Bize Ulaşın

     

Mithat Paşa ve anayasacılık anlayışı

Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılı, Sayın İlber Ortaylı’nın çok sevdiğim deyimiyle “en uzun yüzyılı”dır. Bu dönem içinde olanlar hâlâ hepimizce meçhul.

Mithat Paşa’nın adını binalarımıza, yollarımıza, gemilerimize ve stadyumlarımıza koyuyoruz; ama hakkında yazılanlar küçük bir masanın ancak dörtte birini doldurur, bunların bir kısmı da ancak broşür niteliğindedir. Eğer Bulgaristan’a gitmiş olanlarınız varsa görmüşlerdir; bu büyük adam hakkında oralarda, daha çok yazı yazılmıştır. Bizde de daha çok çalışmaya ve araştırmaya ihtiyaç vardır ve zannederim ki bunu yapmanın zamanı geçiyor.

Ben bir anayasacıyım. Mithat Paşa’nın en önemli yönü bence anayasacılığıdır. 1876 Anayasası’na özellikle Batı’da “Mithat Paşa Anayasası” deniyor. Ben burada onun Anayasası’ndan değil - ona değineceğim- ama anayasacılık anlayışından bahsetmek istiyorum. Bunu da I. Meşrutiyet’in havası, iklimi ve yarattığı ortamın içinde ele almak lazım. Mithat Paşa iki bakımdan ele alınabilir. Birincisi, dış hava bakımından, Batı-Osmanlı diyalogu içinde… 19. yüzyılda tarihçilerin dedikleri gibi sermayeden, ihtirastan patlayan bir Batı, Osmanlı İmparatorluğu üzerine çullanmaktadır. Bunun üzerinde fazla duramıyorum maalesef. İkincisi iç meseleler. Osmanlı İmparatorluğu içinde Anayasa isteyen, kuvvetle isteyen, olmazsa ihtilal yaparız diyen bir kitle yok; fakat bir bürokrasi yetişmiş. Asker, sivil bir şeyler istiyorlar. Anayasa istiyorlar. Niçin istiyorlar? Bir Anayasa niçin yapılır? Anayasa, Mithat Paşa’nın deyimi ile belirli müesseseleri kurmak, padişaha yetkilerini bildirmek, bu yetkileri sınırlamak, sorumsuz olmadığını saptamak yani değişen padişahlar karşısında değişmeyen bir takım kuralların olduğunu saptamaktır. Padişahlar gelecek, isimleri ayrı olacak, şahsiyetleri ayrı olacak fakat karşılarında kurallar bulunacak ve ona göre hizmet edecekler.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bir kısım insana bu fikir niçin gelmiştir? Toplumun içinden bir grup insan geleneklerle padişaha lüzumundan fazla yetki verildiğini, bunun sınırlandırılmasının gerektiğini ve bu çıkışın durdurulmasının ancak bir Anayasa ile olabileceğini söylüyorlar.

Mithat Paşa Times gazetesine verdiği beyanatta bir Anayasa yapıldığı an evvela Osmanlı İmparatorluğu içinde bir birliğin vücuda geleceğini, sonra da Batı’ya karşı kuvvetli olunacağını söylüyor. Bana öyle gelir ki, Mithat Paşa Osmanlı ittihatçıları içinde yalnız devletin kurtarılmasını değil, aynı zamanda toplumu da göz önüne alarak bir kalkınma sorununu ele almış büyük devlet adamlarından birisidir ve bunun için büyük adamdır. Büyük adamla, politikacı arasında şu fark vardır. Churchill der ki, “Politikacı gelecek seçimi düşünür; ama devlet adamı gelecek nesli düşünür”. Mithat Paşa bunun için hayatını vermiştir, trajedisi de buradan geliyor.

Anayasa hakkında ayrıntılara girmiyorum. Bu Anayasa yapılırken kurulan komisyona birçok projeler verildi. Bu projelerin bir kısmı İstanbul’da Başbakanlık Arşivi’ndedir. Bunların arasında Mithat Paşa’nın Kanun-i Cedit adını verdiği projesi de vardır. İlk defa ve tek olarak fikir hürriyetine yer veren bu projedir. Bunun dışında da başka ve çok ayrıntılı projeler vardır.

Aslında Mithat Paşa muvaffak olmuş bir Anayasacı değildir. Onun başarısı çok daha başka yönlerden gelir. Mithat Paşa’nın Abdülhamid ile pazarlık sonucu elde ettiği bu Anayasa, sakat doğmuş bir Anayasadır. Zaten 1909’da çok büyük bir kısmı değiştirildi ve İmparatorluğun siyasal rejimi de değişti. Onun için 1909 değişikliğine yeni bir Anayasa demek bile mümkün oluyor.

Bu Anayasa’da bir tek seçilmiş organ vardır; o da Meclis-i Mebusan. Bu Meclis- i Mebusan her şeyi yapamaz. Mebuslar muayyen vazifeleri ne ise o doğrultuda teklifte bulunabilirler. Bunu da Anayasa tespit etmez. Onun içindir ki, bu teklif önce sadrazama gidecek, izin verilecek ondan sonra da Meclis’e gidecektir. Meclis’te konuşulduktan sonra 4–5 yerden daha geçecektir. Tabii en son padişahın tasdikinden geçecektir. Böyle bir mebusan fevkalade sakat bir mebusandır. Anayasa’nın ilk büyük kusuru burada ortaya çıkıyor.

İkinci büyük kusuru kamu hürriyetleri kısmındadır. Bir kere Anayasa iki hürriyeti, toplanma ve dernek kurma hürriyetini katiyen tanımamıştır. Bütün mutlak hükümdarlar ve müstebitler bu iki hürriyetten korkarlar.

Bir  üçüncü  mesele  113. maddedir.

113. madde fevkalade kötü bir maddedir.

Şunu da söyleyeyim ki, bir Anayasa çıkacağı zaman bu Anayasa nereden alınmıştır diye örnekler araştırırız. O zaman Sait Paşa da bundan çok bahseder. Sait Paşa Fransız Anayasası’nı tercüme etmiştir. Bu bir Cumhuriyet Anayasası’dır. O Anayasa’da her “Cumhurbaşkanı” konulan yere o, “zât-ı şahane” koymuştur. Böylece bir yenilik getirmek istemiştir. Bu Anayasa böyle bir iklim içinde ve büyük tartışmalar sonunda çıkmıştır.

Tanzimat’tan beri görülen bir mesele vardır. Bir kere 1839’dan yani Tanzimat’tan I. Meşrutiyet’e birdenbire atlanmamıştır. Arada 1868 Şûra-yı Devlet’i vardır. Bu Şûra-yı Devlet, bizim bildiğimiz bugünkü Danıştay değildi. Batılı tarihçiler buna “ilkel bir parlamento” derler. 28’i Müslim, 13’ü gayri-Müslim 41 üyeden oluşuyor. Bu üyeler danışmacı olarak fikirlerini belirtiyorlar. Vilayetlerin ıslahat isteklerini İstanbul’a bildirmek için gönder 

dikleri temsilciler Anadolu’dan büyük merasimlerle uğurlanıyorlar. Bu arada hakikaten bir parlamento havası esmeye başladı. Derken bu Şûra-yı Devlet Şûra- yı Evvel oldu, sadece padişahın adamlarından oluşan bir heyet haline getirildi. Demek ki, Tanzimat’tan sonra bu ilkel parlamentoyu görüyoruz ve başında da Mithat Paşa var. Ondan sonra I. Meşrutiyet’e geliniyor. Önemli olan noktalardan biri bu müesseseleşmeyi tamamen başaramamış olmasıdır.

Bu arada İstanbul basınında fevkalade çoğulcu bir hava esmektedir. O kadar güzel yazılar çıkar ki, bütün bunlar insanları yavaş yavaş bir meclise götürür ve I. Jön Türkler’in açtığı bir yol birdenbire yeniden ele alınır, bu sefer Namık Kemal ve Ziya Paşa ikinci planda kalırlar ve Mithat Paşa lider olarak Abdülhamid’in karşısına çıkar.

Pascal, “Kleopatra’nın burnu biraz daha uzun olsaydı Sezar ve dünyanın tarihi değişecekti; çünkü Sezar böyle bir 

çirkin kadına âşık olmayacaktır” der. Eğer 3 ay 3 gün süren V. Murat’ın saltanatı devam edebilseydi, başka bir şeyler olabilirdi. Abdülhamid’in tarih sahnesine çıkması her şeyi alabora etmeye yetti. O zamanın İngiltere Büyükelçisi Sir Henry Elliot “Artık her kahvede Anayasa konuşuluyor ve Anayasa beklenir hale geldi” diyor. Demek ki, bir yerlilik var bunda. Doğrudan doğruya bir yabancı tazyikiyle ortaya çıkmış ve yapılmış bir şey değil. Ama yabancılar gene kötü gözle bakıyorlar duruma. Bir Fransız tarihçisi, “Bunlar ikide bir ıslahat fermanı çıkarır, artık bu Türk sahtekârlıklarına inancımız kalmadı” diyor. İşte Anayasa’nın çıkacağı zaman vaziyet buydu.

Anayasa yapıldıktan sonra Safet Paşa bunu bütün elçiliklere şöyle bildirir: “Bu hiçbir surette bir dış baskının eseri değildir, yerli ve geleneklerimize uygun bir kanundur. Bunu bulunduğunuz memleketlere böyle bildiriniz”.

Şimdi biraz evvel bahsedilen Meclis-i Mebusan’dan bahsetmek istiyorum. Bu Meclis-i Mebusan nasıl bir Meclis-i Mebusan’dı? Sakattı dedim. Zaten aslında güvenoyu, güvensizlik oyu veya ret olmayan bir hükümeti düşünemiyorum. Ama

İbrahim Ethem Paşa kabinesini istifaya mecbur edebilmiştir. Benim kanımca bizim kamu hukukunda, devlet hukukunda, siyaset hukukunda iki büyük kanundan bahsetmek lazım. Herhangi bir müesseseye gereğinden az yetki verirseniz, onu, çeşitli yollardan almaya gider. Eğer o müesseseye daha fazla yetki verirseniz onu kullanmaz. Onun içindir ki, bu meclis yavaş yavaş ben halkın temsilcisiyim bilincine vardı. Bu bilinç insanların hatıralarında çok büyük yer etmiştir.

Şimdi size kişisel bir anımı anlatacağım. Bir gün Ruslar Karadeniz’de Mersin isimli bir gemimizi batırıyorlar. Astarcılar Kethüdası, sanıyorum Mebus Ahmet Efendi “Nedir bu, vapurumuz gitti, şu kadar askerimiz gitti” diyor, Bahriye Nazırı Rauf Paşa çıkıyor, “Vapur eskiydi zaten” diyor. Bunun üzerine mebus “Ben vapurun eski olup olmadığını değil, bayrağımızın şerefini soruyorum”, diyor. Böyle bir şey yok. Gemi olayı ve bir diyalog var; ama bu şekilde geçmemiş; fakat kuşaktan kuşağa, insandan insana bir yumak haline gelmiştir. İşte 1908’de Meclis artık önüne geçilmez olacaktır. Bu memleketin Başvekillerinden Rauf Orbay’la konuşurken bana “Bir meclis nedir? Neler yapabilir? Gerekirse bir padişah karşısında neler yapabilir? Biz bunu belleklerimizde saklayarak öğrendik ve Meşrutiyet’e geldik” dedi. Meclis demek oluyordu bu.

Biraz evvel sizlere Osmanlı İmparatorluğu’nda Anayasa yapılmazsa bir ihtilal olmazdı dedim. Ama Anayasa bekleniyordu. Anayasa’yı kabul eden Hatt-ı Hümayun okunduğu gün Sirkeci vapur iskelesinden Bab-ı Âli’ ye kadar yağmurlu bir gün olmasına rağmen çok büyük bir kalabalık toplanmış. O da, kendilerine fazla bir şey getirmeyeceğini bilmedikleri içindi.

Bir toplum, insanına, kendi kendini aşma olanağını vermese, bir takım toplum sorunlarını değerlendirme olanakları vermese o toplumdan fazla bir şey beklememek lazımdır. O zaman o toplumda, küçük zümreler, hatta şahıslar hareket edebilir; o toplum adına onlar konuşur. Oysa gelişmiş toplumlarda, mutlak surette bir büyük kitlenin yaygın bir şekilde kendi kendini ıslah edebilmesi, kendi sorunlarını düşünebilme ve gerçekleştirme imkânlarına kavuşabilmesi, yeteneklerine sahip olması lazımdır. Bu da çok zor bir meseledir. Osmanlı İmparatorluğu’nda bu yoktur. Abdülhamid rejiminde hiç yoktur. Eğer seçimden korkuluyorsa, Osmanlı İmparatorluğu devam edemez diye; o Osmanlı İmparatorluğu zaten yoktur. O bakımdan bir toplumda mutlak surette insanın kendi kendini aşabilme, içinde yaşadığı şartları daha iyiye götürebilme bilincine sahip olması lazımdır. Abdülhamid rejiminin istibdat adını alması, işte bundan. Okullar açabilirsiniz; ama insanları memur olarak, sadık kadı olarak yetiştirmek yerine, kendi toplumlarını ıslah edebilme kabiliyetlerini kazanmaları için çalışabilirseniz, o zaman bir hedefe varmış olursunuz.

Abdülhamid rejiminin en kötü tarafı, insanlarını ve gençlerini kendi kendilerini, yarınlarını düşünemeyecek, inşa edemeyecek bir vaziyete sokmasıdır. Bir suçlamaya gitmiyorum. Artık geçmiş ve hepsi tarihe mal olmuş şeyler bunlar. Fakat bir gerçeği saptamak için söylüyorum. Jön Türkler böyle bir istek ve düşünce içindeydiler. Jön Türklerden Hasan Amca “Doğmayan Hürriyet” adlı kitabında “Az bilgi, çok kinle, ben de Jön Türk akımına katıldım” der.

Şimdi bütün bunlardan ufak bir sonuç çıkartalım: Bütün bu gelişmenin içinde Mithat Paşa’nın rolü nedir? Bu Anayasa’dan çok şeyler ummuştur. Biz Türklerde bir Anayasa tutkusu vardır; Anayasa sorunları her zaman gündemdedir. Tek parti döneminde bile gündemdeydi. Bu Anayasa tutkusu ki, ben ona aynı zamanda “Anayasa romantizmi” diyorum, Mithat Paşa’yı da çok fazla beklenti içine sokmuştur. Bir Anayasa şüphesiz ki, muazzam bir müessesedir; ama bir memleketi ne cennete çevirir, ne de cehenneme. Anayasa büyük bir kanun, karizma yaratan bir kanundur; o kadar. Fakat Anayasa’dan ne verebilirse, onu beklemek gerekir. Mithat Paşa bunu yapmadı, yapamadı, belki de yapamazdı. Çünkü o her şeyden evvel bir an önce bu çıksın, ona göre radikal ıslahatımı yaparım diye düşünen bir insandı. Fakat büyük tehlikeleri göremedi. Büyük tehlikeler kapının arkasındaydı. Abdülhamid’in yanından ayrılırken bunların hepsi başına gelebilirdi. Ama o büyük bir şey yaptı, bir daha kapanmayacak bir kapı açtı. Ve o kapı işte bizi buraya getirdi.

 

* Bu yazı, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın 8–10 Mayıs 1984 tarihleri arasında Edirne’de gerçekleştirilen “Uluslararası Midhat Paşa Semineri”nde sunduğu bildiriden derlenmiştir.