ve orada öldü. Bu projenin tamamlanmasından en çok kaybedecek uğrayacak olanlar Makedonlardı. Bu adamlardan bazılarının ölümünde bir payı olduğunu düşünmek — antik kaynakların da reddetmediği bir olasılık — pek de temelsiz değildir.

İskender Yunan değildi: Homonoia ve bir sentezin yıkımı

Diadokhlar İskender’in inşa ettiğini tersine çevirdi

Sonra ne olduğu, geleneksel hikâyenin yakından bakmamızı en çok gerektiren kısımdır.

İskender’in ardılları (diadokhlar) — Mısır’da Ptolemaios, Doğu’da Selefkos, Makedonya ve Yunanistan’da Antigonos ve Kassandros — homonoia‘yı sürdürmedi. Tek bir kuşak içinde onu parçaladılar. Her biri hanedan kurarak krallık oldu. Her birinde, etnik statüsü bir kez daha açıkça belirlenmiş tabi nüfuslara başkanlık eden Makedon ve Yunan karışımı birer yönetici zümre yeniden oluştu. Ardıl krallıkların yarattığı kültürel etkileşim ne kadar dikkat çekici olursa olsun, bunların hiçbiri İskender’in hedeflediği türde bir kaynaşma meydana getiremedi. Selefkos ve Batlamyus (Ptolemaios) devletleri Yunancayı, tıpkı Abbasi halifeliğinin Arapçayı ya da Babür sarayının Farsçayı kullandığı gibi kullandı: Gerçek etnik bileşimi bambaşka olan bir yönetici sınıfın idare ve prestij dili olarak… Mısır’ı yöneten Batlamyuslar firavunların dinini benimsedi, tapınak kabartmalarında üç bin yıllık ikonografik kurallar kullanılarak tasvirler yapıldı. Yunan olan hiçbir şeyle değiştirme niyetinde değillerdi. Ülkeyi üç bin yıllık bir Mısır kurumu adına yönettiler.

Bu dönem, Alman tarihçi Johann Gustav Droysen’in, 1833 ile 1843 arasında yayımlanan eserlerinde, Helenistik Çağ diye adlandırdığı dönemdir. İşte bu adlandırma eylemi muazzam ve kalıcı bir iş gördü. Droysen, 1830’larda Prusya’da, kendi ülkesine ait milliyetçi projenin etkisi altındaydı ve parçalanmış bir halk ile birleştirici bir uygarlık misyonu arasındaki ilişkinin Alman siyasi düşüncesindeki en önemli kaygı olduğu bir dönemde yazıyordu. İlgisiz bir antikacı değildi; aynı tarihçi daha sonra Prusya siyaseti üzerine çok ciltli bir kitap yazdı ve Büyük İskender ile Büyük Friedrich’i yapısal olarak özdeş figürler olarak ele aldı. İkisini de, kendi başına düzen üretemeyen parçalanmış bir dünyaya üstün bir uygarlığı taşıyan güçlü lider olarak tanımladı. Bu rolün tutması için İskender’in Yunan olması, projesinin “uygarlık yayıcı bir ihracat” olması ve Doğu’nun ışık veren değil, ışık alan edilgen bir alıcı olması gerekiyordu. Homonoia — bir fatihin, fethettiği halka sistematik biçimde evlenmesi, onun aracılığıyla yönetmesi, onunla birlikte tapınması — bu rolün içine yerleştirilemezdi. Bu yüzden kenara bırakıldı. İskender’in ardıllarının (diadokhların) gerçekte yaptığı şey, krallarının on yıl boyunca parçaladığı etnik hiyerarşiyi yeniden kurmak ve sonra da onun misyonunun tersine çevrilmesi değil, tamamlanması olarak yeni bir bağlama oturtuldu.

Terim, onu üreten siyaseti neredeyse iki asır geride bırakarak hayatta kaldı. Emekliye ayrılmaya karşı, kanıtla hiçbir ilgisi olmayan bir nedenle, olağanüstü direnç gösterdi: Onu değiştirmek, klasik filolojinin kurucu ve örgütleyici kavramlarından birinin MÖ 323’ten sonra gerçekte ne olduğunu anlatmak için değil, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa milliyetçiliğine hizmet etmek için inşa edildiğini kabul etmesini gerektirirdi.

İskender Yunan değildi: Homonoia ve bir sentezin yıkımı

Gandara vakası

Bu miras kalan çerçevenin tarihsel kaydı en görünür biçimde çarpıttığı yer, Batı bilim dünyasının Gandara sanatını okuma biçimidir. Çerçeve kenara bırakıldığında medeniyetçi trafiğin gerçek yönünü göstermenin en kolay olduğu yer de burasıdır.

Söz konusu heykeltıraşlık — doğal kıvrımlı giysiler, idealize edilmiş kas yapısı ve Akdeniz heykelciliğinden ödünç alınmış duruşlarla yontulmuş Buda heykelleri — büyük ölçüde MS birinci ile üçüncü yüzyıllar arasına aittir. Bu detay, genellikle kabul edildiğinden daha önemlidir. İskender’in seferi bu bölgenin kıyısına MÖ 327-325’te ulaştı. Onun medeniyetçi mirası olarak gösterilen Yunan-Buda sanatı, üç ila beş asır sonra, Makedon değil Orta Asya kökenli bir hanedan olan Kuşan İmparatorluğu döneminde, İskender’in seferine ait yaşayan hafızadan çok, dönemin Roma uzun menzilli ticaret ağlarının çok daha doğrudan şekillendirdiği bir kültürel ortamda üretildi. Bugünkü Afganistan’da kazı yapılan Begram kenti, bu ortamı olağanüstü bir kesinlikle yakalar: Roma camları, Çin lâklı eşyaları ve Hint fildişileri aynı depolarda birlikte bulundu. Yani burası, birkaç medeniyetin kesişiminde, gerçekten kozmopolit bir ticaret merkezinin kanıtıydı, Asya “karanlığında” tek yönlü bir Yunan “uygarlık ışığı” karakolu değil…

İskender’in fiili varlığından kalan, Yunan-Baktriya ardıl krallıklarının bir dağılımıydı; bunların en iyi belgelenmiş örneği kazılan Ay Hanım (Ay Khanum) kentidir: Bir gymnasion’u, bir tiyatrosu, Yunanca yazıtları olan, Makedon ve Yunan göçmenlerin soyundan gelenler tarafından bir-iki yüzyıl sürdürülen gerçek bir Yunan polis’i. Ama Ay Hanım müzesindeki açıklama levhalarının “İskender’in mirası” diye nitelediği Gandara heykeltıraşlık okulunun olgun biçimini almasından çok önce, MÖ 145 civarında göçebe akınlarıyla yıkıldı. Kronoloji, üzerine inşa edilen iddiayı destekleyemez.

Benimsen giysi şekilleri bir kenara bırakıldığında, Gandara’da üretilenin içeriği de hiçbir anlamda Yunan değildir. Buda figürünün kendisi, özellikle Hint dinsel bir gelişimin ürünüdür: Budizm içindeki, Buda’nın yalnızca simgelerle — bir ayak izi, boş bir taht, bir tekerlekle — temsil edildiği daha eski ikonsuz gelenekten, doğrudan ikonik temsile geçişin kademeli sürecidir bu. Sanat tarihçileri, Gandara okulu ile Hindistan’ın Ganj havzasının kalbinde bulunan ve büyük ölçüde benzer bir zaman çizgisinde kendi ayrı ve büyük ölçüde özgün Buda imgelerini üreten çağdaş Mathura okulu arasındaki ilişkiyi tartışmaya devam etmektedir. Bu tartışmanın nasıl çözüldüğüne bakılmaksızın, altta yatan nokta önemlidir: Buda’nın insan figürü, doğuya ihraç edilmiş ve edilgen bir alıcı uygarlık tarafından benimsenmiş bir Yunan fikri değildi. Hint dinsel düşüncesine içkin bir gelişmeydi. Gandara, bu figürün asla hiçbir noktasında Yunan olmamış bir teoloji ve metafiziğin üzerine giydirilen, Akdeniz dolabından ödünç alınmış bir kostüm olarak, en az iki rakip bölgesel üslup sözlüğünden birini sağladı.

Bu figür bir kez giysisinden soyulduğunda, onun ne olduğu, herhangi bir uygarlık ölçütüne göre, kıvrımlarını üreten daraltılmış sanatsal ödünçlemeyi gölgede bırakır. Felsefesinde Hint, temel metinlerinde Hint, taşıdığı düşüncenin bütün yapısında Hint olan Budizm, sonraki yüzyıllar boyunca bu bölgeden dışa doğru, Orta Asya’ya, MS ilk yüzyıllarda Çin’e, Kore’ye, Japonya’ya, Güneydoğu Asya’ya hareket etti. Daha önce veya sonra herhangi bir tek geleneğin etkileyebildiğinden çok daha büyük bir kitlenin dinsel ve felsefi yaşamını yeniden şekillendirdi. Buda’nın kıyafetlerine Yunan üslup katkısı, küçük, bölgesel olarak özgül, tarihsel olarak kısa ömürlü dekoratif bir mirastı. Budist sanat ise Asya boyunca kendi bağımsız anlayışlarını geliştirdikçe birkaç asır içinde tamamen sindirilip sonra terk edildi. İskender’in askerlerinin bir zamanlar kamp kurduğu kavşaktan dışarı doğru gerçekte yayılan, doğuya hareket eden Yunan uygarlığı değildi. Her yöne hareket eden, bir bölgesel atölyede kısa süreliğine bir Akdeniz kostümü giyip sonra tamamen onu bir kenara atan Hint uygarlığıydı.

Müze levhası, uygarlık akımının yönünü tersinden okur. “Doğuya yayılan Yunan etkisi” dediği şey, ölçek ve sonuç bakımından, her yere yayılan bir Hint dinsel gelenekle ilgili çok daha büyük tarihe iliştirilmiş bir ayrıntı hatasıdır; onunda, onu başlatmış olmakla iki asırdır kendini kutlamış olan Batı’nın bilincine de dahil olarak…

İskender Yunan değildi: Homonoia ve bir sentezin yıkımı

Tersine çevirmenin koruduğu nedir?

Bunların hiçbiri küçük bir dipnot düzeltmesi değildir. Burada başka yerlerde izlenmiş aynı operasyonun farklı bir bağlamda tekrar icra edilmesidir. Doğu’yu edilgen, Batı’yı etkin kaynak olarak gösteren bir çerçeve, bu gereklilik olmadan incelendiğinde ortaya çıkan nedir? Anlatının fetih dediği yerde kaynaşma, ihracat dediği yerde sindirme ve tek bir yöne yayılan Yunan etkisi dediği yerde her yöne yayılan bir Hint uygarlık akımı.

İskender, hayatının son on yılını, daha sonra icat edilen “Helenistik” sözcüğünün çektiği sınırı parçalayarak geçirdi. Kendisi gibi Hocası Aristoteles de Yunan değil, Makedonyalıydı. Uygarlaştırma misyonunun kanıtı olarak en çok gösterilen sanat, ölümünden asırlar sonra, onu hiç işitmemiş insanlar tarafından, Atina’ya hiçbir şey borçlu olmayan bir dinsel geleneğin hizmetinde üretildi. Yunan ile barbar arasındaki sınırı çözmek için en çok çalışan fatih, tam olarak hayatı boyunca karşı çıktığı uygarlaştırma mitosu tarafından, o sınırın üstün tarafının en yüksek bedenlenmesi haline getirildi.

İskender kendini bu tasvirde görse tanıyamazdı. Kanıtlar, bunu sözcüğün en kesin anlamıyla barbarca bulacağını gösteriyor.

İskender Yunan değildi: Homonoia ve bir sentezin yıkımı

Bu makalede, yazarın Avrupamerkezciliğin inşası üzerine daha kapsamlı bir çalışma için geliştirdiği malzemeden yararlanılmıştır. Başvurulan kaynaklar arasında Arrianos, Plutarkhos ve Diodoros Sikulos’un antik anlatıları (kendi geriye dönük önyargılarına karşı okunarak) ve Johann Gustav Droysen’in “Hellenismus” çerçevesinin historiografik eleştirisi bulunmaktadır.

Paylaş
Paylaş: