Bize Ulaşın

     

Marx'ın vatanı

Marx, işçi devriminin 19. yüzyıl koşullarında gelişmiş kapitalist ülkelerde olacağını saptamıştı. Üretim ilişkilerinin toplumsal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri çelişiyordu. Üretim büyük işletmelerde toplu olarak yapılıyor, fakat artı değer, yani kâr özel sermaye sahibinin oluyordu. İşçi ücretlerinin ve diğer emekçi gelirlerinin belirlediği talebin kısıtlı olması, üretilen malların bir kısmının elde kalmasına, yani bir üretim fazlasına yol açıyordu. Sistemin krizini derinleştiren olgu buydu. Bu çelişmeyi özel mülkiyet, rekabet ve kâr sistemi içinde çözme olanağı yoktu. Kriz, kaçınılmaz olarak sosyalist devrimlere yol açacaktı. Devrim, ülkenin işçi sınıfı ile burjuvazisi arasındaki sınıf mücadelesinin ürünü olacaktı. Ancak işçi sınıfının tek ülkede burjuvaziyi alt etme olanağı yoktu. Bu nedenle devrim, bütün Avrupa kıtası işçi sınıflarının uluslararası birliğini ve dayanışmasını gerektiriyordu.

İşçilerin vatanı

Marx ve Engels'in enternasyonalizmi, Bilimsel Sosyalizmin düşmanları ve yüzeysel “Marksistler” tarafından milletin ve vatanın inkârı olarak yorumlanmıştır. Manifesto'daki ünlü “İşçilerin vatanı yoktur” cümlesi bu amaçla kullanıldı. Oysa o cümlenin arkasından gelen cümleler, Manifesto'nun işçi sınıfının millet ve vatanla ilişkisini açıklar. Manifesto'nun Işık Soner tarafından yapılan doğru çevirisinde o bölüm şöyledir:

“İşçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şey alınamaz. Proletarya, her şeyden önce siyasal hâkimiyeti fethetmek, ulusal sınıf durumuna yükselmek, kendisi ulusu oluşturmak zorunda olduğundan zaten ulusaldır; ama kesinlikle sözcüğün burjuva anlamında değil.”

Görüldüğü gibi, Komünist Partisi Manifestosu'nda işçi sınıfının millileşerek bütün milletin hâkim sınıfı haline geleceği belirtiliyordu. Kapitalist bir ülkede vatan, bütün mülkü ve sermayesiyle burjuvazinindir. Emekçiler, ancak millî bir sınıf olma sürecinde siyasal hâkimiyeti fethedebilirler. Zaten bu sürecin sonunda vatan artık burjuvazinin değil, emekçilerindir.

İşçi sınıfı da, kendisiyle birlikte bütün toplumu kurtarmak zorunda olduğu için, millî sınıf durumuna yükselir ve en sonunda emekçilerden oluşan milleti meydana getirir. Üretim araçlarının burjuvazinin mülkiyetinden kurtarılıp millete kazandırıldığı bu süreçte, işçi sınıfının kendisi milletin önderi olur. Başka deyişle işçi sınıfı millileşerek ve milletleşerek iktidara gelebilirdi. Millî olmak, işçi sınıfı için iktidar olmakla sımsıkı bağlantılıdır.

İşçi sınıfının millî bağımsızlık davası

Marx ve Engels, 19. yüzyıl Avrupa'sında demokratik devrimler ile sosyalist devrimleri iç içe yaşadılar. Nitekim 1848 yılında yazdıkları Manifesto'da Almanya'nın “burjuva devriminin arifesinde” olduğunu saptarlar. (3) 1871 yılında ise Almanya'nın burjuvazi önderliğinde birleşmesini desteklediler.

Manifesto'ya göre, bağımsızlık, burjuvazi için “en hafif deyimiyle önemsizdir.” Ama işçi sınıfı için, sömürü ve baskıdan kurtulmanın ön şartıdır. O nedenle, Marx ve Engels, 1848'den 1893'e kadar, Manifesto basımlarına yazdıkları önsözlerde, Polonya'nın, Almanya'nın, İtalya'nın, Macaristan'ın bağımsızlık ve vatanı birleştirme mücadelesini Avrupa devrimlerinin merkezine yerleştirdiler.

Onlara göre millî boyunduruk, öncelikle kırılması gereken boyunduruktu. “Millî bağımsızlık olmadan”, bırakalım işçi sınıfının hâkimiyetini, o zaman demokratik devrimi ifade eden “burjuvazinin hâkimiyeti dahi hiçbir ülkede mümkün değildi.” O nedenle bağımsızlık devrimleri, “sosyalist devrimin yolunu açıyor, temelini hazırlıyordu.”

İşçi sınıfının “uluslararası birliği” için de, “Avrupa'da tek tek her milletin birlik ve bağımsızlığının yeniden sağlanması” ön şarttı. “Milletlerin ortak hedeflere yönelik barışçı ve mantıklı işbirliğinin yolu, bağımsızlıktan geçiyordu. Marx ve Engels önemle vurguladılar: Enternasyonalizm, bağımsız ve özgür milletlerle olur.

Dr. Doğu PERİNÇEK

Yazının tamamı Bilim ve Ütopya'nın mayıs 2018 sayısında!