Bize Ulaşın

     

Komünist Manifesto 170 yaşında

Ve yine bugün en önemli Manifesto dersi şudur: Bağım­sızlık olmadan ne demokrasi olur ne sosyalizm! Bir milletin bağımsız olması, ileri adım atmasının ön şartıdır. Çünkü adımı atacak olan milletin kendisidir. Her canlı önün­deki adımı atar; önüne konan “adımı” değil. Manifesto’ya göre, bağımsızlık, burjuvazi için “en hafif deyi­miyle önemsizdir.” Ama işçi sınıfı için, sömürü ve baskıdan kurtulmanın ön şartıdır. O nedenle, Marx ve Engels, 1848’den Manifesto basımlarına önsöz yazmaya devam et­tikleri 1893’e kadar, Polonya’nın, Almanya’nın, İtalya’nın, Macaristan’ın bağımsızlık mücadelesini Avrupa devrimlerinin merkezine yerleştirdiler.

 

Marx'ın düşüncesinin son 100-150 yıl içinde toplum­sal pratiğe etkilerini gözönüne alarak tarih içindeki yerini değerlendirebilir misiniz ?

– Marx’ın beni deli gibi sevdalara dü­şüren bir cümlesi var. Hegel’in hukuk felsefesini eleştirirken şöyle diyor: “Pro­letarya ayağa kalkmadan, felsefe gerçek­leşemez; felsefenin gerçekleşmesi olma­dan, proletarya ayağa kalkamaz.” (1)

Onbirinci tez ünlüdür. Orada “filozof­ların dünyayı yorumlamaktan başka bir şey yapmadıkları ” belirtilir ve “Esas olan dünyayı değiştirmek­tir” denir. Onbirinci tez, bir yönüyle idealist felsefeye eleştiri, bir yönüyle de öğüt gibi. Ancak yukarda aktar­dığım cümle, bence mese­leyi onbirinci tezden daha sağlam koymuş. İnsan ey­lemi ile felsefe arasındaki bağlantı! Felsefeyi gerçek­leştiren, en sonunda yığın­ların eylemidir; pratik ener­jisidir. Fransız Büyük Dev­rimi olmasa, bugün J. J. Rousseau’nun felsefesi ne kadar olurdu? Ekim devri­mi, Çin devrimi olmasa, bugün Marx ve Engels ne kadar varlardı?

Zincirdeki enerji

Marx’ın tarih içindeki yerini, 20.yüzyılın devrimleri belirledi. Komünist i Partisi Manifestosu, aslın­da tek cümleye indirilebi­lir: Proletarya devrim yapar, iktidar olur, dünyayı değiştirir. Bütün bunlar oldu. Ezilen insanlık, o yoksul yığınlar, Marx ve Engels’i eylemleriyle hayata geçirdiler.

Marx, felsefesini hayattan, tarihin maddesinden çıkarmıştı. Tarih ve hayattan,

felsefeyi, o teoriyi, tarih ve hayatın parçası haline getirdi; tarihsel ve gerçek kıldı. Marx’ın felsefesi olmadan proletarya devrimleri olmazdı ve proletarya dev­rimleri olmadan da Marx’ın felsefesi ol­mazdı. Öyle bir felsefe ki, zincirdeki enerjiyi keşfetti. “Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayanların”, yepyeni bir dünya yaratabileceklerini saptadı.

Bu da bir diyalektik, yoksulluğun dünyayı değiştiren en büyük enerji kay­nağı olması! Yoksulluktaki cevheri Engels, Feuerbach eleştirisinde vurgular: “Eğer açlık ve sefalet yüzünden bedenin­de bir cevher yoksa, kafanda, ruhunda ve yüreğinde de ahlâk namına bir cevher yok demektir.” Marx ve Engels’i iktisat­çılardan ayıran fark, o cev­heri görmeleriydi. Marx, Felsefen i n S e fa l e t i’ n d e söyler bunu: “İktisatçılar, yoksullukta yalnız yoksulluğu görürler; fakat yok­sulluğun, eski toplumu yı­kacak olan devrimci yanını fark etmezler.” Fark etmedikleri için de, iktisatçılar, 20. yüzyılın filozofu ola­mamışlardır.

 

Devrimler coğrafyasının teorisi

150 yıl öncesine baktı­ğımız zaman, Marksizm’in hangi koşullarda oluştuğu­nu görüyoruz: Gelişmiş sa­nayi, güçlü ve toplu işçi sı­nıfı, kısacası Avrupa.

Bilimsel Sosyalizm, el­bette o zamanın öncü coğ­rafyasında, devrimler coğ­rafyasında doğacaktı. O za­man bir tek Avrupa var devrim haritasında. Asya, Afrika, ve Latin Amerika, dünyanın geleceği üzerinde söz sahibi değiller. Oraları, Avrupa’da yükselen kapita­lizmin belirlediği kara parçaları, Avrupa, öne fırla­mış, dünyanın geri kalanını kolundan bacağından tut­muş, insanlığın yeni geliş­me yatağının içine çekiyor; elbette paryalar olarak.

Marx ve Engels, Avrupa devrimleri çağının teorisyenleriydi. İşçi sınıfı ken­dinden önce devrim yapan sınıflardan farklı olarak, kendisini kurtarmak için bütün toplumu kurtarmak zorundaydı. Feodal toplumu devrimle yıkan burjuva­zi, yeni bir azınlık diktası kurmuştu. Ger­çi, krallığa ve beylere karşı toplumun ge­niş emekçi Resmini arkasına takmıştı ama getirdiği sistem, kendi sınıf diktasıydı; burjuva özel mülkiyet sistemiydi. İşçi sınıfının ondan farkı, mülksüz bir sınıf olduğu için, ücretle çalıştığı için, paylaş­maya mecbur olduğu için, kendisiyle bir­likte bütün toplumu da kurtarmak zorun­da olmasıydı. Bunun koşullan da Avru­pa’daydı. Üretimin toplumsal olması ile mülkiyetin özelliği arasındaki çelişmenin kıtası!

 

Devrimin Avrupa’dan ezilen dünyaya kayması

Marx ve Engels’in bu tezle­ri, 19. yüzyıl Avrupa’sında, Paris Komünü ‘yle diğer işçi devrimle­riyle, doğrulanmış oldu. Gerçek­ten de, bakıyoruz, o zaman, dev­rimler dünyanın en gelişmiş kapi­talist ülkelerinde gerçekleşti. Fakat daha sonra, 19. yüzyıl sonla­rından itibaren kapitalizm, em­peryalist bir karakter kazandı; dünyanın geniş alanlarına serma­ye ihraç etti ve o uyuyan dünyayı kapitalist çelişmelerin içine çekti. Oralarda elde ettiği sömürüyle kendi emekçilerine belli paylar verdi ve ülkesindeki sınıf çeliş­melerini belli ölçülerde yatıştırabildi. Tabii bu, Marx ve En­gels’in hayatlarında görmedikleri bir olay. Marx  1883 yılında öldü­ğü zaman kapitalizm, emperya­lizm aşamasına henüz yeni gir­mekteydi.

Marx, peygamber veya mü­neccim değildi; Bilimsel Sosya­lizmi inşa ederken, olgulardan hareket et­ti; Yani yaşanan pratikleri teori haline getirdi; yoksa geleceğe yönelik bir takım kestirimlerde bulunmadı. O’nun zama­nında “devrim kapitalizmin en geliştiği ülkelerde olacak” tezi geçerliydi. Paris Komünü öyle değil mi?

Bakıyoruz daha sonraki devrimlere, örneğin Rusya’da gerçekleşiyor/Rusya, kapitalist ülkelerin en az gelişmiş olanı, geri ülkelerin de en gelişmişi. Rusya’dan sonraki devrimler ise, daha geri ülkelerde oluyor. Çin devrimi, Vietnam devrimi, Küba devrimi…

Marx’tan sonra devrimin doğuya doğ­ru, yani gelişmiş kapitalist ülkelerden ge­ri ülkelere doğru kaydığını, kapitalizmin merkezlerinden çevre ülkelere doğru kaydığını görüyoruz.

Kalıp olarak bakılınca, Marksizme en yoğun eleştiriler buradan gelir. “Gelişmiş kapitalist ülkelerde devrim olacak dedi, ama Rusya’da, Çin’de oldu” denir.

Bir kere Marx, 1848 ve 1871 devrim­leriyle, yani insanlık pratiğiyle doğrulan­dı. Sonra Marx’ın tahlil etmediği bir dünyaya girdik. 19. yüzyıl devrim modeli ile 20. yüzyıl modeli arasındaki farkı, yi­ne Marx’ın takipçileri açıklayabildi; baş­kası değil.

Marx ve Engels, öyle bir teori bıraktı­lar ki, bu teoriyi hayata uygulayanlar, emperyalizm çağını tahlil edebildiler. Lenin, artık devrimin gelişmiş kapitalist ülkelerde değil, emperyalist zincirin za­yıf halkasında olacağım gördü. Mao, gö­reli geri ülkelerde inşa edilen sosvalizmin, kapitalizme geri dönüş olasılığım içerdiğini saptadı ve proletarya diktatör­lüğü altında devrimin sürdürülmesi teori­sini üretti. Bu olgular, Marx’m bıraktığı mirası kabul edenlerin, gelişen dünyayı ve devrim olanaklarını açıklayabildiklerini gösteriyor. Yalnız açıklamak bir şey ifade etmiyor elbette; Marksist teori kıla­vuzluğunda devrim yaptılar; asıl önemli olan bu.

 

Sonsuz duvarını görebilmenin yaran

Altını çizmek gerekiyor: Marx, bilgi­mizin mutlak hakikat olmadığını sapta­mıştı. Nesnel olarak, bizim dışımızda kuşkusuz bir mutlak gerçek var, ama in­san bilgisi, o insan bilgisinin doruğu olan Bilimsel Sosyalizm, o mutlak gerçeği bütün yönleriyle kavrayamaz; ancak o gerçeğe daha fazla yaklaşabilir. Çünkü, evren sonsuz, bizim temas ettiğimiz dün­ya ise sınırlı. Ayrıca biz temasa geldiği­miz dünyanın gerçeğini de sınırlı olarak keşfedebiliyoruz, En azından o dünyayı evrenin tanımadığımız süreçleriyle bağ­lantısı içinde kavrama şansına sahip de­ğiliz. Kavrayışımızda her zaman, eksik olan bir boyut, bir derinlik olacaktır. Kal­dı ki, zaman da bitmiş değil. O nedenle bilgi, üstelik zamanla da koşulludur. Do­layısıyla bilgi, göreli olarak doğru olabi­lir. Ve mutlak hakikat, ancak sonsuz sa­yıdaki göreli doğrunun toplamı olacaktır ki, insanlık burada bir kez daha sonsuz duvarına çarpmaktadır.

 

Çağımızın rakipsiz devrimci teorisi

Marksizm, özetlediğimiz bilgi teorisi sayesinde yeni sınıf müca­delesi pratikleriyle, üretimdeki gelişmeyle ve yeni bilimsel de­neylerle, değişen dünyayı daha doğru açıklama yeteneğini içerir; Marksizm, böylece değişen dün­yada rakipsiz bir devrimci teori olarak kalabildi. Nitekim 20. yüz yıla baktığımız zaman, milyonları ayağı kaldıran tek akımın Mark­sizm olduğunu görüyoruz. Yüz milyonlarla insanın pratik enerji­sini harekete geçirmede, böylece kendini doğrulamada Marksizmle rekabet edebilecek, yarışabilecek başka bir teori yok.

Ulusal kurtuluş savaşlarına ışık tutan Fransız Devrimi ideolo­jisi de bütünüyle devredışı kalmış değil elbette. Burjuvazinin dev­rimci teorisinin 20. yüzyılda ezi­len dünyada, Mustafa Kemal ör­neğinde olduğu gibi, bir geçerliği vardı ve etkili oldu. Ancak Türk Devrimi ‘nin Altı Oku’na bakınız, devletçilik ve halkçılığın kayna­ğı, Ekim Devrimi’ndedir. 1917’den sonraki ulusal demok­ratik, devrimler, burjuva devrimci ideolo­jinin rehberliğinde gerçekleşse bile, em­peryalist kapitalizme karşı sosyalist ülke­ler ve güçlerle ittifak halindedir. Burju­vazinin devrimci teorisi, çağımızda an­cak sosyalizme yaklaşarak ve sosyalizm­le ittifak ederek yaşayabilmiştir. Bu da göstermektedir ki, çağımızın esas dev­rimci akımı, Bilimsel Sosyalizm’dir.

İşte 20. yüzyılın büyük devrimleri, Rus devrimi, Çin devrimi, diğerleri, hep Marx ve Engels’in bayrağı altında ger­çekleşti.

 

Ezilen Dünya’nın sosyalizm bayrağındaki damgası

Tabii devrimin teorisi değişmişti; artık Paris Komünü modeli geçerli değildi. Artık devrim, bir ülkenin içindeki sınıfların bir hesaplaşması değil, emperyalist sömürü zincirinin bir ülkedeki halkasının kırılmasıydı. Gelişmiş bir işçi sınıfının burjuvaziyi devirmesi şeklinde bir devrim değil de, örneğin Rusya’da işçi-köylü ittifakıyla bir demokratik devrim ve ardından sosyalist devrim oldu. İşçi –köylü ittifakı, Çekiç Orak simgeleriyle sosyalizmin bayrağına yazıldı. Dikkat ediniz, bayrak; yani kısa süreli bir taktik değil. ABD, Almanya, Fransa. Japonya kominist partilerinin bayrağında da orak, yani köylülük var. Devrimciliğe Av­rupa’nın kendi damgasını vurduğu çağdan, Ezilen Dünya’nın damgasını taşıyan çağa geçtiğimizi, devrimin bayrağında da görebilirsiniz.

Rus, Çin, Doğu Avrupa, Kore, Küba, Vietnam, Kamboçya, Laos:  Bu devrimlerin hepsi “Biz Marksist teoriyi uyguluyoruz” diyen partilerin önderliğinde yapılmıştır. Hepsinin diğer bir ortak yanı, 19. yüzyılın devrim modeline takılıp kalmamalarıdır.

Lenin, Paris Komünümü taklit etmemiştir; etseydi, Rusya’da devrime önderlik edemezdi. Ancak Lenin, kendi devrim modeli Marksizmin teorik birikiminden çıkarmıştır.

Çin devrimi ise, Lenin’in “zayıf halka” teorisini doğrulamakla birlikte, Ekim Devrimi’ni taklit etmemiştir. 1920’lerde Ekim devrimi’ni örnek alarak birkaç şehirde ayaklanmaya kalkıyorlar ve kentlerdeki güçlerini bütünüyle kaybediyorlar.  Mao diyor ki, “Marksizm böyle değildir. Marksizmi, Çin gerçeğine uygulayacağız ve biz köylülüğü esas alacağız”. Birileri “Bu Marksizm değil” diyor; çünkü metafiziğin içindeler. Devrimciler, devrimi yapacak sınıfları ısmarlama şansına sahip değiller, tarihin içinde hangi devrimci sınıfı bulurlarsa, onunla iş yaparlar. Mao, Marksizm bayrağı altında, dünyanın dörtte birinin yaşadığı ülkede, büyük bir gerçekleştirdi.

Bunların hepsi, Marx’ın 20. yüzyıla cevalliyetini sürdürebilir bir teori bıraktığını göstermektedir. Liberalizmle devrim yapabiliyor musunuz, ya da ortaçağın dinsel idelojisiyle?

 

Marx zamanında devrimin kendisi Avrupa merkezliydi

 

 -Gerçi siz Marx dönemini açıkladınız ama Marx’a yapılan eleştirilerin başında “Avrupa-nıerkezci” olduğu konusu geli­yor; ardından da “ekonomist” bakışın yoğunluğu eleştiriliyor.

– Doğru, Marx  Avrupa merkezcidir; Ama o zaman, eğer devrimle ilgiliyseniz, Avrupa merkezci olmayıp da ne olabilir­diniz? O dönemde, Avrupa dışın­da, dünyayı değiştirme pratiğine giren başka bir kıta yok. Unut­mayalım, Marksizmin birinci özelliği, bir devrim teorisi oluşu­dur. Kapitalizm, önce Avrupa’da gelişiyor. İnsanlık, o çağda ata­ğını Avrupa’dan yapıyor. Avrupa öncü kıta olmuş! Nitekim 20. yüzyılda, Afrika ve Latin Ameri­ka’nın da, Avrupa mecrasına gir­diğini görüyoruz. Yani Avrupa, bütün dünyaya kendisini dayatabilmiş.

20. yüzyıla baktığımız zaman, Mark­sizmin dünyalılaştığını görüyoruz. Bir­denbire o dünyanın uyuyan alanlarının, öncü tarihin içine girdiğini, Avrupa’nın önüne geçerek dünyanın geleceğini belir­leyecek büyük pratikler yarattığını görü­yoruz. İşte burada Marksizm, Avrupa merkezli olmaktan çıkıyor; Asya’nın ön­derliğinde dünyalılaşıyor.

Sovyetler Birliği bir yarı Avrupa, yan Asya ülkesi. Ekim Devrimi’nden sonra,” Avrupa’dan bakanlar, Bilimsel Sosyaliz­mi artık Doğulu görüyorlar. Dünya dev­riminin merkezi Ezilen Dünya’ya doğru kayınca, Marksizm de devrimle birlikte merkez değiştiriyor. Marksizm, kendi kaderini devrime bağlamış. Avrupa’da ortaya çıkan her ideolojinin aynı yetene­ği gösterdiğini söyleyemeyiz. Bu yetene­ği yalnız Marksizm gösteriyor. Diğer te­oriler, doktrinler kendilerini Avrupa’ya çiviledikleri için, devrim Doğu’ya doğru kayarken, onlar, Avrupa’da kalıyorlar ve beslenme yetersizliği nedeniyle kuruyor­lar. .

Bu arada, Marksizm dünyalılaşırken, Avrupa’nın önemsizleştiğini görüyoruz. Devrimin terk ettiği kıtalar, canlılığını yi­tiriyor.

Marksizm ise, devrimin olduğu kıta­larda doğrulanıyor. Devrimin olmadığı kıtalarda ise, bir süre gericilik doğrulanı­yor olsun. Biz marksistler, bu kusuru­muzdan çok hoşnutuz.

Kısacası Marksizmin Avrupa merkezci olduğu eleştirisini, hem doğru hem yan­lış diye yanıtlayabiliriz.19. yüzyıl için doğru ve kaçınılmaz. 20. yüzyıl için yan­lış. Ama en büyük doğru şudur: Mark­sizm, Avrupa’ya çakılı olmadığını, dev­rimlerle dünyanın her coğrafyasına yayılabildiğini kanıtlamıştır. Bilimsel Sosya­lizm, insanlık tarihinin en dünyalı akımı­dır.

 

Marksizm ekonomizmi reddeder

Ekonomizm eleştirisine gelince, te­melden yanlış. Marksizm ekonomizmi temelden reddederek doğdu. Biraz önce Marks’ın katkısına değindik. Marksiz­min merkezinde, devrim yapıp, proletar­ya diktatörlüğü ile dünyanın değişmesi olayı var. Bilimsel Sosyalizmin sebebi hikmeti, ekonomizmin reddidir diyebili­riz. Marx’ın 18. Brümerde belirttiği gi­bi, insanlar kendi tarihlerini kendileri ya­parlar. Ancak dilebildikleri gibi değil de, tarihsel olarak belirlenmiş koşullar için­de. Yani bir sahne var, o sahnede tarih yapabilirsiniz. Marksizm, insanın bilinçli politik çabasına önem verdiği için, dev­rimci bir teoridir. Hatta belli dönemlerde, insanın tarihe müdahalesi belirleyici önem kazanır. Örneğin devrimci kriz dö­nemlerinde.

 

“İlerlemeci” değil devrimci

-Avrupa merkezciliği eleştirisinin Önemli bir yanını “uygarlık” konusu oluşturuyor. Bu hem “ilerlemeci” bakış açısı nedeniyle bütün toplumların Avru­pa tarzı bir üretim biçimine girip girme­yeceği sorununu, hem de Doğu-Batı kül­tür tartışmasını getiriyor.

– Bir kere Doğu-Batı kavram!aştırması yanlış. Belli aşamaları, Doğusu da Batısı da yaşıyor. Alın Kahramanlık Çağı’nın destanlarını, İlyada ve Odisseia’deki Ahileus, Hektor veya Paris ile bizim De­de Korkut’taki Bamsı Beyrek veya Salur Kazan’ın kültürleri aynıdır. Çin impara­toru ile Yavuz Sultan Selim’in ya da İs­panya kralı Filip’in kültürleri de öz ola­rak aynıdır. Doğu ve Batı kültürü diye iki kültür yok, ama sınıfsız toplumun, Kah­ramanlık Çağı’nın, feodal toplumun ve kapitalizmin hakim kültürleri var.

“İlerlemeciliğe” gelince, Marx ve En­gels “ilerlemeci” değil, büyük devrimci teorisyenlerdir. Tarihsel Materyalizm, toplumların hep dümdüz ilerlediği gibi tarihe aykırı bir iddiayı paylaşmaz. Ta­rih, sınıflar arası mücadelelerin tarihidir. Bu nedenle süreçler, zikzaklar içerir; ba­zen yüzyıllar süren çürüme ve geri dönüş dönemleri yaşanır. Dolayısıyla tarihe çok yukarıdan baktığımız zaman, toplam ola­rak bir ilerleme görüyoruz.

Bu ilerlemenin iki dinamiği var. Biri insanın doğaya hükmetme çabasıdır. İn­sanın daha fazla özgürleşmesi, en sonun­da doğaya olan bağımlılığının azalmasıy­la mümkündür. Elbette doğa-insan den­gesini koruyarak.

İkincisi, sınıf tahakkümüne karşı mü­cadeledir. Tarihin seyrine baktığımızda, köylü köleye göre, işçi toprağa bağlı köylüye göre daha özgürdür.

 

Doğanın intikamı

Ancak insan, doğaya egemen olayım derken, çürüme çağındaki kapitalizmle birlikte üzerinde yaşadığı doğayı mahve­den bir sistemle yüz yüze, gelmiştir. Marx ve Engels, daha 19. yüzyılın orta­larında bu gidişi gördüler. Engels, Doğa­nın Diyalektiği’nde, “Doğa üzerinde in­sanlığımız zafer kazanıyor diye boş ha­yallere kapılmayalım. Doğa bizden bu tür zaferlerin intikamını alır.” der. (2) Bi­limsel Sosyalizm hakkında fikri, olan çoklarının görebildiği gibi, Engels, daha sanayileşmenin erken çağında, insanın fi­zik varlığının ve doğanın yıkıma uğratıl­masını eleştiren “ilk büyük ekolojik ya­zarlardan biridir.” (3) Marx, kapitalist ta­rımın her ilerlemesinin, yalnız işçileri soyma sanatında değil, aynı zamanda toprağı soyma sanatında bir ilerleme ol­duğunu; yine işçinin verimliliğinin bir süre için artırılmasındaki her ilerlemenin, bu verimliliğin sürekli kaynaklarının tah­rip edilmesinde bir ilerleme olduğunu, Kapital’in ilk cildinde yazmıştır. (4) Do­ğa, Marx’a göre, insan için hayattır, yok­sa geçim maddesi değil. Marx, kapitaliz­min en sonunda yaşadığımız doğayı yıkıma uğratan bir sistem özelliği kazanaca­ğını kesin ifadelerle belirtti. Kapitalizmin tarihteki diğer sistemlerle karşılaştırıla­mayacak kadar yıkıcı olacağını tahlil etti.

Marx, kapitalizmin, doğayı yıkıma uğrattığı için de yıkılıp gideceğine vurgu yaptı.

 

Geleceğin toplumu, eski toplumun en geliştiği yerden filizlenmedi

Ancak 20. hatta 21. yüzyıl Marksisti 19. yüzyıl Marksizmine şöyle bir eleştiri yapılabilir: Marx, geleceğin toplumunun bir önceki toplumun en geliştiği yerden filizleneceğini söyledi. Sosyalist uygarlık, kapitalizmin en geliştiği yerden doğacak ve ilerleyecekti.

Gerçi bu, tam ifade edilmiş değil,  toplumların eşit olmayan gelişmesini saptamıştı. Ancak bir sonraki toplumun üretici güçlerin en geliştiği ülkede yeşereceği gibi bir görüşü de vardı. Oysa, insanlık tarihi öyle değil. En gelişmiş bir sonraki sisteme sıçrama yeri olmuyor.

Diyelim, ilk sınıflı toplum Mezopotamya’da gelişti. Meta ekonomisinin daha sonraki en gelişmiş alanlarına bakınız, köleci uygarlıklar Atina ve Roma’da doğdu, Mezopotamya’da değil. Feodalizm  çağında bakıyorsunuz, İslam uygarlığı öne geçiyor. Batı Avrupa, feodal çağın ileri değil, geri bölgesidir. Ancak bu kıta, kapitalizme Çin ve Ortadoğu gelişmiş feodal toplumlardan önce geçmiştir.

Bütün bu olgulara baktığınız zaman, ileri durumda olan ülkelerde, sistemin bir anlamda kabuk bağladığı, aşırı bir oturmuşluk içine girdiği ve tutuculaştığı görülür.

En gerinin öne geçmesi, en ilerinin ar­kada kalması, diyalektik bir olay. 20. yüzyılın başında bütün dünya, Avru­pa’nın ileri, Asya’nın geri olduğunu dü­şünürken, Lenin, “Geri Avrupa, İleri As­ya” dedi. Gerçekten bugün, Lenin’in doğrulanması kuvvetlenerek sürüyor. 15. yüzyılda başlayan Atlantik çağı bitti. Ar­tık dünya ekonomisinin ağırlığı Pasifik’e kaydı. Çin, dünyanın en büyük ekonomi­si haline geliyor.

 

Sınıflar ortadan kalkınca, ideolojiler de kalmayacak

 – Evrim kuramı gibi bilimsel gelişme­lerden etkilenerek oluşan Bilimsel Sosya­lizmin, yerine, gelecek yüzyılda; yeni bilimsel gelişmeleri kendine dayanak ya­pan daha kapsamlı bir teori oluşabilir mi? Marksizm, sınıflar kalkınca ne ola­cak?

– Adı üstünde, Marx ve Engels, teori­lerine “Bilimsel” demişler. Bilimdeki her gelişmenin Bilimsel Sosyalizmi olgun­laştıracağını biraz önce konuştuk.

Ömrüne gelince, Bilimsel Sosyalizm, bütün ideolojiler gibi sınıflı topluma ait­tir, işçi sınıfının ideolojisidir. İşçi sınıfı, sınıfları ortadan kaldırırken, kendisini ve ideolojiyi de ortadan kaldıracak: Sınıfla­rın olmadığı bir dünyayı, Bilimsel Sos­yalizm bugünden görüyor. Ama o dünya­da kendisine de yer yok.. Marksizmin, en azından son 150 yılda oluşan içeriğiyle yaşayamayacağı kesindir. Kuşkusuz Bi­limsel Sosyalizmin sınıfsız dünyaya bıra­kacağı bir teorik miras olacaktır. Nasıl Demokritos’tan, İbn Haldun’dan veya Hegel’den günümüze kalan bir teorik mi­ras varsa, öyle. Marksizmin de o zaman aşılması kaçınılmazdır. İdeoloji sınıflı toplumlarda olur; sınıfsız toplumlarda ise kültür olacak şüphesiz, ancak ideoloji ol­mayacak.

 

Robot devrimi önlemez, tersine devrimi getirir

 – Dünya da, örneğin Andre Gorz gibi, artık işçi sınıfının gelişmediği, hizmet sektörünün öne geçtiği ve dolayısıyla da işçi sınıfı önderliğinde olacak devrimin koşulların olmadığı şeklinde görüş ko­yanlar var.

– Onların büyük bir yanılgısı var. Tür­kiye’de bunu Sayın Çetin Altan da çok yazdı. Doğru, üretimdeki emeğin niteliği değişiyor. Robot da, gelişmiş sanayilere girmeye başladı. Ama işçi sınıfının bit­mesi, Japonya’da bile söz konusu değil. Hiçbir gelişmiş ülkede, üretim esas ola­rak robotlarla yapılmıyor. Tabii bir gün insanlık oraya gelecek. Malların kıtlığı­nın aşıldığı bir bolluk toplumu olacak. O zaman özel mülkiyetin ve kârla belirle­nen paylaşım ilişkilerinin sonu gelmiş olacak. Mallar kıt olmayınca, paylaşma kavgasına da gerek yok. Ama oraya gi­derken devrim olacak. Çünkü üretimde robot kullanılmasının artması, emeğin verimliliğinin yükselmesi, malların kıtlı­ğının sona ermesi, özel mülkiyeti ve kar anlamsız kılıyor. Ancak bunlar, böyle düz bir süreçte kendiliğinden kalkmaya­cak. Bireysel çıkar sisteminin temelleri­nin zayıflaması, dahası özel mülkiyetin yıkım etkenine dönüşmesi, ondan kurtul­mak isteyen ezici çoğunluğu harekete ge­çirecektir. Andre Gorz olsun. Çetin Altan olsun, o topluma devrim olmadan da ula­şılacağı gibi metafizik görüşleri dillen­dirdiler. Oysa süreç, devrimi zorluyor. Robot, devrimi önlemiyor, tersine devri­mi getiriyor.

Artık insanlık kapitalizmle devam edemeyeceği bir eşiğe geldi. İnsanın bi­yolojik varlığı tehdit altında. Ozon taba­kasının delinmesi, denizlerin, nehirlerin, toprağın zehirlenmesi gibi soranlar, özel mülkiyet ve kâr sisteminin acı meyvası. Bu sorunları, yalnız kolektif mülkiyetle ve büyük projelerle halledebilirsiniz. Ozon tabakasını yamayabilecek bir ho­lding yok. Bu durumda kâr sisteminin so­nu gelmiştir. Bu da devrimdir zaten. Do­ğa ve insanın yıkımı da, insanlığı özel mülkiyetten vazgeçmeye zorluyor.

Kaynakların sınırlılığı da, kapitaliz­min tüketim kalıplarından vazgeçmeyi gerektiriyor; bu da bir devrim etkeni. Ka­pitalizmin tüketim ölçülerinden vazgeç­mek, devrim demektir; çünkü sistem bu ölçüleri sürdüremezse çöker. Sürekli tü­keten, ama kullanım değeri tüketmeyen budalalar toplumu yarattılar. Hatta insan hayatına aykırı tüketim modelleri bile kurdular. Uyuşturucu, silah tüketimini azaltın, sistem sallanır. Demek ki sistem, insan hayatıyla karşı karşıya geldi. Yine şehirlerdeki gürültü, havasızlık, trafik, insan ilişkilerinin paramparça olması, yalnızlaşma, bu ortamda nasıl yaşana­cak? Bazı karamsar kestirimler de var, belki de insan türü ortadan kalacak diyorlar.

Komünist Manifesto”nun en haklı ol­duğu bir döneme, insanoğlu şimdi giri­yor. Manifesto, “Özel mülkiyet sistemini ortadan kaldırmak, bizim teorimizin te­melidir” diyor. Özel mülkiyet en beli, en parlak dönemini yaşıyormuş görünüyor ama, “Pompei’nin son günleri” gibi aslında, yani Roma imparatorluğunun sön dönemi gibi. Özel mülkiyet kalkacak, kolektif mülkiyet gelecek en başta insan-doğa arasındaki den yeniden kurulacak.

 

Komünizmin “bolluk toplumu”, kapitalizmin tüketim toplumundan temelde farklı

 

  -Bolluk toplumu kavramıyla ilgili şöyle bir eleştiri var: Komünizme, bolluk toplumu ile olacağı varsayılıyordu, oysa dünyanın kaynakları sınırlı bu anlamda bir bolluk toplumu olması söz konusu değil gibi görünüyor. Bu marksizmin yeniden değerlendirilmesi gereken bir yanı değil mi sizce?

– Bir kez bolluk toplumunu kapitalist kültürle değil de, sosyalizmin kültürüyle, sosyalizmin yaratacağı yeni insanın talepleriyle tanımlamak lazım. Bolluk; toplumunda, kimse “dolabımda 40 kat” elbise var, Afrika’nın bütün hayvanlarından kürküm var” gibisinden enayice ve zavallı “mutluluklar’ içinde olmayacak. Bir Einstein, bir Cahit Arf düşüne­biliyor musunuz, ceylan derisinden ayakkabısı olsun. Bengal kaplanından kürkü olsun? Gelişmiş bir insanin hiç böyle hevesleri olabilir mi? Her sistemin manevi kültürü, insan ihtiyacını yeniden tanımlar. Bolluk toplumu, kendini sana­ta, kültüre, bilime vermiş, yaratıcılıktan tad alan, tarihe, felsefeye, matematiğe, arkeolojiye, müziğe, resime, tiyatroya vb. doyamayan insanların toplumudur. Marksizmin bolluk kavramını, sosyaliz­min yarattığı “yeni insanın” mutluluk ölçüleriyle birlikte düşüneceksiniz. Ko­münizmin yeni insanı, aynı zamanda son derece tutumludur, kaynakları kul­lanmada son derece dikkatlidir. O, bir tüketim budalası değildir; yaratıcı ve derindir. Öte yandan bugün ölene kadar gi­yebileceğiniz, yıpranmayan kumaş yap­mak mümkün, hiç bozulmayan ampul yapmak, yeryüzünü yerin altından ısıt­mak, mümkün. Ancak bunları yapamaz­sınız, kapitalizmin belli sektörleri çöker. Kapitalizmi yıkan sosyalizm, kâr siste­minden kaynaklanan yapay tüketim ka­lıplarını kaldıracak, tüketim pompala­masına son verecek, kaynakların dengeli kullanımını getirecek; Bütün sorunlar devrimi zorluyor. Bütün yollar, bizi dev­rime götürüyor.

 

Her teorik atılımın arkasında baldırı çıplakların yığınsal eylemi vardır

 – 20. yüzyıldaki sosyalizm dalgasının, devrimlerin geri çekilmesinin nedenleri neydi sizce?

Burada idealist açıklamalar yapılıyor, sosyalizmin proje üretemediğine fala­n ilişkin. Bunlar çok yanlış, bu tabloyu kuvvet ilişkilerindeki değişiklikler yarattı.

1970’lerden sonra, hatta belki de 1960’lardan başlayarak, kuvvet ilişkile­rde sosyalizmin aleyhine değişiklikler yaşandı. Sovyetler Birliği’nin 1950’lerin sonlarında kapitalizme geri dönmesi onu kapitalist kampının bir kuvveti haline getirdi.

Devrim dalgasının 1960’lardan sonra durduğu görülüyor. Hele 1980’lerdeki -gelişmelerle kapitalizm bir insiyatif geliştirdi ve saldırıya geçti.

Sosyalist projeler toplumsal pratiklerin dayatmasıyla üretilir. İsyan eden bir halk yoksa, proje üretilemez. Avrupa’da bakın 1848 yılının Şubat’ında Komünist Manifesto ilan ediliyor, Mart’ta basılıyor, haziran ayında ise Fransa’da işçi hareketi başlıyor ve Manifesto’nun ilk çevirisi orada yapılıyor. Devrimlerin bastırıldığı döneme girilince, bakıyorsunuz Manifes­toyu ne arayan, ne soran, ne de çeviren var.

Birinci Enternasyonal’in kurulduğu dönemde, Avrupa’da yeniden bir işçi dalgası ve yeniden Manifesto’ya rağbet var. Yanî toplumsal pratikler, insanların yeni bir dünya aramak için giriştiği kitlesel eylemler, sosyalizmin teorisindeki yükse­lişleri gösterir. Örneğin, 1848 devrimleri döneminde Komünist Partisi Manifestosu çıkıyor; 1871 devrimlerinde Bilimsel Sosyalizmin devlet teorisi olgunlaşıyor. Arkasından gelen 1917’ye kadarki durgunluk döneminde hiçbir ciddi teorik atı­lım yok. Çünkü bir insan pratiği yok.

Marksizm bir eylem kılavuzudur ve tek kaynağı vardır: İnsan pratiği. Pratik varsa, teori de ilerli­yor. Örneğin Sovyet Devrimi, Çin devrimi olmasaydı, Bilimsel Sosyalizm zenginleş-mezdi. Sovyet dene­yi, Çin deneyi olma­saydı, sosyalizm na­sıl inşa edilir, geri dönüş nasıl oldu, bu­nun tartışması bile yapılmazdı. Büyük devrimci teoriler, bü­yük devrimci pratik­lerle gelişiyor. Teori­nin itici gücü, yığın­sal pratiktir. Her te­orik atılımın arkasın­da, baldırı çıplakların eylemi vardır.

 

Karşıdevrimin harekete geçirdiği akımlar

 

– Anarşizmin yeniden liberalizmle bir­likte bu dönemde canlanması bir tesa­düf değil o zaman?

-Tabii, karşı devrim pratikten de kar­şı devrimci teorileri canlandırıyor. 1980 sonrasına bakıyoruz; sivil toplumculuk, Neo Liberalizm, Anarşizm ve sosyalizm­den kaçışın kanallarını yaratmaya hizmet eden bir Çevrecilik ve Feminizm gibi akımlar birdenbire canlandı; daha doğru­su belli merkezlerden canlandırıldı, bes­lendi. Çevrecilik ve Feminizm, kuşkusuz karşı devrimci değiller ama sosyalizm­den kaçışın, dönekliğin kanalı haline ge­lince, karşı devrimin hizmetine giriyor­lar.

 

21. yüzyıl sosyalizm çağı olacak

 

-Çizdiğiniz tabloya göre 21. yüzyıl sosyalizm açışından bir atılım, çağı olacak.

-21. yüzyıla bakıyoruz, özel mülkiyet ve kâr sistemi çıkmazda. Özel mülkiyet ve bireysel çıkarın biricik seçe­neği, kolektif mülkiyet ve paylaşmacılık. 21. yüzyıl, sosyalizmin yüzyılı. Bunu gösteren işaretler çok. Uy­garlığın Atlantik’ten As­ya ‘ya kayması da dikkat çe­kici. Emperyalizmin paylaşma gündemine aldığı Doğu Avrupa ve Asya’da muaz­zam bir kaos coğrafyası oluştu. “Asya İsyanları” ge­liyor. Paylaşılmak ve parça­lanmak istenen coğrafya, çok güçlü bir direnme birikimine sahip.

Çin, çok önemli. 1949’da devrimin zaferinden bu yana, dünya tarihinin görmediği bir tempoyla yükselişi devam ediyor. Sosyalist Çin’i çıkarın, dünyada büyüme durur. Dünya ekonomisini kapi­talizm değil, sosyalizm büyütüyor. Çin ile Afganistan’ı, Pakistan’ı karşılaştırın, elli sene önce aynı düzeydelerdi. Sosya­lizmin farkı çarpıcı.

Yine Avrasya coğrafyasında Rusya var; koşullar yeniden sosyalist devrimi zorluyor. Hindistan, Türkiye, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Arap ülkeleri, İran: Bu ülkeleri emperyalizm, milliyet, mez­hep ve din kavgalarına sürüklemeye çalı­şıyor ama onların da bir cevabı olacak. Mezhep kavgam olmasın, din kavgam olmasın diyenler, uluslararası dayanış­maya girmek durumunda. Avrasya dayânışması, Batı emperyalizminin önünü ke­secek bir birikimi içeriyor. Aynı zaman­da geleceğin enternasyonalizminin en te­mel gücünü oluşturuyor.

Sosyalizm, kaçınılmaz olarak geliyor. Sadece mülkiyet sistemiyle değil, Şeyh Bedrettin’in söyleyişiyle “din ve mez­heplerin kanunlarını iptal eden” enternas-yonaizmiyle de geliyor.

 

-Marx  Manifesto’da “İşçilerin vatanı yoktur” diyordu, işçilerin vatanı yok mu?

Tekel işçileri, “Tekel vatandır satılmaz” diye eylem yaptı. Seka işçileri “Seka vatandır satılmaz” diyorlardı. Tekel işçileri “Tekel vatandır satılmaz” diye direndiler emperyalist özelleştirmeye. Türkiye’de işçi sınıfı, yalnız Türkiye’de bütün Ezilen Dünya’da “ Vatan” sloganıyla mücadele ediyor.

Marx’ın Manifesto’yu yazdığı “İşçilerin vatanı yoktur .“ cümlesinin devamı okunmaz. Dahası Türkçeye hep yanlış çevrilmiştir. Doğrusunu Işık Soner çevirmiştir. Kaynak Yayınları’nın Manifestosu’ndan okuyalım!(5)

 

İşçilerin vatanı

Düzeltilen yanlışlardan biri, ünlü “İşçilerin vatanı yoktur” diye başlayan paragraftır. Cümlenin devamının çevirisi ger­çekten zordur. 1888’deki İngilizce yeni basımında, anlaşılan sıkıntı çekilmiş ve yoruma kaçılmıştır.

Işık Soner, o önemli bölümü şöyle çevirdi:

“İşçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şey alınamaz. Proletarya, her şeyden önce siyasal hâkimiyeti fethetmek, ulusal sınıf(6) durumuna yükselmek, kendisi ulusu oluşturmak zorunda olduğundan zaten ulusaldır; ama kesinlikle sözcüğün burjuva anlamında değil.” (Işık Soner çe­virisi, Kaynak Yayınları, s.68)

 

“Ulusal sınıf durumuna yükselmek”

Bu cümleler, Manifesto’yu iktidar mücadelesinde Türkçeleştirmek ve Rusçalaştırmak veya Çinceleştirmek veya Farsçalaştırmak açısından özel bir önem yüklüdür; hele hele em­peryalizm çağında.

Kapitalist bir ülkede, vatan bütün mal ve mülküyle burju­vazinindir. Emekçiler, ancak ulusal bir sınıf olma sürecinde siyasal hakimiyeti fethedebilirler. Zaten bu sürecin sonunda vatan artık burjuvazinin değil, emekçilerindir.

İşçi sınıfı da, kendisiyle birlikte bütün toplumu kurtarmak zorunda olduğu için (s. 21), ulusal sınıf durumuna yükselir ve en sonunda emekçilerden oluşan bir ulusu meydana ge­tirir. Üretim araçlarının burjuvazinin mülkiyetinden kurtarılıp ulusa kazandırıldığı bu süreçte, işçi sınıfının kendisi ulus olur. Başka deyişle işçi sınıfı ulusallaşarak ve uluslaşarak iktidara gelir.

 

İki Marksizm

Marx’ın da kimi “Marksistlere” bakıp “Ben Marksist değilim” dediğini hatırlar­sak, iki ayrı Marksizm vardır. Biri Mark­sizm düşmanlarının tanımladığı “Mark­sizm’dir. Şu sıra yeniden piyasaya sürülü­yor. Zaten kapitalist piyasada değişim de­ğeri olan, düşmanların Marksizmidir.

Marksizmin düşmanları, Marksizmi 19. yüzyıla kapatmışlardır. Marksizmi bitirme­nin en sonuç alıcı yöntemi budur. O zaman Marksizm, hayatın dışına düşer, nefes alamaz, devrimsiz kalır ve tarihin dı­şında bir eğlence malzemesine dönüştü­rülür. 19. yüzyıldaki Marksizmin emperya­lizme ve kapitalizme hiçbir zararı yoktur; tersine yararı vardır.

 

Avrupa merkezli ölüm

Avrupa merkezli bir Marksizmin, 20. ve 21. yüzyıl dünyasındaki yeri mezarlıktır.

Çünkü emperyalizm çağında devrimin merkezi, gelişmiş kapitalist ülkelerden Ezi­len Dünya’ya, Avrupa’dan Asya’ya, Batı’dan Doğu’ya kaydı.

Bu olayı Lenin 1910’larda gördü ve 20. yüzyıl devriminin yeni bir tanımını yaptı. Komünist Enternasyonal de, bu tavrı 1920 Kongresinde karar haline getirdi ve bir çizgi belirledi. Manifesto’da devrim, “Her ülke proletaryasının her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşması”dır (s.59).

 

Çağımızda devrim

Emperyalizm çağının devrimi ise, Lenin’in tanımıyla “Em­peryalist sömürü zincirinin bir ülkede kırılması “dır. 19. yüzyılda ulusun içindeki hesaplaşmanın ürünü olan dev­rim, 20. ve 21. yüzyılda ulus ile emperyalizm arasındaki he­saplaşmanın sonucudur. O nedenle, işçi sınıfı, ancak ulusun önderi olarak tarihsel görevini yapar. Aslında Manifesto’da da böyledir. İşçi sınıfı, bütün toplumun kurtarıcısı olarak ulu­sun önderliğini ele geçirir ve ulus haline gelir. Ulusal olmak, işçi sınıfı için iktidar olmakla sımsıkı bağlantılıdır.

Marksizmin düşmanlarının en çok korktuğu budur. O ne­denle ulustan kopmuş bir “işçi dalkavukluğuna” bırakın Taksim meydanını, Çankaya’nın kapısını bile açar. Emperya­list fonlar, öldürülmüş bir “Marksizm”in emrine amadedir. Marksizmin düşmanlarının ekranları ve sayfaları, öldürülmüş

“Marksizm”in pazarlamacılarına tahsis edilir. Onlar için en iyi Marksizm, mezardaki Marksizmdir.

Mustafa Kemal Paşa, 20. yüzyıl gerçeğini İstanbul’daki 19. yüzyıl Marksistlerinden daha iyi anladığı, Ezen-Ezilen Millet tahlilini özümlediği için, Anadolu İhtilali’ne önderlik etmiştir. Lenin, Mustafa Kemal’i alkışlarken, Avrupa merkez­li Marksistler İstanbul’da tramvay işçilerine bildiri dağıtmış­lardır. O dönemi anlamak için, Kaynak Yayınları’nın çıkardı­ğı “Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi – Hakimiyeti Milliye Yazıla­rı”, her aydının öncelikle okuması gereken dört kitaptan biri olmalıdır.

20. yüzyıl Lenin, Mustafa Kemal ve Mao’nun saptadığı gibi yaşanmıştır. Çünkü onlar, yaparken, saptıyorlardı.

 

19. yüzyılın sonlarında Doğu’ya dönen gözler

 Aslında Marx ve Engels de 19. yüzyılın sonlarına doğru 20. yüzyılın işaretlerini gördüler ve Manifesto’nun 1882 yılındaki Rusça ikinci basımına yazdılar:

“Gelelim Rusya’ya. 1848-1849 Devrimi sırasında (…) Çar Avrupa gericiliğinin başı ilan edilmişti. Oysa bugün Çar, Gatçina’da devrimin savaş tutsağıdır. Rusya ise, Avru­pa’da devrimci eylemin öncüsüdür. (…) Rus devrimi, Batı’daki bir proletarya devriminin işareti olur ve böylece bu iki devrim birbirini tamamlarsa, günümüz Rusya’sındaki ortak toprak mülkiyeti, komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabilir.” (s.18 – 19)

Bu satırlardan bir yıl sonra artık Marx ya­şamıyordu. Marx ve Engels’in son zamanla­rında Rusya ve Çin’i incelemeye yönelmeleri ve Türkiye’nin direnişini “Türk yanlısı” dü­zeyinde sıcak duygularla izlemeleri, 20. yüz­yılın eşiğindeki gerçekler zeminindedir.

Buradan da görülüyor ki, Avrupa mer­kezli Marksizm, Avrupa’nın gerçekten uy­garlığın merkezi olduğu çağa aittir. O çağ eskirken, Marx ve Engels’in gözleri de Do­ğu’ya çevrilmiştir.

 

“Geri Avrupa ileri Asya”

20. yüzyılın emperyalizm gerçeğinde Avrupa merkezli Marksizme artık yer yoktur. Lenin ve Mao’nun katkıları o ne­denle hayatidir; Marksizme can veren, pratik ve teori bütün­lüğüdür.

Marx ve Engels, Avrupa’da 1848 Devrimi’nin ortasında Manifesto’ya şöyle yazmışlardı:

“Burjuvazi bütün üretim araçlarının hızla gelişmesi ve son derece kolaylaşmış iletişim ile bütün ulusları, hatta en bar­barlarını bile uygarlığın içine çekiyor. (…) Bütün ulusları, eğer yok olup gitmek istemiyorlarsa, burjuva üretim biçimi­ni benimsemeye zorluyor, bütün ulusları kendisinin uygarlık dediği şeyi kabullenmek, yani burjuvalaşmak zorunda bırakı­yor.” (s. 51)

19. yüzyılın doğrusu, 20. Yüzyılın eğrisidir.

20. yüzyılda, uygarlığın merkezi, artık Avrupa ve Kuzey Amerika değildir. Uygarlaşmanın önderliği Asya’ya kaymış­tır. Bu koşullarda Lenin, haklı olarak, 70 yıl sonra Manifes­to’da yazılanın tam tersini vurgular: “Geri Avrupa, ileri Asya!”

“Tek dişi kalmış canavar”

Mehmet Akif’imiz bu büyük teorinin şiirini yapmıştır: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”

Bu dize, Ezilen Milletlerin ilk İstiklal Savaşı’nın kan ve ateşi içinde ortaya çıktı.

Mustafa Kemal Atatürk, bugünkü sahte Atatürkçüler gibi Avrupa “muhibi” ve Batı hayranı değildi; Emperyalist – ka­pitalist Batı medeniyetinin “mahv ve nabut olduğunu” son nefesine kadar vurguladı. O’nun mahvolacak dediği emper­yalizm, Avrupa Birliği’dir ve ABD’dir.

Çağımızda bütün devrimler vatan savunmasında oldu

Dünyadaki ve Türkiye’deki sosyalizmin tarihini inceleyin, eğri ile doğrunun ekseni hep Ezen – Ezilen Millet kamplaş­masını kavramadadır.

20. yüzyılda devrimi, “işçi-burjuva çatışması” olarak tanımlayan her hare­ket, işçilere ihanet etmiş, milletine ve vatanına da ihanet etmiştir.

21. yüzyılda devrimlerin hepsi, istis­nasız vatan savunmasına olmuştur. Buna Sovyet Devrimi dahildir. Bolşevik Partisi, 1917 yılı Ekimi’nde Rusya’yı bir­leştirecek tek hareket olduğu için, “ulu­sun siyasal hakimiyetini fethedebilmişlerdir.”

Türkiye, Çin, Vietnam, Kore, Doğu Avrupa, Küba, Hindicini devrimleri hep vatan savunmasında gerçekleşti. Bugün de bakın Chavez’den Morales’e, Muga-be’den Lulla’ya, Irak’tan Afganistan’a kadar bütün devrimler vatan savunması cephesindedir.

20. yüzyıl gerçeği, Lenin’in ve Ata­türk’ün formülleriyle Ezilen Milletlerin, Ezen Milletlere karşı mücadelesidir. Dünyayı uygarlaştıran eylem budur ve uygarlığın merkezi As­ya’dır.

 

20. ve 21. yüzyıl aşaması: Milli demokratik devrim

Devrim odağının Asya ve Afrika ve Latin Amerika’ya kay­ması, devrimin aşamasını da belirlemiştir. Çünkü üç kıta, yal­nız bir coğrafya tanımı değil, toplumsal – ekonomik koşulla­rın tanımıdır.

Ezilen Dünya’nın devrimleri, emperyalizme karşıdır; milli­dir. Ve Ortaçağ ilişkilerini temizler; demokratiktir; bizim Ke­malist Devrimimizdeki adıyla halkçıdır.

Hatta bu derinleşen krizle birlikte ABD ve Avrupa’daki hareketler de, öncelikle emperyalist mafyaya, faşizmin tır­manışına ve Ortaçağlaşmaya karşıdır. ABD’de ciddi siyaset adamları ve düşünürler, son zamanlarda ısrarla Faşizmin tır­manışına dikkat çekiyorlar.

Kapitalizmin merkezlerinde bile hemen ve doğrudan sosya­lizmi kurma koşulları yoktur. Örneğin dünyanın en güçlü ko­münist partilerinden biri olan Japonya Komünist Partisi, önün­deki aşamayı Milli Demokratik Devrim olarak belirliyor. Manifesto’dan herkesin öğrenmesi gereken çok önemli bir Ta­rihsel Materyalizm dersi, menzile adım adım ‘derleneceğidir.

Marx ve Engels, 1848 yılında yazdıkları Manifesto’da Al­manya’nın “burjuva devriminin arifesinde” olduğunu sap­tarlar.(s.85)

 

Manifesto’dan bağımsızlık dersi

Ve yine bugün en önemli Manifesto dersi şudur: Bağım­sızlık olmadan ne demokrasi olur ne sosyalizm! Bir milletin bağımsız olması, ileri adım atmasının ön şartıdır. Çünkü adımı atacak olan milletin kendisidir. Her canlı önün­deki adımı atar; önüne konan “adımı” değil. Manifesto’ya göre, bağımsızlık, burjuvazi için “en hafif deyi­miyle önemsizdir.” Ama işçi sınıfı için, sömürü ve baskıdan kurtulmanın ön şartıdır. O nedenle, Marx ve Engels, 1848’den Manifesto basımlarına önsöz yazmaya devam et­tikleri 1893’e kadar, Polonya’nın, Almanya’nın, İtalya’nın, Macaristan’ın bağımsızlık mücadelesini Avrupa devrimlerinin merkezine yerleştirdiler (s. 40, 41, 42, 85).

Onlara göre ulusal boyunduruk, öncelikle kırılması gere­ken boyunduruktu. “Ulusal bağımsızlık olma­dan”, bırakalım işçi sınıfının hâkimiyetini, de­mokratik devrimi ifade eden “burjuvazinin hâkimiyeti dahi hiçbir ülkede mümkün değildi.” (s. 42) O nedenle bağımsızlık devrimleri, “sos­yalist devrimin yolunu açar, temelini hazırlar.” (s. 42)

İşçi sınıfının “uluslararası birliği” için de, “Avrupa’da tek tek bir ulusun birlik ve bağım­sızlığının yeniden sağlanması” ön şarttır. “Ulus­ların ortak hedeflere yönelik barışçı ve mantıklı işbirliğinin yolu, bağımsızlıktan geçer (s. 42). Marx ve Engels’in vurguladığı gibi, Enternasyo­nalizm bağımsız ve özgür uluslarla olur.

 

Tatlı iş: Maddeyi anlamak

Bağımsızlığa yan bakan, NATO’nun hizmetkârlığıyla iftihar eden, hatta emperyalistle­rin cinsel organlarına gönderme yaparak kendi milletlerini tehdit eden utanmazlara ne deme­li! Bunların Marx’ı ve Marksizmi kirletmek için 1848’den bu yana gösterdikleri gayrete engel olamazsınız. Onlara bu misyonu yükleyen, onları bu “iş” için besleyenler vardır ve onlarla savaşıyoruz.

Ancak Bilimsel Sosyalizmin yeniden yükselişe geçtiği bu kriz ortamında, özellikle ve öncelikle gençlerimizi Tarihsel Materyalizmle eğitmek, onlarda insanlığın bilim birikimine merak uyandırmak tatlı bir iş oluyor.

Mustafa Kemal, aydın hayatına nasıl girdiğini 5 Ocak 1904 günü not defterine kaydetmiş:

“Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. I, s. 15)

Manifesto, bir yanıyla maddeyi anlama öğretişidir. Ve el­bette zamanın içindedir. O nedenle 19. yüzyılın maddesini ve 20. yüzyılın ipuçlarını orada bulabiliriz.

– Çok teşekkür ediyoruz

Dipnotlar ve kaynaklar:

1) Marx, “Zur Kritik der  Hegelschen Rechtsphilosophie”, Marx Engels, Werke, 3, s. 391.

2) Marx Engels, Werke, 20, s. 452.

3) Bkz. Luciana Castellina, “Sozialismus im 2. Jahrhundert” içinde, Bd. 2, Berlin 1985, s. 105.

4) Marx Engels, Werke, 23, s. 529.

5) K. Marx- F. Engels, Komünist Partisi Manifestosu, Çev. Işık Soner, Kaynak Yayınları, Mayıs 2003

6)1888 İngilizce basımda, “ulusal sınıf” yerine, “ulusun önde gelen sınıfı” denmiştir. (Işık Soner’in notu). Aslında bu yorumlu çeviri de işin özünü ortaya koyuyor. İşçi sınıfı için ulusal olmak, iktidar olmakla sımsıkı bağlantılıdır.

Dr. Doğu PERİNÇEK

Bu söyleşi Bilim ve Ütopya'nın temmuz 2009 sayısında yayımlanmıştır.