Bize Ulaşın

     

Materyalist Lenin ve emperyalizm

"Bizim doktrinimiz bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur.(1) Biz, Marx’ın ya da marksistlerin, sosyalizm yolunu bütün yönleriyle tanıdığını savunmuyoruz. Bu, saçmadır. Biz, bu yolun yönünü tanıyoruz. Hangi toplumsal güçlerin oraya götürdüklerini biliyoruz. Ama, somut olarak, pratik olarak, ne olduğunu, işe koyuldukları zaman milyonlarca insanın deneyimi bunu gösterecektir.(2)"

Emperyalizmin getirdiği yarılma
Lenin’in kapitalizmin en yüksek aşaması olarak nitelediği emperyalizm, 19. yüzyılın sonundan itibaren genel olarak dünya siyasetinde, 1. Dünya Savaşı’ndan itibaren de özel olarak Marksist siyasette yarılmaya ve ayrışmaya neden oldu. Peki emperyalizmin karakteristik özelliği neydi? Lenin’e kulak verelim:

“Emperyalizm nedir?(...)

Tüm sorun, sermayenin dev boyutlara ulaşmış olduğu gerçeğinde düğümlenmektedir. Bir avuç büyük kapitalistin kuruluşları (karteller, işveren sendikaları, tröstler) milyarları işletiyorlar ve bütün dünyayı aralarında paylaşıyorlar. Dünya baştan aşağı paylaşılmış durumdadır. Savaşa yol açan şey, en güçlü iki multi-milyonerler grubunun, Anglo-Fransız ve Alman gruplarının dünyayı yeniden paylaşmak için çatışmaları oldu.

Anglo-Fransız kapitalistleri grubu, önce Almanya’yı soymak, onu (zaten hemen hemen hepsi ele geçirilmiş olan) sömürgelerinden yoksun bırakmak ve sonra da Türkiye’yi soymak istiyor.

Alman kapitalistleri grubu, Türkiye’yi kendisi ele geçirmek ve sömürgelerinin kaybını, (Belçika, Sırbistan, Romanya gibi) küçük komşu devletleri ele geçirerek gidermek istiyor.”(3)

Marksist harekette yarılma
Kasım 1912’de Basel’de toplanan II. Enternasyonal Kongresi şu bildiriyi kabul etti:

“Hükümetler şunu iyi bilsinler ki, Avrupa’nın bugünkü durumu ve işçilerin ruh hali karşısında, hangi nitelikte olursa olsun bir savaş kendileri için de tehlikeli olacaktır. Fransız-Alman savaşının Komün’ün devrimci patlamasına sebep olduğunu, Rus-Japon savaşının da Rus halkının devrimci güçlerini harekete geçirdiğini unutmamaları gerekir.”(4)

Ancak dünya savaşının başlamasıyla sadece hükümetler değil, II. Enternasyonal’in sağ kanadını oluşturun “sosyalistler” de tarihsel dersleri unutmuşlardı. Savaşta “anayurt savunması” sloganıyla kendi emperyalistlerini destekleyen II. Enternasyonal revizyonistleri, Lenin’in adlandırmasıyla “lafta sosyalist fiiliyatta emperyalist, sosyal-emperyalist” olan “sosyalistler”, ezilen milletlerin karşısında, tekelci sermayenin yanında konumlandılar. Sömürgelerden ve yarı-sömürgelerden elde edilen kârlar ve emperyalist ülkelerin işçi sınıfının bu kârdan pay alması Engels’in deyişiyle “burjuva proletarya”yı meydana getirdi. Sosyalist partilerin sosyal emperyalist partilere dönüşmesinin maddi temeli bu gerçeklikti. Emperyalizm ezen ülkelerin işçi sınıflarını sadece maddi araçlarla değil, manevi-ideolojik bir kuşatmayla da kendisine bağlıyordu. Sosyal emperyalistler konumlanışlarını haklı çıkarmak için, emperyalistlerin ezilen dünyaya uygarlık taşıdığını, kapitalizmi geliştirdiğini ortaya attılar. Ezilen milletlere yönelik ırkçı, oryantalist ve aşağılayıcı bakış emperyalist milletlerin belirgin özelliklerindendi. Doğunun durağanlık ve değişmezlik içinde olduğu, dış müdahale olmadan ilerleyemeyeceği tezleri milli demokratik devrimlerle yerle bir oldu.

Emperyalist teorik sefalete yanıt, doğu emekçilerinin pratiğinden geldi.

Lenin yeni durumu teorileştiriyor
Lenin, revizyonistlere karşı “Emperyalizm çağında sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin milli savaşları”nın “sadece muhtemel değil, aynı zamanda kaçınılmaz”(5) olduğunu, “Emperyalizm çağında milli savaşlar”ın “Avrupa’da dahi imkânsız sayılamayacağı”nı(6), “emperyalizme karşı mücadelenin (...) devrimin canalıcı bir sorunu olduğunu”(7) söylemişti. Lenin, “bizim çağımızın olaylar zincirini Rusya, İran, Türkiye ve Çin’deki devrimlerin oluşturduğunu”, “ve bu olaylar zincirinde, (...), bağımsızlığa ve bütünlüğe sahip milli devletler kurma eğilimlerinin belirdiğini görmemek için kör olmak gerektiğini” ifade etmişti.(8) Lenin, emperyalizm konusunda o kadar titizdi ki Petrog rad’da yayınlanmasını istediği bir okul atlasına konulması için “Pavloviç yoldaş”a “çok gereklidir” notunun düşüldüğü bir mektup göndermişti.(9)

1905 Rus, 1908 Türk, 1909 İran ve 1911 Çin devrimleri ve yaklaşan emperyalist dünya savaşı ezilen milletlerin ezen milletlere karşı mücadelesini devrimci siyasetin odağına yerleştirdi.

Bilimsel Sosyalizmi/tarihsel materyalizmi benimseyen ve yeni dünya durumunu değerlendiren devrimciler bu gelişmeye göre konumlandı. Sınıf ilişkilerinin tahlili, sınıf ittifakları ve cephe meselesi, 1789-1871 döneminden farklı olarak sadece feodal parçalanmışlığa ve buna bağlı olarak yabancı istilaya karşı değil, emperyalizme karşı da mücadele eden “milletin” tarih sahnesine çıkması, milli demokratik devrimlerde işçi sınıfının önderliği, ezilen milletlerin milli burjuvazisinin rolü ve emperyalist burjuvaziden farkı, köylülüğün devrimci olanakları gibi temel başlıkların içinin nasıl doldurulacağı devrimciliğin, karşı devrimciliğin ya da devrim mücadelesinin kıyısına düşmenin ölçütü oldu. Yazımızda serbest rekabet çağındaki kapitalizmin tekelci aşamaya ulaşması ve emperyalistleşmesine bağlı olarak iki bilimsel sosyalist liderin, Ekim Devrimi önderi Lenin’in ve ilk sosyalist kuruluşun mimarı Stalin’in emperyalizme karşı devrim stratejilerinin ana hatlarını ele alacağız. Stalin, Lenin’in devamcısı olarak okunmalı.

İki liderin Çin örneğinden yola çıkması bu ülkenin özelindeki, bu ülkeye özgü bir stratejik aşamayı değil, Çin örneğinde ezilen dünyanın devrim meselelerine yaklaşımı ifade ediyor. Nitekim Lenin ve Stalin de bu durumu yoruma yer bırakmayacak şe- kilde yazılarında söylüyorlar. Dolayısıyla önümüzde ayrıksı değil tipik olgular, tahlil- ler, stratejiler bulunuyor.

“Yüz milyonlarca insanın derin devrimci hareketi”
Lenin’in 15 Temmuz 1912 yılında yazdığı, “Çin’de Demokrasi ve Halkçılık”(10) başlığını taşıyan makalesi emperyalizm, milli kurtuluş savaşları ve emekçi devrimleri çağının teorisini özetleyen bir niteliğe sahip. Lenin bu makalesinde Çin Cumhuriye- ti’nin kurucusu, Çin milli demokratik devrimi lideri Sun Yat-sen’in Brüksel’de çıkan sosyalist gazete Le Peuple’deki yazısına değinir. Makaleyi “olağanüstü öneme sahip” olmakla niteleyen Lenin, Sun Yat-sen’in “Rusya’ya has sorular ortaya attığını”, “bir Rus gibi yargıda bulunduğunu”, “bir Rus Narodnikiyle büyük benzerliği” olduğunu söyler.

Lenin’e göre Sun Yat-sen’in makalesi Rus devrimcilerini demokrasi ve halkçılık (Narodnizm) ilişkisini yeniden gözden geçirmeye sevk etmektedir. Çünkü bu, “Rusya’nın 1905’te başlayan devrimci dönemde 

karşı karşıya kaldığı en ciddi sorunlardan biri”dir. Ancak bu sorunla yalnızca Rusya değil bütün Asya karşı karşıyadır. “Rusya pek çok bakımdan ve çok özel nedenlerle hiç kuşkusuz en Asyatik devletlerden biridir, hem de Asyatik devletlerin en vahşi ve ortaçağlısı, fena halde geri kalmış devletlerinden biri...”

Lenin makalesinin Çin’e ya da Sun Yat- sen’e özgü olmadığını, “dünyayı kapsayan kapitalist uygarlık akımının içine kesin olarak çekilen yüzlerce ve yüz milyonlarca insanın derin devrimci hareketinden doğmuş olan düşüncelerin ‘sosyal anlam ve öneminin’ neden ibaret olduğunu Sun Yat-sen örneğinde incele”diğini söyler.

Lenin’in “büyük ideoloji” nitelemesi: Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik, Halkçı Yaşam
“Önümüzde yüzyıllardır süren köleliğinden yalnızca şikâyet etmeyen, eşitlik ve özgürlüğü yalnızca düşlemeyip, aksine Çin’in zalimlerine karşı mücadele etmeyi de bilen gerçekten büyük bir halkın gerçekten büyük ideolojisi duruyor.” der Lenin. Bu sözler boş bir övgüden ibaret değildir. Çin, en gelişmiş feodal uygarlıklardan birini yaratan ve kapitalizmin eşiğine gelen, insanlığa büyük katkıları olan bir ülkedir. Ve bu ülkenin onurlu halkı emperyalizme ve Mançu hanedanına, tek adam yönetimine, toplumsal eşitsizliklere isyan etmiştir. Lenin’in “büyük ideoloji” diye kastettiği şey ise Sun Yat- sen’in sistematik hale getirdiği Üç Halk İlkesi’dir. Bu ilkeler Mançu hanedanlığını ve emperyalizmi hedef alan, milliyetlerin gönüllü birliğini savunan Milliyetçilik, hanedan yönetiminin yerine halkın yönetimini/milli hakimiyeti koymayı hedefleyen Cumhuriyetçilik (demokrasi), her türlü eşitsizliğe, Sun Yat-sen’in deyişiyle “bir avuç kapitalistin ülkenin bütün zenginliklerine el koyması”na karşı çıkan Halkçı Yaşam’dır. Sun’un özlemini duyduğu sosyalizm ütopik ve romantiktir. Bilimsel değildir. Çin’in o dönemdeki maddi gerçekliğinde hayata geçme şansı yoktur. Fakat bu düşünce Çin milletine ve devrimcilerine büyük bir miras bırakmıştır. Bu mirasın önemi hâlâ emperyalizm çağında olmamızda yatmaktadır. Lenin’in “büyük ideoloji” olarak nitelendirdiği devrimci milliyetçiliğin, cumhuriyetçiliğin ve yönelimi sosyalizme açık olan halkçı yaşamın birliğini anlamazsak ne 20. yüzyılı ne bugünü ne de geleceği anlayabiliriz. Tekelci burjuvazinin, komprador ve işbirlikçi burjuvazinin ve feodal kalıntıların saldırıyı Üç Halk İlkesi ya da Altı Ok’ta formülleştirilen milli demokratik devrim programına/kazanımlarına yöneltmeleri çağımızın niteliği ve devrimci mevzinin hangi cephede kurulmasıyla ilgili ciddi ipuçları vermektedir.

Üç Halk İlkesi/Altı Ok’ta hayat bulan program emperyalizm çağının devrimciliği ve bu çağın devrim stratejisinin özüdür. Bu nedenle değerini ve işlevini yalnızca tarihsel olarak değil, yalnızca tarihsel bir ilerleme diye betimleyip müzeye kaldırılan değerli bir eşya olarak değil, güncel siyasal mücadelenin en etkili silahı olarak korumaktadır. Çünkü sermayenin en yoğunlaşmış biçimi olan emperyalizmle, yani sermayenin hasıyla savaş, devrimin geri çekildiği ve yeni yeni ayağa kalktığı koşullarda bu mevzidedir.

Lenin burjuva devrimlerinin değerini, burjuva devrimcilerine yaklaşım üzerinden değerlendirir. Plehanov ve Kautsky’le girdiği polemikte şöyle der: “Kendi saygıya değer burjuva “vatanı” için konuşmaya tarihsel bir hakkı bulunan ve feodalizme karşı mücadelede yeni milletlerin on milyonlarca insanının uygar bir hayata yönelişine önderlik eden burjuva devrimcilerine derin bir saygı duymayan insan Marksist olamaz.”(11) Kautsky gibi sosyalistler, savaşta kendi emperyalistlerinin yanında yer aldıkları için saygının da ötesinde Mustafa Kemal gibi büyük burjuva devrimcilerine karşı savaşmışlardır. Üstelik sadece feodalizme

karşı değil, emperyalizme karşı da mücadele eden devrimcilerle yapılan bir savaştır bu. 

Lenin: “Asya’daki dürüst, militan burjuvazi”
Lenin, “Batı’nın artık karşısında mezar kazıcısının -proletarya- durduğu burjuvazisi çürümüştür. Fakat Asya’da hâlâ, dürüst, militan ve tutarlı demokrasiyi temsil edebilecek yetenekte olan, 18. yüzyıl sonu Fransası'ndaki büyük teorisyenlerin ve büyük eylem adamlarının değerli arkadaşı olan bir burjuvazi var.” tespitini yapar.

Bilindiği gibi 18. yüzyıl sonu Fransa’sındaki büyük teorisyenler ve büyük eylem adamları “siyasi bir parti gibi hareket eden”, toplumu eylemli olarak dönüştürmeye çalışan, dine, ilahi iradeye ve ortaçağa kökten eleştiriler yönelten Fransız radikal aydınlanmacılarıdır. Rousseau, Holbach, Helvetius, Meslier’dir... Lenin’in bu filozoflara gönderme yapması ve Asya burjuvazisini filozofların değerli arkadaşı olarak nitelendirmesi, ezilen dünyanın tarihsel dinamiklerini, devrimci batının mirasının artık doğuda hayat bulduğunu anlamak ve bu dinamikleri/mirası özümsemek bakımından oldukça önemlidir.

“Tarihsel olarak ileri bir davaya hâlâ yetenekli bu Asya burjuvazisinin baş temsilcisi ya da temel sosyal dayanağı köylülerdir.” diyen Lenin, “onların yanı sıra artık, Yuan fii-kai gibi, liderleri özellikle ihanete yetenekli olan bir liberal burjuvazi vardır.” diye konuşur. Lenin, “dürüst, militan ve tutarlı burjuvazinin” karşısına liberal burjuvaziyi koymakta, ezilen milletin burjuva sınıfı içinde bir ayrıma gitmektedir. Aynı ayrımı Stalin’in Milli Demokratik Devrim kitabında da görmekteyiz (Milli demokratik devrim nitelemesi Stalin’e aittir.)(12) Stalin ezen ve ezilen milletlerin burjuvazisini, sömürge ve bağımlı ülkelerin burjuvazisini birbirinden ayırır.

“Uluslararası Durum ve SSCB’nin Savunulması” adlı konuşmasında Troçkist muhalefeti şöyle eleştirir:

“Komintern ve genel olarak komünist partiler, sömürge ve bağımlı ülkelerdeki devrimci hareketin meselelerine hangi noktadan yaklaşmaktadırlar? Bu nokta, emperyalist ülkelerdeki, yani başka halkları ezen ülkelerdeki devrimle, sömürge ve ba

ğımlı ülkelerdeki, yani başka ülkelerin emperyalist boyunduruğu altında olan ülkelerdeki devrim arasında kesin bir ayırım yapmaktır. Emperyalist ülkelerde devrim başka şeydir: Oradaki burjuvazi başka halkları ezer, orada burjuvazi devrimin her aşamasında karşı devrimcidir, orada kurtuluş mücadelesinin bir unsuru olarak milli unsur yoktur. Oysa sömürge ve bağımlı ülkelerde devrim daha değişiktir: Burada devrimin etkenlerinden biri, başka devletler tarafından emperyalizm boyunduruğu altında tutulmaktır. Bu ülkelerde bu boyunduruğu milli burjuvazi de hisseder. Zaten başka türlü de olamaz. Burada milli burjuvazi belli bir aşamada ve belli bir süre için ülkesindeki devrimci hareketi emperyalizme karşı destekleyebilir.

Bu ayrımı yapmamak, bu farkı kavramamak, emperyalist ülkelerdeki devrimle sömürge ülkelerdeki devrimi bir tutmak, Marksizmin yolunu, Leninizmin yolunu terk etmek, İkinci Enternasyonal takipçilerinin yolunu tutmak demektir.”(13)

Öyle sanıyoruz ki sınıf mücadelesini burjuvazi-proletarya karşıtlığına, baş çelişmeyi içi somut olarak doldurulmamış bir emek-sermaye çelişmesine indirgeyen, iki karşıtlık ve iki çelişmeyi de emperyalizmin ve sınıf ilişkilerinin dışında gören, bu çelişmelerin aldığı biçimi ve çözüleceği düğümü saptayamayan sosyalistlerin Lenin’i ve Stalin’i “sınıf işbirlikçiliği”yle suçlamaları muhtemeldir. Ancak Lenin, Lenin adını taşıdığı için tahlilinin görmezden gelinmesi daha da muhtemeldir. Kendisini Stalinist ya da Ortodoks olarak adlandıranların ise Stalin’den anladıkları farklılık yaratma çabasından öteye geçmeyen bir özgücülüktür.

Doğudaki devrimci çekirdek: Türkiye
Lenin ve Stalin’in Türkiye değerlendirmeleri de yeni çağın çerçevesine uygundur. Stalin Türkiye’yi “elde silah Anlaşma’ya karşı savaşan, sömürge ve yarı-sömürgeleri etrafında toplayan devrimci çekirdeğimiz”(14) olarak nitelendirir.

Lenin’in değerlendirmeleri ise dikkat çekicidir. Rusya ve Türkiye’nin dostluk temelinin emperyalizme karşı mücadele olduğunu, Doğu halklarının bugüne kadar emperyalist kurtların karşısında kuzu gibi durduğunu, ancak ilk kez Sovyet Rusya’nın emperyalist kurda ona diş geçirmesinin o kadar kolay olmadığını gösterdiğini(15) ifa

de eder. Lenin, bu ilginç değerlendirmesiyle Rusya’yı ezilen Doğu milletlerinin parçası sayar.

Stalin, milli meselenin sömürgeler genel meselesi haline gelmesinde, “emperyalist grupların Türkiye’yi parçalama ve onun devlet varlığına son verme girişimlerinin belirleyici” olduğunu, “Müslüman halklar arasında devlet olarak daha gelişmiş bir ülke olan Türkiye”nin mücadele bayrağını kaldırıp Doğu ülkelerini etrafında topladığını”(16) söyleyerek devlet geleneğinin belirleyiciliğine vurgu yapar. Komünist Enternasyonal’in Temmuz-Eylül 1928’de toplanan Altıncı Kongresi’nde onaylanan programda “Türkiye burjuva devrimi milletlerarası devrim zincirinin halkası” olarak sayılır.(17)

Lenin’e göre Rusya: Ortaçağ kalıntılı yarı-sömürge
Ekim Devrimine beş kala Lenin tarafından Rusya’nın Asyatik olarak, Türkiye, İran ve Çin’e göre en vahşi ve en ortaçağlı devlet olarak nitelendirilmesi son derece dikkat çekicidir. Bu değerlendirme aynı yılın Ekim ayında yayınlanan “Dünya Tarihinde Yeni Bir Sayfa” adlı metinde de devam eder. Lenin o metinde “Ortaçağ kalıntıları her yerden çok Rusya’da bulunur" saptamasını yapar.(18) Ocak 1917’de Lenin ülkesini “ekonomik yönden ‘yarı-sömürge’ kabul edilmesi gereken Rusya”(19) diye nitelendirir. Bunda kuşkusuz “İngiliz, Fransız ve Alman kapitalistlerinin Çarlık Rusya’sının kömür, metalürji, petrol, altın sanayileri ile öteki sanayi kuruluşlarına egemen olması”nın(20) rolü büyüktür. Lenin tahlilini emperyalist paylaşım savaşının bitiminden iki yıl sonra derinleştirir. “Milletlerarası Durum ve Komünist Enternasyonalin Başlıca Görevleri” adını taşıyan, Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’ne okuduğu raporda şu çarpıcı tespitleri sunar: “Bu savaş, dünya nüfusundan 250 milyonluk bir bölümünü bir çırpıda sömürge statüsüne eşit bir duruma getirdi. Bunların arasında 130 milyonluk nüfusuyla Rusya ve 120 milyondan fazla nüfusu ile Avusturya-Macaristan, Almanya ve Bulgaristan var. Bu, bir kısmı Almanya gibi en ileri, en kültürlü ve modern teknikte gelişmiş düzeydeki ülkelerde yaşayan 250 milyon insan demektir. Savaş, Versay Antlaşması yoluyla, bu ülkelere öyle koşullar yüklemiştir ki, gelişmiş halklar, sömürge bağımlılığı, sefalet, açlık, yıkım ve haklarının kaybı gibi durumlarla yüz yüze bırakılmıştır.

(...) Dünyanın emperyalist savaştan sonraki manzarası, ana hatlarıyla budur. Sömürgelerde; İran, Türkiye, Çin gibi canlı canlı parçalanan ülkelerde veya savaşta yenilip sömürge durumuna düşürülen ülkelerde, 1 milyar 250 milyon ezilen insan yaşıyor.”(21)

Lenin, yedi gün sonra, 26 Temmuz 1920’de bu saptamasını daha da ileri götürür: “Emperyalizmin karakretistik özelliği, bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz gibi, çok sayıda ezilen millet ile, muazzam zenginliklere ve güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir avuç ezen millet arasında ikiye bölünmesidir. Dünyanın toplam nüfusunu 1 milyar 750 milyon olarak alırsak, bu nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan bir milyarı aşkın, hatta belki 1 milyar 250 milyon insan, yani dünya nüfusunun yaklaşık yüzde yetmiş kadarı, ezilen milletlerin insanlarıdır. Bu milletler ya doğrudan doğruya sömürge bağımlılığı içindedirler, ya İran, Türkiye ve Çin örneğinde olduğu gibi yarı-sömürgedirler ya da büyük bir emperyalist devletin saldırısına yenik düşerek barış antlaşmaları yoluyla o devletin hükmü altına girmişlerdir. Bu ayrım, milletlerin ezen ve ezilen milletler olarak birbirlerinden ayrılmaları düşüncesi, bütün bu tezlere hâkimdir...”(22)

Görüldüğü gibi Lenin, Rusya ve Almanya’yı da ezilen milletlerin kampına yerleştirmekte ve emperyalizmin karşısına geniş bir cepheyi koymaktadır. Bu ayrım, günümüzde de bütün saptamaların esasıdır. 

Stalin’de emperyalizm, sosyalizm ve devrimin aşamaları
İlk sosyalist kuruluşun önderi Stalin, emperyalizm tartışmalarında Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi Çin Komisyonu’ndaki konuşmasında şu önemli saptamaları yapar:
“Müdahale, hiçbir zaman askerlerin topraklara girmesinden doğmaz ve askerlerin topraklara girmesi de hiçbir zaman müdahalenin önemli bir özelliğini oluşturmaz. Kapitalist ülkelerdeki devrimci hareketlerin bugünkü durumunda, yabancı askerlerin doğrudan topraklara girmesi bir dizi protesto ve anlaşmazlıklara yol açabileceği için, müdahale, daha esnek bir nitelik taşıyor ve daha üstü kapalı bir biçime bürünüyor. Emperyalizm, bugünkü koşullarda iç savaş düzenleyerek, karşı-devrimci güçleri mali bakımdan destekleyerek, (…), bağımlı ülkelere müdahale etmeyi yeğliyor.”(23)
Yine Stalin 28 Temmuz 1927’de Çin Üzerine adlı yazısında Troçkistlere yarı-sömürge ve bağımlı ülkelerin sosyalist devrime hangi yoldan gideceği konusunda esaslı bir ders verir:
“Muhalefet, Çin halkının emperyalizme karşı verdiği devrimci mücadelenin her şeyden önce ve esas olarak şu özü taşıdığını unutmuştur: Emperyalizm; Çin’de, Çin halkının doğrudan sömürücüleri olan feodal beyleri, militaristleri, kapitalistleri, bürokratları vb. destekleyen ve teşvik eden kuvvettir. Çin işçi ve köylüleri, aynı zamanda emperyalizme karşı devrimci mücadele yürütmeksizin bu sömürücüleri yıkamaz.
Muhalefet, işte bu durumun, Çin’de burjuva devriminin sosyalist devrime dönüşmesini sağlayacak en önemli etkenlerden biri olduğunu unutuyor.”(24)
Stalin buna bağlı olarak 1 Ağustos 1927’de yaptığı konuşmada aşamacılığa vurgu yapar ve Troçkistleri ağır ve açık bir dille eleştirir:
“Bir devrimin belli aşamalardan geçmeden gelişmeyeceğini kavramayan bir kimse, Çin devriminin gelişmesinde üç aşama bulunduğunu kavramayan bir kimse, Marksizmi de, Çin devrimini de zerre kadar kavramamıştır.”(25)

Materyalist Leninistler idealist “sosyalistler”
Lenin Bilimsel Sosyalizmi kalıpların içinden tarif etmedi. Yaşamın, maddenin, hareketin merkezine koydu. Bu tutumu nedeniyle Ekim Devrimini örgütleyen ve yöneten Parti’ye önderlik etti. Ekim Devrimi, Marx ve Engels’i 19. yüzyılda yaşayan sıra dışı filozoflar olmaktan kurtardı. Devrim Bilimsel Sosyalizmi emekçileştirdi, emperyalizme karşı mücadelenin en tutarlı ideolojisi haline getirdi.
Bugün ülkemizde iki tür sosyalizm bulunuyor. Biri Leninizm ya da Bilimsel Sosyalizm. Leninizmi, vurgumuzu sivriltmek için, bilinçli olarak kullanıyoruz. Diğeri ise kendisini “sosyalistler” diye nitelendiren ve çeşitli partilerde ve çevrelerde örgütlü olan kesimler. Bu kesimler Leninizmi, yani Lenin’in Bilimsel Sosyalizme katkılarını anlamadıkları için mücadelenin kıyısında kalıyorlar. Mücadelenin merkezinde olmanın yolu tarihsel materyalist kavrayışı geliştirmekten ve devrimci geleneği bilince çıkarmaktan geçiyor.
Şimdi “sosyalist” idealizme ve hurafelere karşı Lenin gibi materyalist ve cesur olma zamanı, Leninizm zamanı!

Dipnotlar
(1) V.İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev. Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, 5. Baskı, Ankara, Kasım 1992, s.114

(2) a.g.e., s.114

(3) Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Temmuz 1992, s. 103

(4) N. V. Yeliseyeva, Yakın Çağlar Tarihi, çev. Özdemir İnce, Yordam Kitap, 1. Basım, İstanbul, Nisan 2009, s. 307

(5) Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Temmuz 1992, s. 42

(6) a.g.e., s. 101

(7) a.g.e., s. 116

(8) a.g.e., s. 48

(9) a.g.e., s. 132

(10) Sun Yat-sen, Halkçılık Üzerine, Hazırlayan ve Çeviren: Sadık Usta, Kaynak Yayınları, 1. Basım, İstanbul, Ekim 2011, s. 165

(11) Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Temmuz 1992, s. 95

(12) Josef V. Stalin, Milli Demokratik Devrim, çev. Şule Perinçek, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 2. Baskı, İstanbul, Mayıs 1992, s. 100

(13) a.g.e, s. 127 vd.

(14) Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Temmuz 1992, s. 136

(15) a.g.e, s. 136

(16) a.g.e., s. 137

(17) a.g.e., s. 138

(18) a.g.e., s. 85

(19) a.g.e., s. 44

(20) N. V. Yeliseyeva, Yakın Çağlar Tarihi, çev. Özdemir İnce, Yordam Kitap, 1. Basım, İstanbul, Nisan 2009, s. 311

(21) Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Temmuz 1992, s. 131

(22) a.g.e., s. 42

(23) Josef V. Stalin, Milli Demokratik Devrim, çev. Şule Perinçek, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 2. Baskı, İstanbul, Mayıs 1992, s. 19

(24) a.g.e., 106

(25) a.g.e., 131

 

Emrah MARAŞO
Bilim ve Ütopya Genel Yayın Yönetmeni

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın ocak 2014 sayısında yayımlanmıştır.