Bize Ulaşın

     

Lozan zafer mi hezimet mi?

Prof. Dr. Sina AKŞİN

Söyleşi: Hazal SARAL - Orçun GÖKTÜRK

 

Lozan son süreçte siyasi bir hamle olarak gündeme geldi; kamuoyu Musul konusunda hazırlandı. Ancak ideolojik olarak sık sık tartışmaya açılan bir konu Lozan. Lozan’a ilişkin uydurulan efsanelerin arkasındaki niyet ne? Lozan neden gericilerin hedefinde?

Doğal bir şey onların saldırması. Atatürk devrimlerine karşı oldukları için görevleri zaten karşı çıkmak, beğenmemek, hatta yerin dibine batırmak. İşte Kadir Mısıroğlu örneğin; hezimet olarak değerlendiriyor. Bir sürü de kitabı var; Lozan zafer mi hezimet mi diye. Kadir Mısıroğlu Hakikaten pek tuhaftır; fes giyiyor falan.

 

Lozan’a saldıranların Sevr’in bir hezimet olmadığı konusunda hemfikir olduklarını görüyoruz. Neden Lozan’a düşmanlık ederken Sevr’e sahip çıkıyorlar?

Akıl dışı bir inat. Sevr’in berbat bir şey olduğu, iki kere iki dört eder gibi bir gerçek. Sevr korkunç bir şey. Benim bir makalem var; Haluk Ülman armağanında çıktı. O yazımda ufak bir araştırma yaptım; yazarlar, bilim adamları Sevr’i nasıl değerlendiriyor. Hepsi bunun çok ağır bir antlaşma olduğunu kabul ediyor.

1. Dünya Savaşı’na son veren birtakım antlaşmalar yapılıyor. Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’la çeşitli barış antlaşmaları imzalanıyor. Ağır antlaşmalar bunlar; bilhassa Almanya’yla yapılan Versailles Antlaşması’nın ağırlığı yüzünden 2. Dünya Savaşı’nın çıktığı da genel kabul gören görüşlerden biridir. Sevr ise ağır değil, yok edici. İdam fermanı sözü boşuna söylenmemiş. Sevr uygulansaydı Anadolu’da Türklük herhalde kalmayacaktı; çünkü topraklara el koymakla kalmıyorlar, karikatür gibi bir devlet çıkıyor ortaya. Maliyesi tamamen dış kontrole bağlı. Maliye Komisyonu diye bir komisyon var; bir İngiliz, bir Fransız, bir de İtalyan üyeden oluşuyor. Bütçeyi onlar yapıyor, vergi kanunlarını onlar yapıyor, uygulamalara onlar nezaret ediyor. Osmanlı maliyesi yok yani.

 

Duyun-u Umumiye’de oluşturulmak istenen altyapının çok daha fazlası diyebilir miyiz?

Duyun-u Umumiye bir kısım vergi gelirinin borç ödemeye özgülenmesi olayı sadece. Tabii, büyük bir müdahale. Bir ülkenin iç işlerine büyük bir müdahale ama Sevr’de maliye kalmıyor ortada. Maliye tamamen yabancıların eline geçiyor. “Küçük bir Osmanlı devleti ama iyi bir maliye politikasıyla kendini toparlardı falan” deseniz, öyle bir umut da yok. Ordusu yok ayrıca. 50.700 kişilik bir silahlı kuvvet kalıyor. Jandarma yani. Oradaki “700”, saray muhafızı. Her şeyi hesap etmişler yani. Jandarma düzeyinde bir kuvvet bırakmışlar. Deniz kuvveti sahil güvenlikten ibaret. Öte yandan subayların belli bir kısmı, yabancı subay olacak. Hatta Harp Okulu’nu da kapatıyorlar sanırım. Şimdikilerin yaptığı gibi.

 

Yani Sevr ve Lozan; bu iki anlaşma tarihsel olarak birbirinin karşısında mı konumlanmıştır?

Tabii ki. Akla kara gibi. Geceyle gündüz gibi.

 

Medeni Hukuk’u Lozan’da verilen tavizlere bağlamalarının nedeni laikliğe yönelik hınçları mı? Neden Lozan’ı Batı’nın bize kurduğu komplonun parçası olarak görüyorlar? Batı, Lozan’la bizi "özümüzden" koparmak mı istedi?

Medeni Kanun’u kabul etmemiz büyük bir hamledir. Olumlu bir hamledir. Medeni Kanun’un kabulüyle birlikte, 1926’da, Şeriat yürürlükten kalkıyor. Bu da İslamiyet’i Ortaçağ kamburundan kurtarıyor. Şeriat, Ortaçağ ürünü bir hukuk sistemi; içinde kölelik var, dayak var, el kesme var, taşlayarak öldürme var. Tipik Ortaçağ işi. Ayrıca Hz. Muhammed’in zamanında da çıkmış falan değil, 200 yıl sonra çıkıyor Şeriat. İslamiyet’in çıkışı ve yayılması 7. Yüzyıl; Şeriat’ın oluşması 9. Yüzyıl. Yani, ilk doğuşundaki orijinal İslamiyet falan değil. Sonradan sistemleştirilmiş. Kadının yarım insan sayılması var Şeriat’ta. Miras’ta yarım insan sayılıyor örneğin ya da mahkemede iki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına denk düşüyor. Kadının adeta matematiksel değerini ortaya koyuyor. Öte yandan dört kadınla evlenme var; %25’e düşüyor kadının durumu. Ortaçağ düşüncesinde kadınların ahirete gidip gitmeyeceği, kadınların ruhu olup olmadığı bile tartışmalı.

Medeni Kanun çıkınca ise Şeriat bir anda yürürlükten kalkıyor. Şeriat’ın yürürlükten kalkması demek, İslamiyet’in Ortaçağ kamburundan kurtulması demek. Yani modern insanların da benimseyebileceği bir din haline geliyor İslam. İslamiyet’e yapılmış bir hizmettir bu.

 

Gericilerin sık sık başvurduğu iddialardan biri de şu: Lozan Antlaşması 24 Temmuz’da imzalandı; ancak Batılı devletlerin parlamentoları antlaşmayı onamak için uzun bir süre beklediler. Türkiye 3 Mart 1924’te hilafeti kaldırdı, İngiltere 6 Mart’ta Lordlar Kamarası’nda onay sürecini başlattı. Buna bakarak, İngiltere’nin Lozan Antlaşması’nı hilafetin kaldırılması şartıyla onayladığını, hatta Ankara’nın hilafeti kaldırmayı Lozan’da gizlice taahhüt ettiğini iddia edenler var. Bu yorumları doğrulayan bir bilgi, belge mevcut mu?

Laik bir hukuk herkese, Hıristiyanlara, Yahudilere uygulanabilir. Ancak İslam dini ve Şeriat yalnız Müslümanlar içindir. Hıristiyanların, Yahudilerin, herkesin kendi dini var, kendine uyguluyor. İşte Ortaçağ sistemi bu; herkesin hukuku kendine. Herkesin kendi mahkemesi var. Örneğin Osmanlı’da miras meseleleri, evlilik, vs. dine göre, yabancı yargıçlar tarafından görülüyor. Bunun ortadan kaldırılabilmesi için laik bir hukuka ihtiyaç duyuluyor. Lozan’da “Biz laik bir hukuk uygulayacağız. Her milletin ayrı mahkemesi olmaz, bundan sonra tek mahkeme olacak” denmiştir muhakkak. “Biz laik bir sistem getireceğiz” dendiği zaman başka mahkemelere de izin verilmeyeceği anlaşılır. Yani, hukuk sisteminin bağımsızlığı, Türk hukukunun Müslümana, Hıristiyana, Yahudiye, herkese uygulanacağı anlaşılır.

Ancak gizli bir antlaşma falan yoktur, olduysa açıktan konuşulmuştur bu. Yazılı bir antlaşma falan olduğunu zannetmiyorum; olsa duyardık. Türk heyeti laik bir hukukun güvencesini vermiştir ve bunun hiçbir sakıncası yoktur. Laik, ulusal hukuk sistemi bir ilerlemedir. Herkesin kendi hukukunu uyguladığı sistem Ortaçağ, belki de İlkçağ’dan kalma bir usuldür.

Bunlar, böyle abuk subuk uyduruyorlar. Nasıl olsa gericiliğin müşterisi çok, Ortaçağ insanı çok. Ben onlara “homo ahretikus” diyorum. “Homo ahretikus” kendi adamı ne söylerse inanıyor. Yok efendim, Neil Armstrong aya ayak bastığında ezan sesi duymuş. Buna bile ciddi ciddi inanıyor. Örneğin Konya İsyanı sırasında, bizim “homo ahretikus”a “Yunan ordusu Halife’nin ordusudur” diyorlar, buna inanıyor. Böylece Kuvayı Milliyecileri, Türk askerini öldürmekle bir hizmet gördüğünü zannediyor. Tıpkı 15 Temmuz’daki Fethullahçılar gibi. Onlar da kendinden olmayanı öldürmeye, Müslüman saymamaya hazır. İlla kendinden olacak, öteki türlü kafir.

 

Lozan’a bir saldırı da “aceleci davrandığımız” iddiasıyla geliyor. O dönemde Mustafa Kemal’in iç sorunları çözmek ve devrimlere hız vermek istediği biliniyor. Bu yüzden de barış antlaşmasının bir an önce imzalanmasını istiyor. Örneğin Şevket Süreyya Aydemir “ihtiraslı sabırsızlık” olarak tanımlıyor bunu. Doğru mu hocam, biz Lozan’ı aceleye mi getirdik?

Neresi acele? 8 ay sürmüş! Bu bir rekor. 2.5 ay tartışıyorlar, “Ee, yeter artık” diyor İngilizler. Lord Curzon, “Bu fazla uzadı” diyor ve bir paket hazırlayıp İsmet Paşa’ya veriyor. İsmet Paşa kabul etmeyince Lord Curzon, “Ben falanca gün, falanca saatte trenime binip gidiyorum” diyor. Ve gidiyor da. Konferans kesiliyor. Ondan sonra 2.5 ay boyunca perde arkasından kulisler yapılıyor. Ardından tekrar oturuyorlar, bu sefer de üç ay sürüyor. Neresi acele bunun! Bu tür konferanslar için uzunluk bakımından rekor denilebilir.

 

Muhafazakar kesim “Lozan’daki hezimet”in sorumlusu olarak İsmet Paşa’yı hedef alıyor. İsmet Paşa toydu, diplomaside tecrübesizdi, karşısında Avrupa’nın deneyimli diplomatları vardı; o yüzden Lozan’da çok fazla taviz verdik diyorlar. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu doğru değil. İsmet İnönü subay tabii; ancak bu meselelerde tecrübeli. Bulgarlarla görüşmeler yapıyor örneğin. Komutanlık düzeyine gelmiş subaylar siyaset de yapmak zorundadır. İcabında bir ateşkes yapmak için gidip pazarlık edecek, antlaşmaya varacak, vs. Kabinelerde de bakanların o işin uzmanı olma şartı hiç yok. Adam mimar örneğin; eğitim bakanı oluyor. Ya da ressam, ulaştırma bakanı oluyor. O düzeyde uzmanlık diye bir şey yok. İlla diplomat olacak diye bir şey yok.

 

Lozan’a Osmanlı’nın deneyimli diplomatlarnın götürülmemesi de eleştiriliyor. Osmanlı’nın diplomat kadrosunda yetenekli, başarılı diplomatlar vardı; bunların tecrübelerinden faydalanabilir ve daha az taviz verebilirdik deniliyor. Bu diplomatların Lozan’da Ankara hükümetini temsilen bulunması mümkün müydü? Bunu iddia etmek gerçekçi mi?

Bir kere, diplomatın pazarlık ederken davasına inanmış olması lazım. Bâb-ı Âli’nin diplomatları Misak-ı Milli’ye, Büyük Millet Meclisi’ne inanmış olmadığı için iyi bir pazarlık yapamazlardı. Dedik ya, bu iş pazarlık işi. İsmet Paşa inanmış bir adam. Arkasında da Mustafa Kemal var; zaten o yönetiyor görüşmeleri, sürekli temas halindeler. İnönü’nün gevşek davranma olanağı yok, Ankara’dan idare ediliyor.

 

Lozan’da Kıbrıs, Musul, Halep ve adaların kaybedildiği ya da bu yerlere ilişkin aleyhimize olan uygulamaların kabul edildiği söyleniyor. Doğru mu?

Bu tür konferanslar aslında pazarlıktır. Kesintilerle birlikte 8 ay sürmüş Lozan; kesintiler sırasında da pazarlıklar devam etmiş. Aslında ev veya otomobil satmaktan çok da farklı değil. Otomobilinizi satacaksınız, gazeteye ilan veriyorsunuz, 10 bin lira istiyorsunuz. Satın alacak kişi geliyor, 8 bin lira teklif ediyor. En sonunda, al takke ver külâh, 9 bine razı oluyorsunuz. Bu bir antlaşma nihayetinde. Fakat her zaman bunun dedikodusu olur. Örneğin adam kahveye gider, arabayı satıp satmadığı, kaça sattığı sorulur. 9 bine sattığı söylenince “Falanca 11 bine sattı, falanca 12 bine sattı” gibi tepkiler alır. Hep “ucuza gitti” iddiası olur. Balıkçılıkta da “kaçan balık büyük olur” derler. Kaçmıştır ama nihayetinde!

 

Kaçan balıklardan en büyüğü de Musul sanırım. O günlerde meclisteki muhalefet, Musul meselesinin ileride bir Kürt sorunu yaratacağını söylüyor.“Musul’u verdiğiniz gün hudut Erzurum’dur” deniliyor. Musul konusunda daha ısrarcı davranamaz mıydık?

Musul konusunda antlaşma olmadı Lozan’da. Mesele, Milletler Cemiyeti’ne bırakıldı halledilmek üzere. Misak-ı Milli önemli; ancak sadece bizim için bağlayıcı. Karşı taraf sana Musul’u vermiyorsa vermiyor. Misak-ı Milli onu ilgilendirmez. Pazarlığı ona göre yaparsınız.

 

12 Ada da geçtiğimiz günlerde gündeme gelen konulardan. Biz Lozan’da mı verdik adaları hocam?

12 Ada bizim değildi ki Lozan’da. Lozan Antlaşması 1. Dünya Savaşı’nı sona erdiren bir barış antlaşmasıdır. 1914’te savaş başladığında Adalar elimizde değildi. 12 Ada’yı o zamanki Osmanlı hükümeti İtalya’ya vermişti. Balkan Savaşı sonunda da diğer adaları kaybettik. Fakat Lozan’da üç ada geri alındı. Gericiler bunu hiç söylemezler örneğin. Kafaları çalışmıyor çünkü. Bakın mesela Fetöcülere; koca general, Yargıtay yargıcı falan üç paralık adamdan emir alıyor. Bu emir doğru mudur, yanlış mıdır, hiç tartışmıyor. Onun için bu, onların kuvvetli tarafı. Ne söylerlerse söylesinler; nasıl olsa müşterileri, “homo ahretikus”lar hemen inanıyor ve yaymaya çalışıyor sağda solda.

 

O günün koşullarını göz önüne almadan, bugünün bakış açısıyla yöneltilen bu bilim dışı iddialar nereye oturuyor?

Olguları çarpıtıyorlar. Tıpkı Neil Armstrong’un aya çıktığında ezan sesi duyduğunu iddia etmeleri gibi. Zaten bu martavalları söyleyenler “Bizim müşteriler nasıl olsa inanır” diyerek sallayabildikleri kadar sallıyorlar.

 

Lozan hakkında tüm bu hurafeler, bilim dışı iddialar bize tarih yazımı hakkında ne söylüyor hocam? Siz bir tarihçi olarak tarih yazımının nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz? İdeoloji tarihçiliğin neresinde?

Her tarihçinin ideolojisi vardır. “Benim ideolojim yok” diyen adam yalan söylüyordur. İdeolojisi olmadığını söylemek de bir ideolojidir. Meşhur İngiliz tarihçisi E.H. Carr’ın Tarih Nedir? (What is History?) diye bir kitabı var. Başkaları da buna işaret etmiştir; ancak o, tarihçinin ideolojik bir yaratık olduğunu kabul ediyor. Ama yine de bilimsel tarih diye bir şey var. Nedir bilimsel tarih? Belgelerle yazılan tarih. Faşist bir tarihçiyi ele alalım; faşist görüşleri savunuyor. Bu kişi, işine gelmeyen belgelerle, faşizme aykırı, onu zayıf düşüren belgelerle de hesaplaşmak durumundadır. Tabii, onları genellikle kabul etmez, o belgelerin gösterdiği şeyleri sulandırmaya çalışır. Bilimsel tarihçinin, işine gelmeyen belgeleri ve olguları da hesaba katması gerekir.

 

Lozan’a saldıranlarda şöyle bir yaklaşım var: Olayları dönemsel şartlardan izole ediyorlar. Sanki Osmanlı’dan çok güçlü bir diplomasi geleneği geliyormuş, sanki Osmanlı son dönemlerinde o devletlerin karşısına çıkarken Batı’ya kafa tutuyormuş gibi Lozan’da o “dik duruş”u göremiyorlar ve eleştirileri de genellikle bundan kaynaklanıyor. Ne dersiniz?

Osmanlı yarı sömürge bir ülke; İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve Avusturya-Macaristan devletlerinin yarı sömürgesi konumunda. Ancak Osmanlı’nın şöyle bir şansı var; bu altı büyük devlet aynı zamanda birbirleriyle tepişiyorlar. İşte o tepişmelerden yararlanarak bazı ufak tefek kazançlar elde edilebiliyor. Ancak bu devletler söz birliği ettikleri zaman, Osmanlı, ne deniyorsa yapmak durumunda, Allah’ın emri gibi. Zavallı Osmanlı. 1838 Balta Limanı antlaşmasından itibaren yarı sömürge durumunda. Daha önce ne kadar bağımsızdı, tartışılır tabii. Napolyon Savaşları’ndan sonra Viyana Kongresi toplanıyor ve Avrupa’nın birliği sağlanıyor. Concert of Europe (Avrupa uyumu) olduktan sonra hele, Osmanlı mahkûmdu. Hasta adam ilan edilmişti. Çar Nikola İngiliz elçisine diyor ki, “Elimizde bir hasta adam var, onunla ne yapacağımızı kararlaştırmamız lazım.” Aralarında müthiş bir çelişme var bu devletlerin. Örneğin Kudüs’te, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yere büyük bir kilise yapılmış. O kilisenin çeşitli koridorları, farklı mezhepler tarafından paylaşılmış. Bir koridor Rum Ortodoksların papazı tarafından temizleniyor örneğin. Ya da Hz. İsa’nın göğe yükseldiği noktada bir yıldız var, bu yıldızı kim parlatacak? Başkası bu işi yapmaya kalkışınca savaş çıkıyor. Kırım Savaşı’nın derin anlaşmazlık konuları var tabii; ancak Kudüs’teki bu kilise meselesi savaşa vesile oluyor.

 

Son olarak, Türkiye Lozan’a yönelik bu saldırılarla nasıl mücadele etmeli? Sizin bir tarihçi olarak Türk milletine sunduğunuz çözüm ne?

Bunun çözümü Türkiye’nin aydınlanmasıdır. “Homo ahretikus”un her martavalı benimsemesi canımızı sıkıyor. İnsanlar birey olmalıdır, kendi kafasıyla düşünmelidir. Emir almamalı, köle olmamalıdır. Mahmut Esat Bozkurt’un meşhur bir lafı var; “Kimsenin köle olma özgürlüğü yoktur” diyor. “Ben köleliği seçtim”, “ben türbanı seçtim”; yoktur böyle bir özgürlük. Bunlar hep köleliğin sonucudur zaten. Aydınlanma çok önemli.

 

Bu söyleşi Bilim ve Ütopya’nın Kasım 2016 sayısında yayımlanmıştır.