Bize Ulaşın

     

"Evrim Kuramı değişmeyecek tek kuramdır"

Biyoloji dersinde evrimin anlatılması, dogmayı ön plana almış bütün idari sistemler ve toplumlar tarafından tehlike olarak nitelendirilir. Evrim’in, karmaşık düşünceyi getirdiği ve insanları dogmadan uzaklaştırdığı için, toplumlarda dogmanın yaygınlaştırılması ve belli siyasal eğilimlerin güçlendirilmesi için eğitimden uzaklaştırılması uygun görülmüştür. Evrim esasında değişimi öğreten bir bilimdir. Değişimin yasalarını verir. Esasında karşı konma sebebi budur.

Prof. Dr. Ali DEMİRSOY

Söyleşi: Harun ÇAKAN – Hazal SARAL

Bilim ve Ütopya: Evrim kuramının çıkarıldığı bir müfredat ile modern biyoloji öğrenimi yapılabilir mi? Bu konunun çıkarılması neye hizmet eder?

Prof. Dr. Ali DEMİRSOY: Son zamanlarda evrim kuramını kabul edenlerin de yaptığı bir hata var; Türkiye’de de çok yaygın kullanılıyor: Evrimsel biyoloji kullanımı. Ortalıkta “evrimsel biyoloji” diye sunum yapan insanlar var. Bu ne anlama geliyor? Evrimsel olmayan biyoloji var anlamına geliyor. Ama biz 200 yıl geriye gitsek dahi, kitaplara baktığımızda evrimsel biyolojiye göre konuların anlatıldığını görüyoruz.  Örneğin insandan başlayıp daha sonra orta kısma tek hücreli canlıyı, ondan sonra da böceği koymuyoruz. Ta evrim kuramının ortaya atıldığı tarihten itibaren siz konuları bir biyoloji kitabında ele aldığınızda, dünyada ortaya çıkış sırasına ve organizasyonun gelişmesine göre anlatıyorsunuz. Bu şu anlama geliyor; bundan 200 yıl önce insanlar bunu görmüşler.  Eğer siz, bir merdivenin birinci basamağından yavaş yavaş ikinci basamağına, üçüncü basamağına çıkmazsanız dördüncü basamakta ne olduğunu anlayamazsınız. Birinci basamaktan başlayarak çıkarsanız, acaba ne oldu, ne zaman başladı, ne zaman bitti, neye hizmet etti; tüm olayları basamakların sırasına göre yukarıya doğru inceleyerek gidersiniz. Dolayısıyla bu kitabı yazanlar da, bizim yazdıklarımız da öyle, merdivenin basamaklarında evrimi anlatıyorlar. Evrimsel biyolojinin dışında bir biyoloji söz konusu olmadığı gibi “evrimsel biyoloji” ifadesi de geçerli bir ifade değildir. Biyolojinin kendisi evrimseldir. Neden? Çünkü biz, örneğin 600 milyon yıl önce bir omurgalı hayvanı göremeyiz, 300 milyon yıl önceye döndüğümüzde kuşu göremeyiz. Bilmem kaç yıl öncesinde de memeliyi göremeyiz. Herkesin ortaya çıktığı ve gittikçe de organizasyon bakımından çeşitlendiği, daha sofistike, daha kurnazca yapılmış sistemlere dönüştüğünü görürüz. Yani, biyoloji bilimini anlamak yalnız evrimle mümkündür. Basamakları çıkmak basit değildir; merdivenin basamaklarını yukarıya doğru çıkmayı öğretirken o kişiye aynı zamanda analitik düşünceyi de öğretirsiniz. Yani her şeyin bir nedeni ve sonucu olduğunu ve kendi içerisinde birbirine silsile olayların meydana gelebileceğini, bir olayın daha önceki bir başka olayla ilintili olabileceğini muhakkak anlatırsınız. Bunu sosyal yaşama uyguladığınızda, bir yerde bir olumsuzluk patlak veriyorsa tutup da onu başka birinin hesabına, yukarıda Tanrı’nın hesabına ya da düşman ülkeye yazmazsınız. Bunun sizin geçmişteki bir hatanızdan kaynaklandığını anlamak gibi önemli bir düşünme yeteneği kazandırırsınız. Bu, dogmatik düşünceye sahip olanların en çok korktuğu şeydir: Neden-sonuç ilişkisi. Merak dediğimiz duyguyu sonuna kadar götürmenin, merdivenin son basamağına kadar çıkmanın engellenmesi lazım. Bunun sonunda o günün siyasilerinin, egemen sınıfının hiç de istemediği sonuçlara götürebilir analitik düşünce tarzı. Bu nedenle biyoloji dersinde evrimin anlatılması, dogmayı ön plana almış bütün idari sistemler ve toplumlar tarafından tehlike olarak nitelendirilir.  Esasında karşı konma sebebi budur. Şunu belirtmek lazım: Biyolojide hiçbir sistem pat diye ortaya çıkmamıştır; muhakkak basitten karmaşığa giden bir süreci vardır, bunların da nedenleri vardır, coğrafi koşullarla ilgilidir. Bunları anlamak için kişinin fiziği, kimyayı, jeolojiyi, astronomiyi ve biyolojiyi ana hatlarla ve iyi bilmesi gerekir. Evrim bunlardan arınmış değildir; hepsiyle iç içedir. Dolayısıyla siz her neyi sorarsanız sorun, en az 13,7 milyar yıl (belki daha da fazla) geriye gidebilen bir zinciri takip etmek zorundasınızdır. Bu da neyi gerektiriyor? Temel bilimlerde bilgi birikimini gerektiriyor. Sizde öyle bir birikim yok ise siz kestirme yolu izlersiniz. Beynin de en sevdiği yol kestirme yoldur, ATP kullanmak istemez. Doğrudan doğruya sonuca gitmek ister. Bu nedenle karmaşık sorular soran insanların yanına gitmek istemeyiz, karmaşık problemleri çözmek istemeyiz. Evrim’in, karmaşık düşünceyi getirdiği ve insanları dogmadan uzaklaştırdığı için, toplumlarda dogmanın yaygınlaştırılması ve belli siyasal eğilimlerin güçlendirilmesi için eğitimden uzaklaştırılması uygun görülmüştür. Evrimin anlatılmama sebebi siyasi bir görüşe dayanır. Bugüne kadar insanların ağzındaki “maymundan geldik” lafı evrimin milyonda biri bile değildir. Evrim esasında değişimi öğreten bir bilimdir. Evrim, yenilenmeyi ve değişimi öğretir. Değişimin yasalarını verir. Dolayısıyla bir toplum, bir fikrin, bir sistemin evrimleşip evrimleşmediğini anlamanın en kolay yolu şudur: A olarak girdiğiniz bir yerden B olarak çıkabilmenin adı evrimdir. Yeni bilgiler, yeni koşullar altında kendinizi ve sisteminizi geliştirip daha iyi uyum sağlayabilecek bir hale dönüşmenizdir. Eğer A olarak girdiğiniz yerden yine A olarak çıkıyorsanız, siz donmuş kalmış, hiçbir dönüşüme ve gelişmeye açık olmayan toplum halindesiniz. Bu dogmatik toplumların en büyük yarası ve çıkmazıdır maalesef. Hala 2000 yıl önceki, bilmem kaç yıl önceki âdeti, geleneği sürdürmeye çalışıyorlar. Hâlbuki şartlar değişmiştir, koşullar değişmiştir, zaman değişmiştir, ihtiyaçlar değişmiştir.  A olarak girdiği yerden B olarak çıkamıyorlar, bu yüzden de ayaklar altına düşüyorlar. Bu sefer de saldırgan bir yapıya sahip oluyor. Evrim kuramı zannedildiği gibi toplumun düzenini bozan, toplumu anarşiye iten bir kuram değildir; tam tersi, yeni koşullara uyum sağlamayı öğretir, uyumlu insan yetiştirmek için gereklidir. Evrim karşıtıysanız yeni koşullar karşısında uyumsuz insan yetiştirirsiniz. Yeni koşullar karşısında çaresiz kalan kişi de silaha sarılır, terörizme sarılır. En büyük tehlike budur. Esasında evrim kuramının öğretilmesi, bütün canlıların süreç içerisinde değiştiğini, her an yeni canlıların ortaya çıktığını, canlıların koşullara göre değişip yenilendiğini, düşüncede ve sosyal yapıda her an mimarisini değiştiren bir evrende hiçbir şeyin sabit kalmadan değiştiğini öğretmektir. Çocuklarımıza öğreteceğimiz şey, yeni ortamlara nasıl uyum sağlayacağımızdır. Bu yüzden sadece evrim kuramı değil; evrim mantığının da öğretilmesi gerekmektedir.  Bu sadece biyolojiyle ilgili değil; evrimi getirdiler biyolojiye soktular. Hayır; tarih de böyledir, sosyoloji ve mantık da böyledir. Coğrafi ilişkiler, ekonomik ilişkiler de hepsi evrim mantığı içerisinde incelenmelidir. Bu, size neden-sonuç ilişkisini verir; böylece geçmişte yaptığınız hatayı bilirsiniz, gelecekte de ona göre hazırlıklı olursunuz. Yaşayarak öğrenme hayvanlara mahsustur; hayvanı koşullandırarak ona bir şeyleri öğretebilirsiniz. Ceza vermeden, o kişiyi sıkıntıya sokmadan öğretme ise insana mahsustur. Evrim ve temel bilimler, doğacak tehlikeleri daha yaşanmadan insana öğretir, önlemleri sunar, seçimi de siyasilere bırakır.

 

Evrim sadece bir kuram mı? Henüz kanıtlanmadı mı ya da gelecekte çürütülebilir mi?

Evrim sadece bir kuram değil. Arabistan ve Afganistan hariç, dünyanın her yerinde, üniversitelerde ve hatta orta öğretimde öğretiliyor. Bakın hatta İran’ın orta öğretiminin %60’ı evrime dayanıyor, Darwin’i anlatıyorlar. Kitapları bende var. O nedenle İran’ın bilimsel çalışmaları bize göre çok daha ileride, o nedenle İran bugün uzaya çıkmaya çalışıyor. Düşünebilen ve değişebilen bir toplum yetiştiriyorlar bu eğitimle. Evrim kuramı dünyada aklı başında ve biraz bilgisi olan herkesin kesinlikle kabul ettiği bir kuraldır. Evrimin, onu diğer kuramlardan ayıran bir özelliği var, bunu da vurgulamamız lazım. New York Bilimler Akademisi, Paris Bilimler Akademisi ve Moskova Bilimler Akademisi şöyle bir not düşüyorlar: Dünyadaki bütün teoriler değişse dahi, evrim kuramı değişmeyecek tek kuramdır. Çünkü evrim kuramı bizzat değişimi inceleyen bir kuramdır. Böylece yeni bulgular karşısında eski bilgileri yeniden değerlendirip değiştirebilme esnekliğine sahiptir. Kimler kabul etmiyor evrim kuramını? Bilimden haberi olmayan, bilimsel yöntemden haberi olmayan kişiler kabul etmiyor. Onları da çok kale almamamız lazım. Önemli olan 100 kişinin bağırması değil; bilen kişinin fikridir. Örneğin Türkiye’de 80 milyon kişi “Ben elektronu görmüyorum, öyleyse elektron yoktur” dese; ancak bir fizikçi de çıkıp elektronun çekirdeğin etrafında dönüş hızını söylese, siz hangisini ciddiye alacaksınız? 80 milyonu mu yoksa bir fizik mühendisini mi? İnsanlar burada ayrım yapamıyorlar; bilmeyle çoğunluğun oylaması arasındaki farkı toplum hala anlamış değil. Televizyonda birçok program yapılıyor; lehte aleyhte hocalar karşı karşıya geliyorlar,  bu esnada izleyicilere de “evrime inanıyor musunuz?” sorusu soruluyor. Örneğin 8 bin kişi aramış, 7 bin kişi evrim olmadığını, bin kişi de evrime inandığını söylüyor. Öyleyse “evrim yoktur” sonucuna varılıyor. Böyle bir mantıkla yola çıkarsanız hiçbir şeyi çözemezsiniz. Size şöyle söyleyeyim, çok ukalaca bir laf ama, Kayseri’den öteye bütün illeri toplayın, benim biyoloji bilgimin yarısını elde edemezsiniz. Biz dört kişi toplanalım, karşımıza da 80 milyonu koyun, biz çok daha iyi anlatırız size her şeyi. Öyleyse 80 milyonun evet veya hayır demesi, doğru veya yanlış olduğu anlamına gelmez ki. En büyük handikaplarımızdan biri: “Toplum kabul etmiyor” demek. Neymiş, toplum %84 oranında evrime inanmıyormuş. İyi de toplumun yüzde bilmem kaçı da dünyanın güneş etrafında döndüğüne de inanmıyor. Çok sesin içinde doğru olan sesi ayıklayıp topluma anlatmaktır bilimin kendisi. Toplumdan avaz avaz yükselen sesi gerçekmiş gibi yansıtmak bir eğitim politikası olamaz. Bu, son derece aptalcadır.

 

Evrim kuramı, canlıların ortaya çıkışı ile ilgili bilimsel kuramlar arasında bir tanesi mi? Başka bilimsel kuramlar var mı?

Başka bir kuram yok. Başka birisi başka bir kuram ortaya atsa dahi bu da evrim kuramı içerisinde incelenmelidir. Evrimin haricinde bir tek dinlerin yaratılış kuramı vardır. Onu ayrı tutmalıyız; onun fizikle, kimyayla, biyolojiyle mantıkla, vs. bir alakası yoktur. Mitolojiyle ilgilidir, tarihsel olarak kültürümüzün bir parçasıdır. Nasıl ki akşamları çocuklara masal okuyorsak, mitolojiyi de o şekilde anlatırız. Yok demiyoruz; ancak gerçek değildir diyoruz. Bir mitolojik olay olduğunu, geçmişte insanların merak duygusunu bastırabilmek için böyle mitler yarattığını söylüyoruz. Onları aşağılamıyoruz, herhangi bir şekilde yadsımıyoruz. Ancak bilime kesinlikle karıştırmıyoruz. Öteki türlü hata ederiz; çünkü yöntemleri farklıdır. Sayılabilir, ölçülebilir, tekrarlanabilir şeylerle konuşalım. Bu, bilimsel yöntemin temelidir. Bunun haricinde hiçbir yöntemin bilimsel değeri yoktur.

 

Akıllı tasarım gibi yaratılışçılığa dayanan görüşlerin bilimsel bir değeri var mı?

Ben çeşitli üniversitelerde akıllı tasarım ve evrimsel tasarım hakkında sunumlar yaptım. İnsanda 9 bin çeşit kalıtsal hastalık var. Bu kalıtsal hastalıklar hepimizde görünmüyor, bazılarımızda görünüyor. Örneğin bir araba almışsınız, tekerleği kırılmış. Olabilir, imalat hatasıdır. Ama siz bir araba düşünün ki hepsinde sorun var, frene bastığınız zaman durmuyor. İnsanda bu şekilde, yüzlerce kalıtsal tasarım hatası var. Bu akıllı tasarım mantığına aykırı; hem insanı en yüce varlık olarak tanımlayacaksınız, bir tarafta da her şeyi bilen bir Tanrı olduğunu söylüyorsunuz ve hem de 9 bin çeşit hastalıktan söz ediyorsunuz. Örneğin prostat, örneğin bebeklerin gazdan ağlaması, örneğin bel kemiğimizde dördüncü ve beşinci omur arasında sık sık yaşanan kaymalar… Tanrı bunları önceden bilmiyor muydu? Akıllı tasarım varsa bunların olmaması lazımdı. Evrim kör saatçidir; o sırada en başarılı olanı seçer ancak gelecek için en iyisini seçtiğini söyleyemiyoruz. Dolayısıyla bir zaman sonra çıkmaz sokağa girer. İnsan, 7.2 milyon yıl önce ilk defa ayağa kalktığı zaman bel kemiğinde dördüncü ve beşinci omur arasına ağırlık oturduğu için, bugün bizim de ağırlık merkezimiz oraya biniyor ve her üç kişiden birinin beli kayıyor. Onu ayağa kaldıran bir yüce varlık varsa bu kusurumuzu bilmiyor muydu? Gözümüzde, kulağımızda da yüzlerce kusur vardır; ancak beynimiz bu kusurların bir kısmını örter ve biz kusursuzmuş gibi görülebiliriz. Ancak ister istemez bir kısmı hayatımızın bir parçası haline gelmiştir, göz ardı edemeyiz. Evrimin bize mirasıdır bir anlamda. Örneğin Taş Devri’nde besinin çok az bulunduğu bir zamanda şekeri enerji olarak kullanan hücre ne kadar hızlı hücrenin içine alırsa o kadar hızlı koşar insan. Yani siz, hücrenin zarında şekeri içeri alacak reseptör sayısını artırırsanız o sürünün içinde en iyi siz koşarsınız. Çünkü enerjiyi en hızlı siz alırsınız, en iyi siz değerlendirirsiniz. Arkadakileri yırtıcılar yer. Siz ise en iyi seçimi yapmışsınızdır. Fakat siz Gaziantep’te baklavacıysanız, yediğiniz şeker o kadar fazladır ki, hücrelerinize Taş Devri’nde insanın aldığı şekerin on misli şeker girer. Bugün her üç kişiden biri şeker hastasıdır. Evrimin başlangıcında uyumlu olan şey daha sonraki değişimlere ayak uyduramadı. Yapabilir miydi? Evet, yapabilirdi. Hiçbir şeker hastasına tedavi uygulamaz, bu hastaları ölüme terk ederseniz bir süre sonra uyumlu canlılar görebilirsiniz.

 

Son dönemde evrim kuramının temel savlarının kutsal kitaplarda yer aldığına dair iddialarda bulunuluyor. Örnek vermek gerekirse dünyanın altı günde yaratılmış olduğuna dair iddia günün bizim bildiğimiz anlamda olmadığını ve çok daha büyük bir zaman dilimini kapsayabileceğini söylüyor. Bu çabalara ilişkin yorumunuz nedir?

İnsanı insan yapan iki özellik vardır: Empati ve merak. Bu iki özellik insandan başka hiçbir canlıda bulunmaz. Nasıl çıktığına dair çeşitli görüşler var ama biz onu şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Merak duygusu öyle bir duygu ki her şeyin neden ve sonucunu şu ya da bu nedenle öğrenme dürtüsü. Daha önce bütün canlılarda kalıtsal materyalini gelecek kuşaklara aktarmak gibi bir dürtü var. İnsanoğlu bu dürtünün de etkisinde kalarak geninin burada sonlanmaması gerektiğini, muhakkak devam etmesi bu sebeple de öteki dünyanın olması gerektiğini düşünüyor. Merakı ve kuşkuları gereği düşünüyor. Bildiğimiz 200 tane dini, 5000’e yakın tanrıyı yaratıyor. Her birinin bir öbür dünyası var, kendine ait tanrıları var. İnsan böylece kısmen rahatlıyor. Bu neden var? Öbür tarafta genini devam ettirme dürtüsüne bağlı olarak var. Yok olmayı göze alamıyor canlı. Biyolojik yapımız gereği böyle bir şey dürtüyor. Dünyanın 3 bölgesinde kuraklık nedeniyle toplanan insanlar (Amerika, Uzakdoğu-Pencap ve Mezopotamya-Nil Nehri) ilk defa semavi dinleri, inançları, uhrevi yapılar, ruhban sınıfları vs. ortaya çıkıyor. Burada çok önemli bir şey daha çıkıyor: İlk defa tarım kültürü de ortaya çıkıyor. Kurak bir bölgede ne zaman yağmur yağacak, tohumları ne zaman ekeceksiniz, tohumlar ne zaman ıslanacak, kuraklık ne zaman olacak gibi klimatolojik verileri elde edebileceğiniz bir saatiniz yok. Bu sebeple dağ başına Ziggurat dediğimiz üstü açık dört tarafı duvarla çevirili, üstünde yıldızları ve Ay’ı incelediğimiz gözlemevi yapılıyor. Esasında Kâbe de bir Ziggurat, gözlemevi. Üstü açıktır ilk yapıldığında onun da. Orada düşen güneş ışınlarının gölgesinin hareketinden dolayı çizgiler çiziliyor, çizgiler belli bir noktaya geldiğinde yağmur yağacak, tufan olacak, kış geliyor vs. anlaşılıyor. Buradaki gölgelere göre siz mevsimi, yağış ve yağmurları tahmin edebiliyorsunuz ve bu da size büyük bir avantaj sağlıyor. Bu arada siz bir şey daha yapıyorsunuz: Korkularınız var, kaderinizi ve geleceğinizi kimse bilmiyor bu sebeple her şeyi yıldızlara bağlıyorsunuz. Buradan astroloji doğuyor. Orada beş tane gezegen bulunuyor, Ay ve Güneş ekleniyor. Ve deniyor ki evren 7 katlıdır. Hafta yedi gün yapılıyor, 7 kere yerin dibine giresin deniliyor, biri öldüğü vakit yedinci gün yemek veriliyor vs. Her şeyi buraya bağlıyoruz ve rahatlıyoruz bir yandan da; bunun geçmişte merakımızı gidermek için bir mitolojik değeri var. Ancak biz bugün biliyoruz ki gezegenlerin sayısı bir şeyle alakalı değil. Ama bir kez oraya saplanmışız işte. Biz bilimsel ahlak açısından en eski bilgiye atıf yaparız. Örneğin siz Ali Demirsoy’un kitabından alıntı yaparsanız ve Demirsoy da o bilgiyi örneğin Hans Stumpfeldt’ten almış ise, “Ali Demirsoy’a göre x kişisinden” şeklinde atıf yapmanız gerekir. Bugün Mezopotamya mitolojisini incelediğimizde, kutsal kitaplarda gördüğümüz bütün bilgileri buralarda görürüz. Neden atıf yapmıyoruz? Bizim kitaplarımızda yer alan evrimle ilgili kuramlar doğrudan doğruya Tevrat’tan alınmış bilgilerdir. Tevrat da -özellikle Eski Ahit kısmı- büyük ölçüde Mezopotamya mitolojisine dayanır. Yani, bütün bunları değerlendirebilmemiz için ilk olarak Mezopotamya mitolojisini okumamız gerekir, ardından Tevrat’ı, İncil’i ve Kuran’ı koymamız gerekir. Bunu yaptığımız vakit aralarında çok yakın bir ilinti olduğunu görürüz. Ben bu konuları saygıyla ve çok büyük bir zevkle anlatırım, çok da iyi bildiğimi düşünürüm. O gün öyleydi; adam ne yapsın? Saygıyla karşılıyorum ben. Ancak bugün hâlâ o günkü mitolojide ısrar etmenin açıklanabilir tarafı yoktur. İşte gerici körü körüne, bütün verilere rağmen eski berbere tıraş olandır, yobazdır.

 

Evrim düşüncesi olmaksızın doğa olayları ve biyolojik olgular ve çeşitlilik anlaşılabilir mi? Bilimsel araştırmalar yapılabilir mi?

Evrim kuramını içselleştirmeyen, bilmeyen bir adamın günlük yaşamında doğru ve sistematik düşündüğüne, doğruyu bulabileceğine inanmıyorum açıkçası. Bir kişiye eğitimde 18 yaşına kadar dogma ile ilgili hiçbir bilgi verilmemesi lazım. Evrimsel mantık ve analitik düşünce verilmelidir. Bu şu anlama geliyor: Evrimsel mantık ve analitik düşünce, olası bütün şartları ve olanakları gözden geçirip o koşullarda en iyisini bulmaktır. Ancak dogma ise, sizden önce yazılmış bir reçetenin uygulanmasıdır. Başka hiçbir şey araştırmanıza gerek yoktur. Aynı şekilde devam eden, aynı şeyleri yapan adamlar aynı sonuçlara ulaşır. Sonuçta hangi toplum ki karşı-evrim bataklığına saplanmıştır, o toplumun geleceği yoktur. Sonu ya terörizmle ya da kanlı iç savaşlarla biter. Kimsenin kimseye saygısı olmaz, kimse geleceği tahmin edemez. Herhangi bir soruna da çare bulamaz çünkü nedenini araştırma iradesini gösteremez.

 

Günümüzde evrim kuramının pratikte uygulama alanları var mı? (Tıp, ziraat vs.)

Eğer siz yukarıdan aşağıya bütün türlerin ayrı ayrı indirildiğini varsaymış iseniz yeni bir şey aramanız gerekmez. Çünkü ona karar veren siz değilsinizdir; yukarıda, sizin üzerinizde bir doğaüstü güç vardır. Ama siz bir defa bu dünyada oluşmuş olan, plastik yapısı olan, yani çeşitlenebilir, değişebilir yapıya sahip, evrim dediğimiz, kalıtım dediğimiz hamurun çeşitli koşullar içerisinde şekillendirilebileceğine inanmışsanız, bunun yapay koşullar altında da yapılabileceğine inanmışsanız o zaman işe koyulursunuz. İşte gördüğümüz GDO’lar, bütün bu meyve ağaçları… Eğer biz evrim kuramını kabul etmemiş olsaydık sadece fındık büyüklüğündeki elmayı, “laktuka” dediğimiz otu yiyor olacaktık. Ancak değişebiliyor olduğuna inandığımız anda, götürdük ultraviyole ışınların altında yıkıp değiştirdik, yüksek ışın verdik, daha sulu elma, daha büyük portakal yedik. Örneğin o laktuka dediğimiz bitkiden lahana yaptık, marul yaptık. Turpgillerden bildiğimiz bütün sebze takımını yaptık. Bunlar oysa doğada sadece birer ottu. Kimse de sormuyor: Geçmişte çok değer verdiğimiz din büyüklerimiz neden fasülye, domates, salatalık, patates, portakal, patlıcan yemediler? Bu kadar canlılığın verildiği yerde neden birkaç tane meyveyle idare ettiler? Bu arada ben bir ülke için çok üzülüyorum: Türkiye. Çünkü tarım bitkilerinin %20’sinin %30’unun gen merkezinin Anadolu olduğu söyleniyor. Örneğin mercimeğin, nohutun, bademin, buğdayın, arpanın, kirazın, vs. Aldılar kirazı götürdüler, Napolyon kirazı olarak geldi. Süs bitkilerinin büyük bir kısmının (%10-15) da bu topraklar olduğu söyleniyor. Çok basit yöntemlerle uğraşabilirdik bunlarla. Bakın, 200 yıl önce Hollanda laleyi götürdü; neredeyse 70 yılda bizim ihracatımız kadar laleden geliri vardı. Oynadılar; 600-700 çeşit laleye çevirdiler bundan. Anadolu’dan gelenin değişebilir olduğunu anladılar. Neden? Çünkü en önemli evrimciler Hollanda’dandı. Hem bize inanılmaz güzel laleler sundular hem para kazandılar. Siz ne yaptınız? Siz hala eski berbere tıraş oluyorsunuz. Bu kafayla daha çok tıraş olursunuz.

Niye bu kadar çok üzerine gidiliyor evrim kuramının? Bilir bilmez herkes konuşuyor. Çünkü evrim kuramı uygarlaşma için en önemli bilim dallarından biridir. Çok kişi şunu söylüyor: Sen tekrar eskiye dönüp aynısını yapabilir misin? Hayır, evrimde geriye dönüşte aynı şeyi bulma şansınız son derece düşüktür. Diyelim ki Ankara Fen Fakültesi olarak yola çıktık; içimizde mavi gözlüler var, siyah gözlüler var. Gözümüz kapalı daldık; birimiz Doğu’ya, birimiz Batı’ya doğru yıllarca gittik. Yukarı gittik, aşağı gittik, bir yol ayrımı daha geldi ayrıldık. 100 milyon yıl boyunca böyle sürekli her 200 metrede, 300 metrede bir yol ayrımına geldik, oradan hep başka yönlere gittik. Bakıyorsunuz ki o ilk canlı Tibet’e gitmiş, arı olmuş. Avustralya’ya gitmiş kanguru olmuş. Amerika’da çıngıraklı yılan olmuş. Bana evrimi tekrarlayıp tekrarlayamayacağım sorulduğunda, tekrarlarım derim. Ancak şöyle tekrarlarım: Ben gözüm bağlı olarak yol ayrımına geldiğim zaman eski yolu tesadüfen bulabilmeliyim. Her yol ayrımında iki seçenek var: Ya o yöne gidecekseniz ya bu yöne. Bu durumda şansım ½’nin yüzüncü kuvvetidir. Yani, 2’nin arkasına 100 tane 0 koyup bölerseniz, ancak o şansla bir daha aynı yolu bulabilirsiniz. Yani, bulamazsınız. Bu doğrudan doğruya evrim mekanizmasının işleyişidir. Yani, kutsal bir tarafı yoktur. Ne yaparsanız yapın bu olasılık hep karşınızdadır. Hep diyorum ki mucize bunun böyle olmasıdır. Ne olmalıydı mucize olması için? Kimse bilemedi bunun cevabını bugüne kadar. Diyorlar ki “İki tane gözümüz var, ne güzel.” Diyorum ki onlara, kaç gözümüz olmalıydı? Buna cevap yok. Arkada bir gözüm daha olsaydı iki misli daha başarılı olurdum; neden olmadı? Cevap yok.

Bir soru daha gelir genelde: Örneğin Bir bakterinin flagellumu, yani kamçısı var. Döndürüyor, bunun altında bir kutu var, “kara kutu” deniyor. Darwin de şaşırmış buna, nasıl dönüyor diye. Darwin’i cehaletle suçluyorlar bu yüzden. Hâlbuki onu suçlayanlar cahil; çünkü Darwin geni, kromozomu, mayozu, mitozu, stogenezi bilmiyor. Ondan öncekiler de hiçbir şey bilmiyor ona bakarsanız. Bana diyorlar ki, sen kara kutuyu çözdün mü? Yok, hayır, çözemedim. Dünyada yaklaşık 100 milyona yakın canlı var. Bilmem ne hayvanının gözünü biliyor musun? Evrim bildiğim için tahmin edebilirim ama birebir bilemem. Hep deniyor işte, kara kutuyu çözemediler. Bana verirsiniz 30 milyon dolar, laboratuvarı açarım, bilim adamlarını toplarım. Böylece öğrenmek istediğinizi, evrende gerekli olan her şeyi size açıklayabilirim. Ancak her şeyin bir bedeli vardır. Evrim bedel ödenmeden öğrenilemez. Ticari değeri olmadığı için kimse o parayı yatırmıyor ama ben size kara kutunun gizemini çözerim. Mars’ı mı merak ediyorsunuz? Verirsiniz 200 milyon dolar, bilim adamlarını toplarım 15 yıl içinde Mars’a giderim. Hiç çalışmadan zengin, okumadan bilgin, gezmeden gezgin olanlar dindarlardır. Alın teriyle kazanıp bir şey elde edebilenler ise evrimcilerdir.
 

Değerli hocam, söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim, Bilim ve Ütopya ailesine çalışmalarında başarılar dilerim.

Bu söyleşi Bilim ve Ütopya'nın Nisan 2017 sayısında yayımlanmıştır.