Bize Ulaşın

     

Stalin diktatör müydü?

Resmen tam tersi gibi görünse de bazen, tüm yönetimi elinde toplayan Komünist Parti’nin ve böylece bütün devletin, tek bir insanın, Josef Stalin’in iradesiyle yönetildiği öne sürülür.

Her şeyden önce Hitler, Mussolini ve diğer modern diktatörlerden farklı olarak Stalin’in vatandaşları üzerinde veya kendisinin de mensubu olduğu Parti’nin üyeleri üzerinde hukuken hiçbir otoriteye sahip olmadığını belirtmek gerekir. ABD Kongresi’nin şu an Başkan Roosevelt’e verdiği veya Amerikan Anayasası’nın dört yıl boyunca başkanlara bahşettiği kapsamlı yetkilere bile sahip değildi. Derece veya makam açısından, Stalin’in SSCB’de ve hatta Komünist Parti’deki görevi en üst düzeyde değildi. Tüm Sovyet Birlikleri Kongresi Merkez Yürütme Komitesi Prezidyum Başkanı da değildi ve hiçbir zaman olmadı. Uzunca bir süre Sverdlov ve şimdi “Sovyetlerin Başkanı” muamelesi gören Kalinin, bu makamın sahipleri oldular. Ne (bir zamanlar Lenin’in olduğu gibi) Federasyon’un başat mensubu Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin (RSFSR) ne de SSCB’nin başkanıydı (parlamenter demokrasilerde başbakanlığa karşılık gelen bu konumda şimdi Molotov bulunuyor). Hatta SSCB’nin ve diğer üye cumhuriyetlerin Halk Komiseri veya kabine üyesi de değildi. 1934’e kadar(1) Emek ve Savunma Komitesi’nin on üyesinden biri olmak dışında (ki o da yalnızca 1930’dan sonra), anayasal mekanizma içerisinde herhangi bir konumda bulunmadı. Komünist Parti’de en yüksek mevki olarak görülebilecek Merkez Komitesi Başkanı değildi. Aslında bu merkez komitenin prezidyumunun başkanlığını da hiç yapmadı. Gerçekte o sadece, maaşını Parti’den alan ve Parti Merkez Komitesi tarafından seçilen bir Genel Sekreter’di ve bu yüzden de en önemli alt komitelerden biri olan Politbüro’nun dokuz üyesinden biriydi.(2)

Eğer Stalin’in bir diktatör olduğuna inanmamız isteniyorsa diktatörlerin tipik davranışlarını gerçekten sergileyip sergilemediğini araştırabiliriz.

Bu noktayla özel olarak ilgilenmiş, ulaşılabilir olan tüm verileri toplamış ve geçen sekiz yılın (1926-1934) deneyimlerinden çıkarılabilecek bütün çıkarımları dikkatle kaydetmiş bulunuyoruz. Parti’nin tek bir insanın iradesiyle yönetildiğini ya da Stalin’in böylesi bir konum iddia edecek veya arzulayacak türde bir insan olduğunu düşünmüyoruz. Bizzat kendisi, samimi bulunsun bulunmasın, bizim olgulardan edindiğimiz izlenimle örtüşür biçimde, böylesi bir şahsi diktatörlüğü açıkça reddetmiştir.

1932 yılında yapılan bir röportajda, dikkatle gözden geçirilmiş ve özgün bir aktarımında röportajcı Emil Ludwig şu soruyu ortaya atar: “Oturduğumuz masanın etrafında on altı sandalye var. Dışarıdan bilindiği kadarıyla SSCB, bir yandan her şeyin birlikler tarafından belirlendiği, öte yandan tüm kararların bireyler tarafından alındığı bir ülke. Gerçekte kararları veren kim?” Stalin’in cevabı anlayışlı ve sarihtir. “Hayır, tek tek bireyler karar veremezler. Tek bir insanın kararları her zaman ya da hemen her zaman tek yanlı kararlardır. Her bir birlikte, her bir kolektif gövdede, fikirleri hesaba katılması gereken insanlar vardır. Üç devrimin tecrübesinden kabaca şunu çıkarıyoruz: Tek bir kişi tarafından alınan ve kolektif bir şekilde sınanıp düzeltilmeyen her yüz karardan doksanı tek yanlıdır. Bizim lider gövdemizde, tüm sovyetlere ve parti örgütlerine rehberlik eden Parti’nin Merkez Komitesi’nde yaklaşık yetmiş üye vardır. Bu Merkez Komite üyeleri arasında ülkenin en iyi sanayi önderleri, en iyi kooperatif önderleri, en iyi dağıtım uzmanları, en iyi askerleri, en iyi propagandacıları ve ajitatörleri, sovyet tarlalarının, kolektif çiftliklerin ve bireysel köylü tarımının en iyi uzmanları, Sovyetler Birliği’nde yer alan milliyetlerin ve ulusal politikanın en iyi uzmanları bulunuyor. Bu yüksek heyette Parti’nin tüm bilgeliği yoğunlaşmıştır. Herkes tecrübesince katkı yapabilir. Eğer aksi olsaydı, kararlar bireyler tarafından alınsaydı, çalışmamızda çok ciddi hatalara düşmemiz gerekirdi. Fakat herkes tek tek kişilerin hatalarını düzeltebildiği ve bu düzeltmelere önem verildiği için az ya da çok doğru kararlara varıyoruz.”

Bizatihi Stalin’in kendisi tarafından verilen bu makul cevap, meseleyi doğru düzleme oturtur. Sovyetler Birliği Komünist Partisi, tüm sovyet kuruluşlarında ortak olarak tarif ettiğimiz örüntüyü kendi örgütlenmesi için benimsemiştir. Bu örüntüde şahsi diktatörlüklere yer yoktur. Bireysel kararlara güvenilmez ve bunlara karşı etraflı önlemler alınır. Kimsenin her zaman için azade veya tetikte olamayacağı önyargı, öfke, kıskançlık, gösteriş gibi hastalıklardan kaynaklanan hatalardan kaçınmak için bireylerin her zaman samimiyetle konuyu tartışan ve kararlardan kendilerini eş derecede sormulu tutan eşit mevkideki meslektaşlarının onayını almak zorunda olmaları, istenen bir durumdur.

Bu çıkarımın sağlamasını, Stalin’in önemli bir olayda sergilediği tutumla ilgili anlatımında bulabiliriz. Stalin aslında sık sık Komünist Parti Merkez Komitesi’nin kararlarını uygulamaktan başka bir şey yapmadığını vurgular. Bu nedenle de Zafer Sarhoşluğu adıyla bilinen önemli makalesini tarif ederken açıkça bu makalenin “Merkez Komite’nin kolektif tarım hareketinde ‘Parti Çizgisinin Bozulmasına Karşı Mücadele’ye dair meşhur kararına” dayanarak yazıldığını söyler. “Bu bağlantı yüzünden”, diye devam eder, “yoldaşlardan, kolektif çiftçilerden, sorularını yanıtlamamı isteyen mektuplar aldım. Özel yazışmalarımda bunları yanıtlamak benim görevimdir. Fakat bu imkansızdır; zira mektupların yarısından çoğunda gönderenin adresi yer almamaktadır (adreslerini göndermeyi unutmuşlardır). Yine de sordukları sorular tüm yoldaşlar için olağanüstü siyasi önemdedir. (...) Bu durum karşısında kendimi yoldaşlara bir açık mektupla, yani basın yoluyla yanıt verme mecburiyetinde hissettim. (...) Bunu her şeyden daha çok isteyerek yaptım çünkü elimde Merkez Komite’nin doğrudan bu amaca yönelik kararı vardı.” İtalya, Macaristan, Almanya ve şimdi (1935) Amerika’nın çağdaş “diktatörlerini” yahut Birleşik Krallık ve Fransa’nın kabinelerinin kararlarını takip eden başbakanlarını bile, bireysel olarak yanıtlayamadıkları mektuplarla nasıl baş etmeleri gerektiğini düşünürken hayal edemeyiz. Fakat Stalin daha da ileri gider. Böylesi bir ortaklaşa kararın gerekçesini verir. Uçsuz bucaksız ülkesinin şu veya bu köşesinde bulunan Parti temsilcilerinin verdikleri bireysel emirlere eşlik eden “gerçek bir tehlike”nin varlığına işaret eder. “Parti’nin Merkez Komitesi”, der, “bu tehlikeyi fark etti ve müdahaleyi ertelemedi. Kolektif tarım hareketi üzerine bir makaleyle, hataya düşen yoldaşlarını uyarması için Stalin’i yönlendirdi. Kimileri Zafer Sarhoşluğu adlı makalesini Stalin’in bireysel inisiyatifi sanıyor. Bu saçmalıktır. Merkez Komitemiz kim olursa olsun böyle meselelerde bireysel inisiyatiflere meydan vermek için bulunmuyor. Bu, Merkez Komite adına yapılmış bir keşif hareketiydi. Ve hataların derinliği ve ciddiyeti ortaya çıktığı zaman Merkez Komite tüm yetkisini kullanarak bu hataları hedef almaktan çekinmedi ve bu amaçla 15 Mart 1930 tarihli meşhur emrini yayınladı.”(3)

Yalın gerçek şudur ki Stalin’in diktatörlüğü altında geçtiği öne sürülen son on yılda SSCB yönetimini incelediğimizde, önemli kararların diktatörlüğün alamet-i farikaları sayılan acelecilik, zamansızlık veya korkusuz bir inatçılıkla alınmadığını görürüz. Tam tersi, Parti sık sık, uzunca bir düşünme sürecinin sonunda ve bazen [kararların] formülasyonuna tereddütün ve belirsizliğin gölgesini düşüren oldukça hararetli ve hırçın tartışmaların sonucunda eyleme geçer. Bunların benimsenmeleri birden çok kez başarı aleyhine bir durum oluştuğunda ertelenmiştir. Acımasız ve inatçı bir şekilde uygulanmak şöyle dursun, icraat çoğu zaman bir öncekiyle çelişen ve hiçbiri tamam ya da nihai olma iddiasında bulunmayan emirlerle yürür. Beş Yıllık Plan ya da kolektif çiftlikleri evrenselleştirme kararı olsun, ağır endüstri ekipmanlarında ve her tür makine yapımında “kendi kendine yeterliliğe” yönelik hummalı çaba ya da “kulakların bir sınıf olarak toptan tasfiyesi” olsun, hiçbirinde tek bir insanın iradesiyle hükmetmeye özgü hiçbir şey görmeyiz. Bilakis bu politikalar hem benimsenme hem de formüle edilme biçimleriyle komite kontrolünün belirgin izlerini taşırlar. SSCB geçen sekiz ya da on yıldır bir diktatörlük altındaysa, başındaki kesinlikle etkisiz bir diktatördü! Ne çabuk ne de zamanında davrandı; uygulamaları tereddüt doluydu ve amansız bir kesinlikten uzaktı.(4) Eğer onu yaptığı eylemlerle yargılayacaksak, Stalin’in bir diktatörün sahip olmaması gereken pek çok kusuru vardı. Kısacası, geçen on yılda SSCB yönetimi kesinlikle komitenin yönetiminden daha iyi değildi. Bizim çıkarımımız bunun gerçekte diktatörlüğün tam zıttı olduğudur. Bu, önceden olduğu gibi şimdi de bütün bir komiteler dizisi yönetimidir.

Bu durum elbette SSCB’yi karakterize eden sonsuz sayıda komitenin liderleri olmadığı anlamına gelmez. Kremlin içindeki ve dışındaki liderler arasında en etkilisinin artık Stalin’in kendisi olduğu da şüphesizdir. Ancak, şu ana kadar emin olduğumuz üzere bu liderlik bir diktatörlük değildir. Moskova’da yaşayan Amerikalı bir yetkilinin Stalin’in yönetimini için sarfettiği şu sözlerini aktarmaktan memnuniyet duyuyoruz: “Size Stalin’in nasıl çalıştığına dair özlü bir örnek vereyim. Onu, benim şikayetimle gündeme gelen bir konu üzerine karar vermek üzere toplanmış küçük bir komiteye başkanlık ederken gördüm. Konuyla ilgili tüm kişileri makamına çağırmıştı. Fakat oraya vardığımızda sadece Stalin’le değil Voroşilov ve Kaganoviç’le de buluştuğumuzu anladım. Stalin, masanın başına değil, formalitenin dışına çıkarak herkesin yüzünü görebileceği bir sandalyeye oturdu. Şikayeti tek cümlede muhattabı olan kişiye şu yalın ve doğrudan soruyla yöneltti: ‘Bunu yapmak neden gerekliydi?”

“Bundan sonra herkesten az konuştu. Birkaç cümle, zorlayıcı olmayan birkaç kelam; soruları bile yanıt talep etmekten ziyade konuşmacının düşüncelerini yönlendiren ifadelerdi. Fakat nasılsa her şey, tüm umutlarımız, bencilliğimiz, çatışmalarımız, birbirimize yaptığımız her şey hızla ortaya döküldü. Yıllardır tanıdığım ve daha yeni tanıştığım adamların karakterleri, daha önce onları gördüğümden çok daha açık ve keskin, fakat önyargısız bir şekilde ayyuka çıktı. Her biri işbirliği yapmak, sorunun çözümü için birbirlerini dikkate almak zorundaydı. Yapmamız gereken işin mahiyeti ve doğrultusu netleşti.”

“Stalin’in karara varmamızda nasıl bir rol oynadığının farkında değildim. Onu daha ziyade meseleleri en kolay şekilde ifade etmede rakipsiz, anlamları daha cümlenin yarısında yakalayan ve hepsini hızla ortaya çıkaran biri olarak görmüştüm. Her şey netleştiği zaman - daha önce veya sonra değil- Stalin diğerlerine döndü ve “Evet?” dedi. Bir sözcükten diğerine, bir ifadeden diğerine derken hepsi bir bütün cümle oluşturdu. Hepimiz aynı anda ve oybirliğiyle karar vermiş gibiydik. Bu Stalin’in yöntemi ve büyüklüğüdür. Durumların, kişilerin ve eğilimlerin en üstün bir çözümleyicisidir. Çözümlemeleriyle pek çok insanın iradelerini üstün bir şekilde birleştirir.”(5)

Stalin’i iş başında, yönetirken izleyenler arasında, hareketlerinin bir diktatörünküyle bağdaşmadığı konusunda bir görüş birliği vardır. Daha ziyade boğuşulması gereken dehşet sorunlarla yüzleşen kurnaz ve tartışmasız yetenekli bir yöneticidir.(6) Sadece kendi bilgisi ve muhakemesiyle zorlukları aşmak için tamamen mükemmel planlara sahip olduğunu hayal edecek denli kibirli biri değildir. Farkında olduğu üzere komite masasının etrafında oturanlardan hiçbirinin elinde böyle bir plan yoktur. Onlara patronluk taslamaya kalkmaz. Hatta onları hiç zorlamaz. Ağırbaşlı bir şekilde sonu gelmeyen tartışmaları dinler, her konuşmacıdan bir şeyler çekip çıkarır, kademe kademe konuyla ilgili tüm değerlendirmeleri birleştirir ve hemen oracıkta, mümkün olan en çok gelecek vaat eden sonucu çıkartır. Toplantının bitiminde veya -tartışmalar sık sıkı bir gün sonraya ertelendiğinden- takip eden bir toplantıda, çalışma arkadaşlarının önüne tüm diğer önerileri ve eleştirileri toparlayan bir plan koyar. Ve sadece kendisine değil, çalışma arkadaşlarına da, uygulanması gereken plan buymuş gibi görünür. Uygulamaya konduğunda her türden öngörülmemiş güçlükler kendilerini gösterir, zira hiçbir plan yetersizliklerden ve kusurlardan azade değildir. Güçlükler yeni tartışmalara ve düzenlemelere yol açar fakat hiçbiri mükemmel değildir. Rejimi ne olursa olsun dünyanın her yerinde yönetim tam da bu şekilde yürümez mi? Geçmiş deneyimlerin tümü ve siyaset bilimi dikkat alınsa bile sonunda “deneme yanılma” yönteminden başka yol olmadığından, “yönetenlerin bitmeyen macerası”, eksik çareler bulmaktan başka bir şey değildir.

Bu noktada şu gözlemi yapmak gerekir: Her ne kadar Stalin anayasada hiçbir şekilde diktatör değilse de, hükmetme yetkisine ve hiçbir diktatörlük hevesine sahip olmasa da Parti’nin ve dolayısıyla hükümetin büyük liderliğinden indirilemez bir konuma geldiği düşünülebilir. Peki niçin? Bu sorunun cevabını yönetici kadronun, kahramana tapınma duygusunu ve Rus halkının şahsi otokratlara yönelik geleneksel saygısını kasıtlı olarak suistimal etmesinde buluyoruz. Bu durum, özellikle ölümünden sonra Lenin’in halk tarafından aziz veya peygamber mertebesine çıkarılmasında görüldü. Önünden geçen milyonlarca işçi ve köylünün farklı amaçlar ve niyetlerle taptığı Moskova Kızıl Meydan’daki kasvetli mermer mozalede uyuyan Lenin, kelimenin tam anlamıyla kutsandı. Lenin’in eserleri “Kutsal Kitap” haline geldi. Tefsir edilebilirdi ama asla karşı çıkılamazdı. Ölümünden sonra yerinin hiçbir zaman doldurulamayacağı konusunda herkes hemfikirdi. Fakat yüz altmış milyonun, önünde saygıyla eğilecekleri bir karakterin ortaya çıkarılması gerekliydi. Yönetici kadro içinde üstü kapalı bir biçimde Stalin’in proletaryanın, Parti’nin ve devletin ulu önderi olarak “parlatılması” anlayışı doğdu.(7) On binlerce portresi ve büstü bu amaçla dört bir yana dağıtıldı ve Marx ve Lenin’inkilerin yanında tüm kamusal alanlarda boy gösterdi. “Yoldaş Stalin”e naifçe -veya bazılarının dediği üzere dalkavukça- halkın büyük önderi olarak gönderme yapmayan bir konuşma veya konferans bulmak zordu. Bu kalpten saygı ve sadakatin sayısız ifadesinden birini göstermek için (beş milyon komsomoldan oluşan) Genç Komünistlerin Leninist Birliği’nin 15. Yıldönümü Kutlaması’ndan Stalin’e gönderilen mesajın bir kısmını aktaralım. “Selamlarımızı iletirken size, Leninist Komsomolların ve ülkenin tüm gençliğinin aklında ve kalbinde taşıdığı öğretmenimiz ve liderimize olan sıcak sevgimizi ve derin saygımızı ifade etmek isteriz. (...) Siz sevgili dostumuz, önderimiz ve liderimize, genç Bolşeviklerin sınıfsız sosyalist toplum mücadelesini sarsılmaz bir kararlılıkla sürdürme sözünü veriyoruz. Teknik ve bilimsel uzmanlık, kolektif çiftlikler ve müreffeh kolektif tarım hayatı için verdiğimiz mücadelede gençliğin yaratıcı enerjisini ve heyecanını körükleyeceğimize söz veriyoruz. Dünya proletarya devrimi için ve insanın insanı sömürmesinin ortadan kaldırılması için korkusuzca mücadele edeceğimize ve Leninist enternasyonalizm bayrağını yukarıda tutacağımıza söz veriyoruz.”

“Biricik Partimizin en adanmış neferleri olmaya devam edeceğimize ant içiyoruz. Proletarya diktatörlüğünü ve sosyalist anavatanın savunusu güçlendireceğimize, askeri tekniklerde mükemmelleşen yüz binlerce örnek savaşçı, keskin nişancı, korkusuz havacı, cesur denizci, tank operatörü ve topçu eri yetiştireceğimize söz veriyoruz. Bolşevizmin şanlı geleneğini canımızdan kanımızdan bir parça haline getireceğimize söz veriyoruz. Komünist Parti’nin evlatları olmanın hakkını vereceğimize söz veriyoruz. Leninist Komsomol, Lenin’in bayrağı altında sosyalizmi kurmakta olan ülkenin gayretkeş gençliğinin sizinle birlikte ve sizin önderliğinizde özgürce yaşayacağı, kavga edeceği, zafer kazanacağı güzel bir geleceği olduğu gerçeğinden gurur duymaktadır.”(8)

Öyle görünüyor ki böylesine bıkıp usanmadan yüceltilen ve hayranlık duyulan bir ulusal lider, kendi iradesine rağmen, sağlığı el verdiği ve bütün yönetimde bir felaket ortaya çıkmadığı müddetçe gerçekten yerinden edilemez. Başlangıçta devleti savaşa sürükleyebileceği sezinlenen Troçki’den daha istikrarlı bir muhakemeye sahip olduğu için seçilen Stalin’in artık, dünyanın her yerinde, başarılarıyla liderliğinin meşruiyetini sağladığı düşünülmektedir. Önce 1925’in çetin sorunlarını aştı, ardından 1930-33 arası köylülerin dikbaşlılığının üstesinden geldi ve sonunda Beş Yıllık Planların birbirini takip eden zaferlerini yaşattı. Onun görevinden alınması veya Troçki ve pek çoğu gibi Parti’den atılması insanlara açıklanamazdı. Dolayısıyla istediği sürece büyük liderlik konumunu sürdürmeye devam edecektir. Öldüğünde veya gönüllü olarak emekli olduğunda ne olacağı sorusu aldatıcıdır. Zira halkın rakipsiz liderliğini kabul eden hiçbir makama sahip olmaması Sovyet Komünizmi’nin eşsiz özelliklerinden biridir. Kişisel nüfuzu ezici bir güce dönüşen Lenin, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Sovnarkom’unun (kabinesinin) başkanıydı (veya başbakanıydı diyebiliriz). Ölümünden sonra yerine önce Rykov daha sonra da Molotov geçti fakat ikisi de liderlik pozisyonuna yükselmedi. Önce Sovyet Milliyetleri Halk Komiseri, ardından İşçiler ve Köylüler Teftiş Komiserliği Başkanı olan Stalin, Parti’nin Genel Sekreteri olarak seçildikten sonra bu görevlerden feragat etti. 1927’den sonra “ilgi odağı” olan hep Stalin’di. Kimse bu göreve seçilen kişinin Stalin’in popülaritesine ulaşıp ulaşamayacağını tahmin edemez. Sovyet Komünizmi’nin tamamen kurulduğu açıklandıktan sonra bir ulusal lider “parlatma” politikasının gerekli görülmeyi sürdürüp sürdürmeyeceğini de. Şu an için diğer baskın kişilikler arasında şu isimler sayılabilir: L. M. Kaganoviç, Komünist Parti’nin Genel Sekreter Yardımcılarından, Moskova Parti Sekreteri ve 1935’ten beri Demiryolları Halk Komiseri; Molotov, SSCB Sovrankom Başkanı; Voroşilov, Savunma Halk Komiseri.

 

(*) “Is Stalin a Dictator?”                                  

Bu metin Sidney ve Beatrice Webb’in ortak yazarları olduğu Soviet Communism: A New Civilization adlı kitaptan alınmış ve Türkçeye çevrilmiştir.

 

Dipnotlar

(1) 1934’te Merkez Yürütme Komitesi başkanlık heyeti üyeliğine seçildi.

(2) Aynı zamanda Üçüncü Enternasyonel’in (Komintern) merkez komitesinde yer alıyordu. Komintern, SSCB Komünist Partisi gibi devlet kuruluşunun resmen dışındaydı.

Son derece eleştirel, hatta hasmane yaşamöykücülerinden birisi onun karakteristik özelliklerini şöyle verir: “Stalin şan şöhret peşinde koşmaz. Gösterişten tiksinir. Halk önünde yapılan gösterilere karşıdır. Büyük bir devletin tüm itibari rütbe nişanlarına göğsünde taşıyor olabilir. Fakat o arkaplanı tercih eder. (...) Lenin pederşahiliğinin [devleti koruyup kollayan baba işlevinde görülmesi –Ç.N.] mükemmel bir mirasçısıdır. Lenin’in başka hiçbir yakını bu karakter donanımına sahip değildi. Stalin ailenin sert babası, cemaatin dogmatik papazıdır. Patrondur, fakat şu farkla: Gücünü böbürlenmek için kullanmaz. Dahası, eğitimli bir patrondur. Genel kanaatlerin aksine Stalin geniş birikime sahip ve iyi okumuş biridir. Kültür yönünden zayıftır fakat bilgiyi adeta emer. Düşmanlarına karşı serttir fakat onlardan öğrenir.” (Isaac Don Levine, Stalin: A Biography [Stalin: Bir Biyografi], 1929, s. 248-249)

Geçen on yıllarda hem Stalin’i hem Moskova’daki sovyet yönetimini gözlemleyen bir Amerikan gazetesi muhabiri yakınlarda şöyle yazmıştır: “Geçen gün birisi söyledi: ‘Stalin üstünde kafası olan bir dağ gibi. Yerinden oynatılamaz. Fakat düşünür.’ Gücü ve nüfuzu şimdi her zaman olduğundan daha fazla ki bu bize çok şey anlatıyor. Parti’yi irade gücü ve soğukkanlılığıyla ateşliyor. Onunla temas halinde olanlar, insanları dinleme ve oldukça zeki olan astlarının önerilerini ve taslaklarını geliştirme yeteneğinden hayranlıkla bahsediyor. Kararlılığının ve bilgeliğinin geçen birkaç yılın mücadelelerinde çok değerli bir yere sahip olduğu su götürmez.

(3) Josef Stalin, Leninizm, cilt ii, s. 294-295.

(4) Stalin’in şahsi diktatörlüğünde kişileştiği iddia edilen mevcut SSCB yönetimine karşı el altından dolaştırılan broşürlere ulaşmak kolay değildir. Son çıkanlardan biri Onsekiz Bolşeviğin Mektubu adını taşır ve hem “sağ” hem “sol” sapmaların diktatörlüğüne karşı birleşik muhalefeti temsil eder. Belli başlı suçlamalar ne politikaların nasıl şekillendiğine ne de bunların bireysel iradeden kaynaklanmasına yöneliktir. Doğrudan politikalara, başarısızlığa uğramış olmaları gerekçesiyle hatalı oldukları iddiası yöneltir. Bu politikalar şunlardır: (a) Komintern faaliyetlerinin boğulması, bu yüzden de bir dünya devriminin ortaya çıkmaması; (b) hatalı Beş Yıllık Plan’ın çapraşık ve sallantılı bir şekilde uygulanması; (c) kolektif çiftliklerin tahripkar başarısızlığı; (d) kulaklara yönelik zayıf yarı-önlemler; (e) siyasetlere kazanılmadıkları için sadece köylü ve entelijansiya içinden değil iç yönetici çevre içinden de düşmanlar yaratılması.

Bu eleştirilerin içerik ve biçim yönünden parlamenter demokrasilerde muhalefetin, başbakanın sürdürdüğü politikalara yönelttiği eleştirilerden hiçbir farkı olmadığı görülecektir. Diktatörlüğe özgü hiçbir emare yoktur.

(5) Anna Louise Strong, Dictatorship and Democracy in the Soviet Union [Sovyetler Birliği’nde Diktatörlük ve Demokrasi], New York, 1934, s. 17.

(6) Mussolini kendi kanuni diktatörlüğünü çok farklı tarif eder. Bir keresinde şöyle demiştir: “Beni, gizemli ve habis etkilerine maruz kaldığım kötücül danışmanlarla çevrili iyi bir diktatör olarak tasvir eden bir söylence var. Fantastik olması bir tarafa, ondan da ziyade aptalca. Kayda değer ölçüde uzun bir tecrübe, benim her türden dış etkiye kapalı bir insan olduğumu gösteriyor. Kararlarım genellikle geceleri olgunluğuna ulaşır -ruhumun ve (pratikte sosyal olmadığı için) daha ziyade çorak özel hayatımın yalnızlığında. İyi diktatörün o ‘kötücül danışmanları’ İtalya’nın her bir köşesinde ne olduğunu öğrenmem için sabahları bana rapor veren beş altı kişiden ibaret. Raporlarını verdikten sonra -ki çok nadir yarım saati aşar, giderler.” (Ion S. Munro, Through Fascism to World Power [Faşizmle Dünya Gücüne], 1935, s. 405)

(7) Troçki, kamusal toplantılarda liderlik onuru bahşedilen zümreden dışlanmasını amaçlayan entrikalar olarak betimlediği olayları ayrıntılarıyla nakleder. Sonra, şöyle devam eder: “Ondan sonra Stalin’e öncelik verilmeye başlandı. Eğer başkan kendisinden ne beklendiğini tahmin edecek kadar zeki değilse, gazetelerde durmadan düzeltilir. (...) Stalin’in kendisini o konuma yükseltmesi [Parti] aygıtın[ın] aleladeliğinin mükemmel bir ifadesiydi.” (Leon Troçki, My Life [Hayatım], 1930, s. 499-501)

(8) Moscow Daily News, 1 Kasım 1993.

Sidney WEBB, Beatrice WEBB
Çeviri: Işıkgün AKFIRAT

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın kasım 2017 sayısında yayımlanmıştır.