Bize Ulaşın

     

 Latin Amerika’da ABD destekli darbeler

Özgür UYANIK
Arjantin

 

Latin Amerika’nın askeri darbelerle tanınıyor olmasının temel nedeni dünyanın en büyük emperyalist gücü ABD’nin “arka bahçesi” olmasıdır. Kuzeyin bu büyük gücü, daima, yarattığı ekonomik bağımlılığı aşan bir askeri hegemonyayla kendini göstermiştir. Ayrıca kıtadaki ülkelerde işbirlikçi dar bir sınıfın egemenliğinde silahlı bir bürokrasi yarattı. Latin Amerika orduları bu nedenle oligarşiyle sıkı bir ilişki içinde oldu.

Karayipler'i askeri ablukaya alan ABD, kıtanın güneyinde devrimlerin ilerleyişini durdurmak için daha önce uyguladığı operasyonlardan ve darbelerden daha kapsamlı bir askeri planı hayata geçirdi. 1954 Paraguay, 1964 Brezilya, 1971 Bolivya, 1973 Şili ve Uruguay'dan sonra 1976 Arjantin askeri faşist darbeleri arasında koordinasyon sağlanarak kıtasal bir denetim kuruldu.

1960'lardan başlayarak ABD "Amerikan Orduları Konferansları" örgütlemeye başlamıştı. Binlerce asker bu konferanslarda ideolojik hazırlıklar geçirdi. Daha sonra ülkelerinde faşist darbelere imza atacak olan generallerin hemen tümü "Amerikalılar Okulu"nda eğitim aldı. 1963'ten 1984'e kadar 23 Latin Amerika ülkesinden 60 bin asker ve polise eğitim veren okulun misyonu Latin Amerika ülkelerini ABD'yle işbirliğine hazırlamak ve onları Sol-Marksist örgütlenmelerin etkilerinden korumaktı.

Ancak Latin Amerika’da ABD destekli askeri darbeler yalnızca antikomünist özellik taşımaz ABD çıkarlarıyla çatışmaya giren hemen her eğilim onun hedefidir. Arjantin’de Juan Domingo Perón ve Brezilya’daki Getulio Vargas popülist yönetimleri Şili’deki Allende sosyalizmi kadar ABD’nin şiddetini üzerine çekmiştir.


Latin Amerika’nın askeri darbelerle tanınıyor olmasının temel nedeni dünyanın en büyük emperyalist gücü ABD’nin “arka bahçesi” olmasıdır.

Popülist yönetimlere karşı darbelere bir örnek

Askeri darbeyle kesintiye uğrayan popülist yönetimler birçok açıdan Türkiye’deki güncel iktidarla benzerlik gösterir. Popülizm ayrı bir incelemenin konusu olmakla beraber ortak yanları şöyle özetlenebilir: Hemen tüm popülist yönetimler büyük bir küresel krizin sonucunda yerel üretim güçlerine dayanarak ortaya çıkmaktadır. Dışarıdan gelecek güçlü paraya bağımlı ülkeler kriz ortamında borçlarını ödemekte zorlanmaktadır. İthalat sanayi mallarıyla kısıtlanırken içeride üretim artar. Tarım nüfusu hızla düşerken kentler kırsal kökenli emekçi kitlelerin politika ve kültür merkezleri haline gelir. Emekçi kitlelerin politikadaki bu yeni etkinliği orta ve üst sınıfları rahatsız ederek yeni karşıtlıklar ortaya çıkarır. Bu karşıtlıktan beslenen popülist yönetimler başlangıçta bağımsız bir yönetim ve belirgin bir ideolojiden yoksundur. Demagojik bir liderliğin karizması üzerinden kitleyle bağ kurulmuştur. Popülizm, meşruiyetinin tek dayanağı olarak seçim sandığını görür. Ulusun o ana kadar kurmuş olduğu dengeler ve sözleşmeleri önemsemez. Emekçilerin yaşam standardının korunması ve yükseltilmesi onun fedakârca çalışmasına ve sadakatine bağlıdır. Dış politikada ise yabancı sermayeyle ilişkilerin yeniden düzenlenmesi anlamında bir "antiemperyalist" söylem tutturulur. İzlenen devletçi yahut serbest piyasacı politikalar yabancı sermayeyle kurulan ilişkiye bağımlıdır. Yine de iç pazarı güçlü tutmayı önemsediğinden uluslararası sistemle çatışma kaçınılmazdır. Zira dayandığı ya da yarattığı sermaye gücü zayıftır. Onu koruyabilmek ve geliştirmek için uluslararası sistemin dayattığı kuralları hiçe saymak zorundadır. Bu kliyentalist rejimi devam ettirmek için de gereklidir. Fakat süreç önemli bir sermaye birikimi ve üretim tecrübesi yaratması açısından ulusal politikayı güçlendirir.

20. yüzyıldan beri popülist yönetimler benzer evrelerden geçmektedir. Kitlelerin dizginlenerek sisteme entegre edilmesi ve liderin kişisel ağırlığının hareketin kanatlarını dengelemesi durumu, ekonomideki verimlilik artışıyla paraleldir. Ekonomi daha kırılgan bir hal aldığında kitlelerin demokratik katılımı sona erer. Kanatlar arasında çatışma belirdiğinde elitler dış bağlantılarını harekete geçirir. İç savaş ibareleri ortaya çıkar. Ulusal bütünlük parçalanma tehdidi altına girer. Darbeye uygun koşulları hazırdır. Süreç bir karşı devrim ya da bir devrimle tamamlanır.

Arjantin: Perón’nun halkçı yönetimine karşı darbe (16 Mayıs 1955)

Latin Amerika’da İkinci Dünya Savaşı sonrası serbest seçimlerle işbaşına gelmiş bir yönetime karşı ilk ve en önemli ABD destekli askeri darbe Juan Domingo Peron’a karşı gerçekleşti. Bu darbe Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD’nin Latin Amerika’daki seçilmiş yönetimlere yaklaşımını ortaya koyması ve Silahlı Kuvvetlerin halka karşı kullanımı açısından da önemliydi.

Asker kökenli bir siyasetçi olan Perón, 1943 Devrimiyle ortaya çıkan iktidarda Çalışma Bakanı olarak dikkat çekici adımlar atmıştı. Sendikalarla çok yakın ilişki geliştiren Perón, Toplu Sözleşmeyi uygulamaya koydu. Köle şartlarıyla çalışan tarım emekçilerini yasal bir dayanağa kavuşturdu ve emeklilik hakkını genişletti. Bu politikalar geniş emekçi yığınlarda Perón’a karşı sempati uyandırırken büyük toprak sahipleri, tüccarlar ve sanayi patronlarının nefretini çekti.

1945’te Arjantin’e atanan ABD Büyükelçisi Spruille Braden tüm çabasını Perón’a karşı muhalefeti örgütlemeye verdi. Braden yalnızca diplomat değil Şili’de büyük bir maden şirketi sahibiydi ve United Fruit Company ile çıkar ortaklığı vardı. Ayrıca bu “işadamı diplomat” Arjantin’den önce, petrol şirketi Standart Oil’in çıkarına Bolivya ve Paraguay arasında “Chaco Savaşı”nı kışkırtmıştı. Bu iki ülke arasındaki savaşta en az 400 bin insan hayatını yitirmişti.

Komünist partiden iş adamları sendikasına kadar geniş bir muhalefet yelpazesini arkasına toplayan ABD Büyükelçisi Braden, Buenos Aires sokaklarında Perón’un faşist Mussolini’den esinlendiği propagandasını yapıyordu. ABD Büyükelçisinin Perón karşıtlığı, gerçekte bir siyasi hareketi olmayan Perón’a ihtiyacı olan alanı sağladı. Perón, ABD’nin Latin Amerika’daki müdahaleciliğini halka şikâyet etmeye başladı. İngiltere ve ABD, Arjantin’le ticari ilişkisini kestiğini açıkladı. Perón bu baskı sonucu hükümetten düşürülüp bir adada hapsedildi ama kendisine yönelik halk desteği daha da arttı. 1946 seçimlerine girerken Perón’un kampanya sloganı “Braden ya da Perón”du. Sonuçta başkanlığı ve tüm eyaletlerde valilikleri kazandı. Kadınların seçme ve seçilme hakları, medeni kanun, boşanma hakkı, çalışanların haklarında genişleme gibi birçok alanda yasaları demokratikleştirdi. Sanayiye devlet desteği sağlarken enerji, maden, taşımacılık gibi temel sektörlerde kamulaştırmaları gerçekleştirdi. Perón yönetimi dış politikada, Sovyet ve ABD kampları dışında bağımsız bir üçüncü yolu seçtiğini ilan etti. Özellikle eğitim sisteminin laikleştirilmesi sağcı kampla gerilimi artırdı.

Latin Amerika’da İkinci Dünya Savaşı sonrası serbest seçimlerle işbaşına gelmiş bir yönetime karşı ilk ve en önemli ABD destekli askeri darbe Juan Domingo Peron’a karşı gerçekleşti.

Perón yönetimine karşı ilk darbe girişimi 1951’de gerçekleşti. Darbe harekâtı Tümgeneral Benjamin Menendez komutasında 28 Eylül şafak vakti başladı. Plan, Başkent Buenos Aires’i çevreleyen Garnizonların ele geçirilmesi, askeri havaalanının kontrol altına alınması ve tankçı birliklerin desteğiyle Başkanlık Sarayının işgal edilerek Perón’un devrilmesinden ibaretti. Fakat Silahlı Kuvvetlerin zirvesinde darbeyle ilgili tam bir anlayış birliği yoktu. Bu nedenle tanklar ele geçirilse de harekâta katılmayan subaylar araçları sabote ederek kullanılmasını engellediler. Askeri Lise ve süvariler darbeye katılsa da zırhlı birliklerin bulunduğu kışlanın ele geçirilememesi hükümete bağlı kuvvetlerin duruma hâkim olması sonucunu doğurdu. Öğleden sonra üç sularında darbenin lideri Menendez ele geçirildi.

Ertesi günü Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanları istifasını verdi. Hükümet “Savaş hali” ilan ederken, gazeteler “Ölüm Cezası”nın uygulanması gerektiği yönünde propaganda yapıyordu. Üç tümgeneral, dokuz tuğgeneral ve sekiz amiral emekliye sevk edildi. O günü yorumlayanlar Menendez’in Perón’a yapmayı cesaret edemediği şeyi hediye ettiğini söylüyordu. Peron başarısız darbe sonucunda yalnızca istediği tasfiyeleri gerçekleştirmedi, aynı yıl yapılan seçimleri de %62 halk desteğiyle kazandı.

Fakat pandoranın kutusu bir kere açılmıştı. Bir yıldan biraz uzun bir süre sonra silahlı kuvvetlerin içinden desteklenen sabotaj ve bombalamalar başladı. Bunların en kanlısı Merkez Sendikasına bağlı işçileri taşıyan metroya koyulan bombaydı; bombalama sonucu altı sivil öldü, doksan sivil yaralandı. Bu olay gelen darbenin habercisiydi. 15 Haziran gecesi Savunma Bakanlığı bazı askeri birliklerde ayaklanma olduğu haberini aldı. Hükümet ayaklanmayı ezmek yerine beklemeyi tercih etti. 16 Haziran öğlene doğru Perón, Savunma Bakanlığı’nda bulunduğu sırada hükümeti destekleyen sendikaya bağlı binlerce kişi Mayıs Meydanı’na ilerledi. Bu sırada meydanın ve Başkanlık Sarayı’nın üzerinde seyreden otuz savaş uçağı bombardımana başladı. Uçaklardan şehrin değişik yerlerine atılan on üç ton bomba sonucu üç yüzden fazla sivil hayatını kaybetti. İspanya iç savaşında Franco’ya bağlı uçakların Guarnica’yı bombalamasından sonra ilk kez bir ordu kendi başkentini bombalıyordu. Akşam saatlerine kadar hükümete bağlı asker ve sivillerle darbeci güçler arasında yoğun çarpışmalar gerçekleşti. Ertesi gün hükümet, darbecilerin savaş mahkemesinde yargılanacağını açıkladı. Perón üç amiralle telefon bağlantısı kurarak onurluca hayatlarına son vermelerini önerdi. Bu çağrıya yalnızca amiral yardımcısı Benjamin Gargiulo uydu ve makamında intihar etti. Diğerleri yakalanarak hapsedildi. Darbeye katılan donanma filosu ve pilotlar Uruguay’a sığındı. Donanma ve hava kuvvetleri silahsızlandırıldı. Orduda büyük çaplı tasfiye gerçekleşti. Sıkıyönetim ilan edildi.

Darbeyi izleyen üç gün Peronistlerin kiliselere ve cemaatlere yönelik saldırıları, polisin muhalif partilere dönük baskı, işkence ve kayıpları toplumda hoşnutsuzluğu artırdı. Perón darbeden bir ay sonra tonunu yumuşatarak “herkesin başkanı olmak için devrimin lideri olmaktan istifa ettiğini” ilan etti. Perón’un söylemindeki değişiklik ordu içindeki tepkinin söndürülemediği bilgisine dayanıyordu. Gerçekten de ordu komutanlıklarında yeni bir darbe tartışması yürüyordu. Bu arada henüz gerçekleşmiş olan darbenin şefleri hükümetin araya girmesiyle ölüm cezasından kurtuluyorlardı. Buna rağmen komplo iddiaları sona ermiyordu. Her gün başka bir grup suikastçı, bombacı yakalanıyordu. Her ne kadar “bizden bir giderse onlardan beş gider” diye tonunu sertleştirse de 30 Ağustos’a gelindiğinde Perón’un istifası konuşulmaya başlandı.

3 Eylül 1955 sabahı Arjantin Savunma Bakanlığına Buenos Aires çevresinde bazı birliklerin hükümet denetiminde çıktığı bilgileri gelmeye başladı. Cordoba’daki garnizonda 48 saatten uzun süredir hükümetin denetim sağlayamaması ayaklanmanın kaderini belirledi. Ancak askeri hareket henüz darbeyi komuta edecek bir Generalden yoksundu. Altı gün sonra General Aramburu, komutayı bir yıllığına ele aldığını açıkladı. Kara birlikleri arasında çarpışmalar başladı. 16 Eylül’de hükümete bağlı uçaklar donanma gemilerini bombardıman etti. Yönetime bağlı birlikler neredeyse her yerde ayaklanmacılara karşı üstünlüğü ele geçirmişti. Fakat devlet Başkanı Perón, Paraguay Büyükelçiliği’ne sığındı. Ayın 19’unda buradan istifasını göndererek Silahlı Kuvvetler yönetimini tanıdığını bildirdi.

1955 darbesinin en önemli sonucu Arjantin’de parlamenter rejimin 1983’e kadar fiilen ortadan kalkmasıdır. Devletin tüm işlevleri askeri bürokrasinin denetimine girmiştir. Medeni kanun dahi rafa kaldırılmıştı. Bununla beraber sendikalar kapatılmadı. Zaten devlet kontrolünde olan sendika bürokrasisi yer değiştirerek yeni rejime uyum sağladı. Peronist parti yasaklanmasına karşın gücünü yitirmedi. Perón sürgünde olduğu İspanya’dan politikayı yönlendirmeye devam etti. Hatta kendisine muhalif olan Radikal Parti’yle bir seçim ittifakı bile gerçekleştirdi. Toplumsal çatışma, geçen yıllar içinde daha da arttı. Binlerce insan bu çatışmalarda hayatını kaybetti. 1976’da yönetimi ele alan faşist cunta on beş bin Arjantinliyi uçaklardan okyanusa atarak katletti.

Darbenin bir başka sonucu da Perón’un başlattığı millileşme hamlelerinin kesilmesi oldu. Demiryolu yatırımı, milli savaş jeti Pulquin’in üretimi ve atom bombası çalışmaları doğrudan ABD isteğiyle durdu. Ayrıca Arjantin ekonomisi IMF ve Dünya Bankası’nın kontrolüne girdi.


1955 darbesinin en önemli sonucu Arjantin’de parlamenter rejimin 1983’e kadar fiilen ortadan kalkmasıdır.​

Sosyalist yönetimlere karşı darbeler

ABD’nin sosyalist rejim ve hükümetleri askeri yöntemlerle devirme politikası soğuk savaşın bir ürünü değildir. Aşağıda tanık olacağımız iki örneğin de kanıtladığı gibi bu Washington merkezli emperyalist politikanın varlık sebebidir. Şili’de Allende’ye ve Venezuela’da Chávez’e karşı ABD destekli askeri darbe arasında neredeyse otuz yıl vardır. İlki soğuk Savaş döneminde ikincisi Sovyetler Birliği’nin yıkılışından on yıl sonra gerçekleşmiştir. İki sosyalist yönetime karşı başından itibaren ABD politikaları düşmancadır. Allende ve Chávez liderliğindeki yönetimler ABD güvenlik doktrininde öncelikli tehdit olarak tanımlanmıştır. Her ikisine karşı ABD içerde geniş bir cepheyi örgütlemiş, ekonomik sabotajlarla rejimi yoğun biçimde yıpratmış ve nihayetinde silahlı kuvvetler üst yönetimini bir darbe için sevk etmiştir. ABD dış politikasının sosyalizme karşı aşırı dogmatik karakteri Küba, Şili ve Venezuela tecrübelerinde net biçimde görünür.

Şili: Allende’nin sosyalist yönetimine karşı darbe (11 Eylül 1973)

ABD destekli askeri darbe, Salvador Allende henüz iktidara gelmeden önce hazırlanmıştı. ABD parlamenter yoldan seçimle iktidara gelen tarihin bu ilk sosyalist devlet başkanını engellemek için her yolu denemişti. CIA, Şili meclisine yaptığı müdahalede başarısız olunca orduyu darbeye zorladı. Plan Şili ordusunda CIA ilişkili General Roberto Viaux tarafından yürütüldü. Buna göre Genelkurmay Başkanı René Schneider kaçırılacak ve ordu, yönetime el koymak zorunda kalacaktı. CIA'nın finanse ettiği ve silahlandırdığı faşist bir çetenin General Schneider'i kaçırma girişimi 22 Ekim sabahı gerçekleşti. Fakat General Schneider silahını çekerek çatışmaya girdi. Ağır yaralanan Şili Genelkurmay Başkanı 25 Ekim'de hastanede öldü. Bu olay gerçekleştiğinde Allende henüz başkanlık koltuğuna oturmamıştı. General Schneider’in katledilmesi CIA’nın beklentisinin aksine Allende’ye olan desteği artırdı.

4 Kasım 1970'te Allende'nin Kongre tarafından başkanlığı onaylandı. 5 Kasım 1970'te Henry Kissinger, Başkan Nixon'a geçtiği 8 sayfalık bilgi notunda Şili'de Allende'nin iktidara gelmesini bu yarıküredeki en büyük meydan okuma olarak tanımlıyordu. Kissinger adeta telaşla kaleme aldığı notta Allende'nin bir ya da iki yıl içinde Şili'de bir sosyalist devlet inşa edeceğini ve ABD'yi bu yarıküreden kovacağını söylüyordu. Şili, SSCB ve Küba'yla aynı kampta yer alacak veya Titocu bir bağımsız yol izleyecekti. Şili'de Marksist bir hükümetin yasal seçimle iktidara gelmesine göz yumulması halinde meşrulaşacak ve dünyanın geri kalanında aynı sonuçla karşılaşılması kaçınılmaz hale gelecekti.

Allende -Küba'dan farklı olarak- demokratik burjuva devletinin kurumlarını sürdürerek- ekonomik ve sosyal dönüşümü gerçekleştirmeye çalıştı. Kuzey Amerikan şirketleri ve Şili egemen sınıfının tüm sabotaj ve engellemelerine rağmen ekonomik bağımsızlığın temellerini atmaya yöneldi. Şili Devleti'nin ABD bankalarındaki hesapları bloke edilmişken IMF'nin sunduğu kredileri ve anlaşma önerilerini elinin tersiyle itti. Toprak Reformunu yaygınlaştıran Allende, yabancı bankaları satın alarak sanayi ve ticari şirketleri ulusallaştırdı. Bu kararlarla gıda ve üretim malları merkezi bir yönetime kavuştu ve dış ticaret devletleşti.

Allende, solun radikal unsurları ile sınıf ve köylü hareketinin devrimci taleplerini frenlemesine ve uzlaşma hükümeti kurmasına rağmen, ABD’nin geleneksel sağ partileri karşı cephede toplamasına engel olamadı. Köylü ve işçi milisleri silahsızlandırması, emekçilerin kontrolüne geçen çiftlik ve fabrikaları karşı devrim bloğuna iade etmesi gücünü zayıflattı. Orduya kontrolü sağlaması için daha fazla yetki vermesi ise sonunu hızlandırdı. 29 Haziran 1973’te bir tankçı birliğinin başında bulunan bir albayın darbe girişimi bastırıldı ama ordu bölündü. 27 Temmuzda Allende’nin yaveri Albay Arturo Araya öldürüldü. 21 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanının istifası üzerine General Augusto Pinochet bu koltuğa oturdu.

11 Eylül 1973 sabah altı buçukta Valparaiso'daki donanma merkezinin kontrolünün ele geçirilmesiyle başlayan darbenin ilk eylemi hükümet yanlısı subayların öldürülmesiydi. Saat 11'e doğru, askeri polis gücü Carabineros dâhil ordunun büyük kısmı darbeci ekibin denetimine girmişti. Yayınladıkları ilk bildiride ülkeyi "Marksist boyunduruktan" kurtarmak için birleştiklerini ilan ettiler ve Allende'nin bulunduğu Başkanlık Sarayı Moneda'yı (ayrıca ailesinin oturduğu evi de) uçaklarla bombaladılar. Saat 16:00 sularında Başkan Allende'nin cansız bedenine ulaşıldı. Böylece Pinochet, Leigh, Toribio ve César Mendoza'dan oluşan faşist cuntanın 1990'a kadar 16 yıl sürecek rejimleri başlamış oldu.

Halkın Birliği yönetimine destek veren tüm siyasi oluşumlar, yöneticileri ve üyeleri Pinochet cuntasının hedefi oldu. Allende'nin birçok yöneticisi öldürüldü. Büyük kısmı hapsedildi ya da sürgün edildi. Darbenin ilk yılında elli bin kişi hapsedildi. Bir milyon Şilili ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

ABD destekli askeri darbe, Salvador Allende henüz iktidara gelmeden önce hazırlanmıştı. ABD parlamenter yoldan seçimle iktidara gelen tarihin bu ilk sosyalist devlet başkanını engellemek için her yolu denemişti.​

Venezuela’da “Bolivarcı Devrim”e karşı darbe (12 Nisan 2002)

Hugo Chávez’in liderliğinde Bolivarcı Devrim henüz gerçekleşmişti. Fakat 11 Eylül'ü izleyen günlerde ABD'nin Florida Tampa Askeri Üssü'ne yalnızca üç saat mesafedeki Venezuela başkentinde durum hiç kolay değildi. ABD'nin dünyanın öteki ucundaki petrol kaynaklarını ele geçirmek için yüz binlerce askerini hazırladığı sırada kendisine en yakın ve dünyanın en önemli petrol rezervlerinden birine sahip Venezuela'da milli bir yönetimi kendi haline bırakacağı düşünülemezdi. 2001 Kasım'ında Venezuela devlet radyo ve televizyonlarından Afganistan'da ABD bombardımanında ölen çocuklar gösterildiğinde iki yönetim arasındaki ilk resmi gerilim ortaya çıktı. ABD Dışişleri yayınları protesto ederek Caracas'taki elçisini geri çağırdı.

Birkaç ay sonra Batılı şirketlerle ortak patronların ittifakından oluşan bir Sağ muhalefet sokağa döküldü. Bu ittifak, son bir yıldır yeraltı kaynaklarını ulusallaştırma yasaları ile toprak reformuna karşı birlikte mücadele sürdürüyordu. Şubat ayı boyunca bazı askerler basında açıkça Chávez'in istifasını istediler. Mart'ta ülkenin en büyük işçi sendikası CTV, işveren sendikası ve Vatikan'a bağlı Katolik kilise yönetimiyle Chávez'e karşı bir bildirgeye imza attı. Bunu takip eden günlerde silahlı kuvvetlerden sağcı ittifaka yönelik desteğin arttığı gözlendi. Başkan Chávez 7 Nisan'da Venezuela Petrolleri (Petróleos de Venezuela-PDVSA) yönetimini görevden aldığını ilan etti. CTV ve işveren sendikası, PDVSA yöneticilerine destek için genel grev başlattı. 11 Nisan'da Başkanlık Sarayı'na yönelen on binlerce muhalif, Chávez taraftarlarınca durduruldu. İki grubun çatışmasına GN (Ulusal Muhafızlar) ve Kent Polisi müdahale etmekte yetersiz kaldı. Bununla beraber medya Caracas sokaklarında muhaliflere saldırıldığı yönünde yayınlara başladı. Bu görüntülerde bir takım sivil kişiler halka ateş açmaktaydı. CNN ve BBC başta olmak üzere uluslararası medya Venezuela olaylarını kesintisiz yayımlamaya başladı. Bir gün önce Silahlı Kuvvetler'den ülkede sükûnetin sağlanması için harekete geçmesini isteyen Başkan Chávez, gece yarısından sonra gözaltına alındı. Sabaha karşı kendisine sadık General García Carneiro'yla beraber başkentteki Fuerte Tiuna Askeri Üssü'nde alıkondu. Fakat bundan halkın haberi yoktu. Chávez’in Küba’ya kaçtığı yönünde bir söylenti yayıldı.

12 Nisan'da Miraflores'teki Başkanlık Sarayı'na gelen İşveren Sendikası Başkanı Pedro Carmona, arkasına bazı asker, politikacı, işadamı, gazeteci, kilise ve üniversite yönetimini alarak kendisini Başkan ilan etti. ABD ve İspanya Carmona'ya desteğini deklare etti. Yönetimi destekleyen güvenlik güçleri başkent sokaklarında Chávez taraftarlarını öldürmeye ve kaybetmeye başlamışlardı. Bütün kentlerde bir sürek avı başlatıldı. Kentlerdeki Küba temsilcilikleri kuşatıldı. 13'ü sabahı Chávez taraftarları örgütlenerek başkente giden tüm ana yolları kesti. Turiamo Deniz Üssü'nde tutulan Chávez, istifa etmediğine dair bir elyazısını dışarıya ulaştırmayı başardı. Ordu yönetimi Chávez'i Caracas'ın 160 km kuzeyinde Karayip Denizi'ndeki bir askeri üs olan Orchila Adası'na nakletti. Ülkenin her yanında sokaklara dökülen milyonlarca Venezuelalıyı hiçbir televizyon kanalı göstermiyordu. Chávez taraftarları sonunda Venezuela Televizyonu'nu ele geçirmeyi başardılar. Akşamın ilk saatlerinde bir milyon Chávez destekçisi Başkanlık Sarayı'nı kuşatınca ordu birliği yetersiz kaldı ve darbenin elebaşları Başkanlık Sarayı'ndan kaçtılar. Aynı sıralarda Maracay'daki Chávez'in eskiden komutanı olduğu 42. Hava İndirme Tugayı tüm komuta kademesi ve bağlı birliklerle yasadışı darbe hükümetine karşı ayaklandı.

Chávez’e karşı darbenin kısa sürede yenilmesinin nedeni ordu üst yönetiminin dar bir kesiminin katılmış olmasıdır. Darbe bir harekât biçiminde değil sadece başkanı kaçırarak sanki bir hükümet boşluğu doğmuşçasına gerçekleşmiştir. Oligarşinin temsilcileri bir oldubittiyle, hükümet kurma planı ise halkın başkanlık sarayını kuşatmasıyla suya düştü.

Darbe 72 saatte yenildi ama ABD Bolivarcı Devrim’e karşı bugüne uzanan çok yönlü saldırı politikasını sürdürdü. USAID faaliyetleriyle Venezuela gençliğini rejime karşı örgütledi. Sağ partileri finanse etti ve uluslararası destek sağladı. Kolombiyalı paramiliter çeteler üzerinden ülkede istikrarsız ve güvenilmez bir ortam oluşturdu. En önemlisi ekonomik kuşatmayla önemli ölçüde rejimi tahrip etti. ABD politikaları darbeyi her alana yayarak sürdürdü.


2002 yılında Chavez’e karşı gerçekleştirilen ABD destekli 12 Nisan darbesi, 72 saatte yenildi ama ABD, Bolivarcı Devrim’e karşı bugüne uzanan çok yönlü saldırı politikasını sürdürdü.

Obama’nın “Yumuşak darbeleri” : Honduras, Paraguay, Brezilya

“Yumuşak darbe” fikri özellikle Obama’nın Başkanlık döneminde Demokrat Parti’ye bağlı akademisyenler tarafından ABD üniversitelerinde formüle edilen ve “turuncu devrimler”le başlayan süreçle test edildi. Bu akademisyenlerin önde gelenlerinden, Albert Einstein Enstitüsü’nün kurucusu olan Gene Sharp, yumuşak darbeleri beş aşamaya ayırır:

a) Yolsuzluk ve entrika iddialarıyla huzursuzluk ortamı teşvik etmek

b) Basın bağımsızlığı ve insan hakları kampanyaları yürüterek hükümeti zor durumda bırakmak

c) Kurumları tehdit eden şiddetli eylem ve gösterilerle politik kazanım elde etmek

d) Psikolojik savaş operasyonlarıyla ülkenin yönetilemez halde olduğu sanısı yaratmak

e) Sokak ayaklanmalarıyla hükümeti istifaya zorlamak ve onu uluslararası planda yalnızlaştırmak. Bu biçimde başlayacak bir iç savaşı ateşleyerek askeri darbeye zemin hazırlamak.

Bu aşamaların en mükemmel biçimde uygulandığı iki ülke Venezuela ve Brezilya’dır. Brezilya’da İşçi Partili Başkan Dilma Roussef seçimi kazanmasının üzerinden iki yıl geçmeden koltuğundan indirilebilmiştir. Venezuela’da ise parlamentonun üçte ikisi ABD’ci sağın eline geçmiş fakat silahlı kuvvetler Chávez’in mirasına güçlü bir biçimde sadık kaldığından henüz Başkan Maduro iktidarını sürdürmektedir.

Paraguay ve Honduras’ta ise Obama’nın Yumuşak Darbesi diğer yerlere nispeten kolayca gerçekleşmiştir. Ancak özellikle Honduras’ta durum giderek kontrol edilemez bir hal almış, devlet iflas etmiş ve ülke derin bir kaosa sürüklenmiştir. Bölge devi Brezilya’da seçilmiş başkan Roussef’in devrilmesi ülkeyi derin bir siyasi istikrarsızlığa taşımıştır.


“Yumuşak darbe” fikri özellikle Obama’nın Başkanlık döneminde Demokrat Parti’ye bağlı akademisyenler tarafından ABD üniversitelerinde formüle edilen ve “turuncu devrimler”le başlayan süreçle test edildi.

Honduras: Manuel Zelaya’ya karşı darbe (28 Haziran 2009)

2005 yılı sonunda Orta Amerika ülkesi Honduras'ta Liberal Parti'den Jose Manuel Zelaya Başkanlık Seçimi'ni kazandı. Zelaya önce, Karayip’teki komşusu Venezuela’daki Chávez yönetiminin ağırlığını arkasına alarak ABD'yle "ipleri kopartmadan" ilerlemeye çabaladı. Daha sonra Daniel Ortega yönetimindeki Nikaragua ile Chávez yönetimindeki Venezuela'yla yakınlaştı. Bolivarcı İttifak’a girme niyetini açıkça ortaya koydu. Petrocaribe'ye üye oldu. Venezuela'dan uzun vadeli %1 faizli kredi temin etti. Zelaya döneminde Honduras ekonomisi son 20 yılın en iyi rakamlarına ulaştı. Darbe döneminde konulan bir kez başkan seçilme sınırını kaldırmak için harekete geçtiğinde sistem kuvvetli bir direniş gösterdi. Başkan Zelaya'nın 24 Haziran 2009'da Genelkurmay Başkanı Vásquez Velásquez'i görevden almasına tepki olarak diğer üç kuvvet komutanı da istifalarını verdi. Yüksek Mahkeme görevden almayı Anayasa'ya aykırı buldu. 28 Haziran gecesi Meclis Başkanlığı ve Yüksek Mahkeme'nin desteğiyle Silahlı Kuvvetler, Başkan Manuel Zelaya'yı konutunda gözaltına aldı. Aynı gece parlamentoda Zelaya'ya ait olduğu söylenen sahte bir istifa mektubu okundu ve Başkan'ın "istifası" kabul edildi. Komploda önemli rol üstlenen Zelaya'nın partidaşı Meclis Başkanı Roberto Micheletti 2010 Ocak ayında yapılacak seçimlere kadar Devlet Başkanı ilan edildi. Ertesi günü Zelaya, Kosta Rika'ya giden bir uçağa bindirilerek sürgüne gönderildi.

Sürgünde Zelaya'nın muhalefet gücü zamanla zayıfladı. Porfrio Lobo 2011'de ülkeye dönmesine izin verdi ama siyasi yasağı devam etti. Zelaya sonrası kukla başkanlarla yönetilen Honduras'ta yoksulluk %50 düzeyine yükseldi. Devlet personel maaşlarını ödeyemediği için ordu kısmen tasfiye edildi. Uyuşturucu kartelleri polisi rüşvetle yönetmeye başladı. Honduras'ta ateşli silahlarla ölüm oranı Latin Amerika'daki en yüksek seviyeye çıktı.

 

Paraguay’da Fernando Lugo’ya Karşı Darbe (21 Haziran 2012)

20 Nisan 2008'de yapılan seçimde Paraguay tarihinde ilk kez iki egemen partinin adayı dışında biri Başkanlık Seçimi'ni kazanmıştı. Yeni başkan Fernando Lugo yalnızca sol eğilimli değil aynı zamanda ülkenin tanınmış rahiplerindendi. "Yoksulların Piskoposu" olarak tanınan Lugo, 2005'te din adamlığından istifa ederek politikaya atılmıştı.

Lugo iktidarda bulunduğu sürede hiç de radikal olmayan bazı demokratik değişikliklere imza attı. Emekçilere yönelik baskıları kaldırdı. Çalışma yaşamında istikrarsızlıklar sürmesine rağmen hakların savunulacağı bir demokratik ortam doğdu. Sağlık hizmetini ücretsiz hale getirdi. Yoksullara yardım yaptı ve sistemin izin verdiği oranda devletçi ekonomi politikası uyguladı. Bu bile verimliliği artırmaya yetti: Barajlardan elde edilen enerji geliri üç kat arttı. 2010 yılında Paraguay tarihi bir rekor kırarak %15 büyüdü. 2011'de ise bu oran %6,4 olarak gerçekleşti.

Fakat Başkan Lugo 2010'da lenf kanserine yakalandı ve tedavi için dört aylığına Brezilya'ya gitmek zorunda kaldı. Tamamen iyileşmesine rağmen tedavi sürecinde yönetimdeki etkisini yitirdi. Lugo'nun önünde Paraguay'da kronikleşen toprak sorunu gibi problemler duruyordu. Başkan söz verdiği Toprak Reformu konusunda adım atamadı. Oysa köylülerin mücadelesi artarak sürüyordu. 15 Haziran 2012'de başkentin 240 kilometre kuzeyinde "Curuguaty Katliamı" olarak adlandırılan bir olayda 11 köylü ile 6 polis öldü. Başkan Lugo komployu aşmak için bazı düzenlemelere girişti. Polis şefini görevden aldı ve İçişleri Bakanı'nı değiştirdi. Bakanlık görevine getirdiği, ABD elçisiyle yakın ilişkilere sahip, eski savcı Rubén Candia Amarilla komplonun derinleşmesine hizmet etti. Bir hafta sonra 21 Haziran 2012'de Paraguay Parlamentosu Başkan Lugo'yu yargılayarak görevini yeterli biçimde yerine getirmediği sonucuna vardı. Ertesi günü Lugo'nun başkanlığı 39'a karşı 4 oyla düşürüldü.

 

Brezilya’da İşçi Partisi’ne Karşı Darbe

İşçi Partisi (PT) hem bir parti örgütlenmesi hem de geniş bir kitle hareketi tarafından iktidara taşındı. Parti 1988’den başlayarak Brezilya’nın en büyük nüfuslu kentlerinin yer aldığı Rio Grande Sur ve Porto Alegre’nin yönetimlerini kazandı. Başkanı Lula da Silva dahil en önemli liderleri sendikal mücadeleden gelen PT, Sao Paulo 1997 ve Porto Alegre 2000-2001 Sosyal Forumlarını gerçekleştirdi. 2003 yılında iktidara gelen İşçi Partisi’nin sosyal programları sayesinde, 22 milyon Brezilyalı mutlak yoksulluktan kurtuldu. İşsizlik ve çocuk işçi sayısı azaldı. Okula kayıtlı öğrenci sayısı katlanarak arttı. 2003-2012 yılları arasında gelir dağılımındaki eşitsizlik azalırken reel ücretlerde üretim artışının üzerinde bir yükselme gerçekleşti (Üretim %13,2, reel ücretler %20,8 arttı). 2002- 2010 arasında Brezilya ihracatı dolar bazında %146, ithalatı ise %85 oranında arttı. Venezuela’da Chávez’in PVDSA’yı yaratması gibi, Brezilya’da İşçi Partisi lideri Lula da Petrobras’ı yarattı. Küresel beş büyük petrol şirketinden biri olan Petrobras uluslararası sermayenin hedefi haline geldi. Brezilya karasularında bulunan 300 milyar dolarlık petrol rezervinin çıkarılması ihalesinin Çin konsorsiyumuna verilmesi ABD’nin düğmeye basmasına yol açtı. Petrobras merkezli bir yolsuzluk operasyonu, medyanın güçlü desteğiyle İşçi Partisi yönetimine taşındı. Bazı yöneticiler bürokrasi ve iş çevrelerine gelir aktarımı yapmaktan ağır cezalara çarptırıldılar. Sonra da tüm bunlardan Dilma Roussef’i sorumlu tutarak meclis oylamasıyla başkanlıktan indirdiler. Oysa savcılık suçlamaları arasında bile başkanla ilgi kurulabilecek herhangi bir unsur bulunmamaktaydı. Ayrıca İşçi Partisi lideri eski devlet başkanı Lula da Silva da polis operasyonuyla gözaltına alındı. Tüm bunları İngiliz sermaye çevreleriyle yakın ilişkili Brezilya yüksek yargısı yürüttü. Paraguay’dan sonra Brezilya’da da parlamenter darbe yoluyla ABD uydusu yönetimler iktidara geldi.


Bölge devi Brezilya’da seçilmiş başkan Roussef’in devrilmesi ülkeyi derin bir siyasi istikrarsızlığa taşımıştır.

İstila biçiminde darbeler: Guatemala, Küba, Granada, Panama

ABD’nin en eski emperyalist politikalarından biri askeri istila yöntemiyle meşru yönetimleri devirmektir. ABD bu istilalarda eski rejimin artıklarından ya da karşı devrimci yerel unsurlardan bir ordu kurma yolunu seçmektedir. Bunun nedeni içeride başarısız olmasıdır. Soğuk savaş döneminde ilk istila Guatemala’da Jacobo Arbenz’in milli demokratik devrimine karşı girişilendir. Zamanın en önemli milli ekonomik ve demokratik hamlelerini gerçekleştiren Arbenz, United Fruit Company’yi ülkeden atmıştı. Buna karşı ABD ambargo ilan etti. Örgütlenen birkaç darbe girişimi başarısız olunca ABD karşı devrimci bir ordu kurdu. Guatemala ABD donanması ablukasındayken gerçekleşen istila sonucu Arbenz hükümeti yıkıldı ve ülke 40 yıl sürecek bir iç savaşa sürüklendi.

20.yy’daki en önemli istila hareketi Küba’daki sosyalizmi hedef almıştır. 17 Nisan 1961’de 1.500'den fazla ağır silahlı karşıdevrimci; 5 gemi, 15 çıkarma teknesi, 5 tank, kamyonlar, toplarla ve 16 B-26 bombardıman uçağının desteğiyle Giron sahiline (bizde Domuzlar Körfezi olarak bilinir) çıkarma harekâtı başlattı. CIA’nın dönemin en büyük ekonomik kaynaklarını kullanarak oluşturduğu istila ordusu Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri’ne 66 saatte diz çöktü. Bu istila olayı kısa süre sonra dünyayı bir nükleer savaşın kıyısına kadar getirdi. Küba’ya yönelik ambargo ve sabotajlar yarım asırdan fazla sürdü.

1979 Reagan hükümeti Nikaragua Devrimi’ni yıkmak için benzer bir karşı devrim ordusu kurmuştu. Buna kontrgerilla adı verdiler. Sayısı otuz bine varan bu güç on yıl süresince hem Nikaragua hem de El Salvador’a dönük istila hareketi sürdürdü. Bu ülkelerin ekonomisi çökene dek savaş sürdü. Fakat yine de ABD yenildi.

Reagan döneminde karşı devrimci güçlerin yetersiz kaldığı noktada ABD Güney Ordusu’nun işgal harekâtları devreye girmiştir. İlk doğrudan askeri müdahaleyi 1983'te Karayipler'de çok küçük bir ada olan Granada'ya yaptı. Henüz Küba’yla ittifak geliştiren İngiliz sömürgesi bu adayı haritada bile görmek zordur. İkinci müdahale de Panama’da General Manuel Noriega’ya karşı gerçekleşti. Noriega aslında ABD’nin yetiştirdiği bir askerdi. Fakat onun çıkarlarını tehdit ettiği anda hedef haline geldi. Noriega, ABD'nin ünlü Amerikalılar Okulu'nu kapattı ve onun El Salvador'a karşı yürüttüğü kirli savaşa destek vermedi. Hatta oradaki gerillalarla bir sorunu olmadığını söyledi. Kolombiya'daki gerilla örgütü FARC'la ve Nikaragua'daki Sandinist Yönetimle iyi ilişkiler kurdu. Kanal antlaşmasının elden geçirilmesi yönündeki baskılara direndi. Japonlarla yeni bir kanal projesi için görüşmelere başladı. ABD'nin bölgedeki askeri egemenliğine açık biçimde karşı çıktı. Uyuşturucu trafiğinin ABD'nin kontrolüne geçmesine müsaade etmedi. 3 Ekim 1989’daki başarısız bir darbe girişimi sonrası ABD donanması 26 bin piyadenin katılığı bir işgal harekâtıyla rejimi yıktı. Bu istila her ne kadar Bush’in başkanlığı sırasında gerçekleşmişse de karar Reagan döneminde alınmıştı.