'Sağın futbolu' ve 'solun futbolu'

César Luis Menotti
Yazının Okunma Süresi
~ 7 dakika

Futbol sporu var oluşunu, çalışan halka borçludur. Futbolun, mülksiiz ve haklan elinden alınmış insanlar arasında doğmasının elementar bir nedeni var: Ucuz, neredeyse bedava oluşu. Dünyanın her yerinde birçok insana bir top yetiyor. Hatta bu top kağıttan ya da çaput parçalarından da olabilir.
Bu oyunu yoksullar buldular ve ona karakterini verdiler. Şimdi o karakteri savunmaya çalışıyoruz, çünkü çıkarı en yüksek değer yapan ve onuru gizlice ikinci sıraya iten bir toplumda futbolun yozlaşması söz konusu. Egemen sınıflar değerler göstergesini tersine çevirerek yaşamı insanlık dışı bir hale getirdiler. İnsanı anlamsız bir üretim etkenine -bir ölçüde de tüketiciye- çevirdiler.

Futbolun özgürleştirici kimliği
Söz söyleme ve özgürce konuşma hakkı elinden alınmış sıradan halk, o parasız eğlencede bir ifade biçimi, bir yaşam içeriği bulmuştur. Onlara reva görülen sömürüyü yaldızlamak için “daha kötü dürümdakiler“ olarak adlandırılan bu insanlar futbolda kendilerini yeniden buldular. Oyun sevinci içinde, yaratıcı yeteneklerini geliştirmede kendilerini özgür hissettiler. Orada kendi yeteneklerinin farkına vardılar, zekalarını kanıtlama olanağına kavuştular ve böylece bir kimlik edindiler. Futbol sayesinde “birisi” oldular. Bir tür hissetmeyi, ayrı sınıftan olan akraba ve arkadaşlarıyla paylaştıkları özel bir duyarlılığı, oyun oynayarak dile getirdiler.
Kimlik... Bunun anlamı gurur duyma ve onurlu yaşama olanağıdır. Egemenler için işçi bir numara, diğer şeyleri üreten bir nesnedir ve bu ürettiği şeyleri belirlemeye ya da onlardan yararlanmaya yabancı biridir. İşçiler düşünmezler, düşünme işini onların yerine güçliiler yapar. İşçiler yaratıcı değillerdir, resmi kültüre katılımları yoktur, kenar figürleridirler, er ya da geç “aşağılık insan” statüsünü doğa tarafından verilmiş bir olgu, kaderin bir cilvesi olarak kabul eden dışlanmış varlıklardır. Egemen sınıfların onlara biçtikleri düşük kaliteli insan rolünü içselleştirdikleri andan itibaren işçiler, sanki onur sahibi olmaya hiç haklan yokmuş gibi yaşarlar.

İşçi sınıfının bütiin değerleri
Futbol, bir insanın kendisini insan olarak kanıtlayabileceği, yürüyebileceği bir yoldur. Ama aynı zamanda egemen katmanların döşediği tuzaklarla dolu bir yoldur. Futbol oynarken bir işçi kendi dilini konuşabilir, kurnazca o anki niyetini gizleyebilir ya da bir başka niyetini gerçekleştirebilirdi. Bu güzelliğin tadına varabilmek için de, o sayılanların hepsini; sevinçle, teklifsizce, güzelliğe eğilimli bir yetenekle ve ince bir ruhla yapabilirdi. Nihayet kendisinin olan bir şey için, resmi verili kültürün zorlamalarından ve iktidarın zehirinden arınmış, her zaman kolektif karaktere sahip bir şenlik için coşabilirdi. İşçi sınıfı kendi eğlencesini düzenliyordu, elbette ki futbol tek eğlencesi değildi. Kendisine özgü bir hoşgörüyle kapıları herkese açık tutmuş ve eğlencesine herkesi davet etmiştir.
Futbolun sahibi sıradan' halktır, çünkü futbolu sıradan halk yaratmıştır. İşçi sınıfının bütün değerlerini içerir. Bu değerler, temelde diğer toplumsal katmanlarda geçerli olanlardan farklı niteliktedirler. İnsana bir çıkış yolu sunan, onu adaletli ve sevinçli bir biçimde yaşamaya özendiren değerlerdir bunlar.

Kapitalistler futbolu alçalttı
Futbol, bir tüketim malı haline geldi geleli ve endüstri çağıyla birlikte alınıp satılabilen kapitalist bir ürüne dönüştürülüp alçaltılalı beri sahip olduğu asıl değerler zorla değiştirilmektedir.
Yine de futbol, hâlâ derin kökleri olan duygular uyandırmakta ve kendini bu oyuna adayan biri, bu işi, bu debdebeli sporun başrolündekilerde her zaman var olan bir fantezi ve coşkuyla yapmaktadır. Bu düşünce zenginliği ve coşku yeteneği, sonuçta zaferin köşe sütunlarını oluşturacaklardır.
“Sağ” ya da “sol” gibi kavramlar, yalnızca şu ya da bu politik yönü seçme olasılığıyla ilgili şeyler de değillerdir. Daha çok, varoluşun şu ya da bu biçimi için yapılmış tercihleri içerirler. Bu kavramlar, iyiye, kötüye, güzele, haklıya ve insana yaraşıılığa ilişkin olarak, bütünüyle farklı bir bilince sahip olma anlamına geliyorlar. Bundan, bayağı ve çabuk kâra yönelik bir futbolun propagandasını yapan ve açıkça sağda olanların, politik konumlarının bilincinde oldukları iddiası çıkarılmamalıdır. Onlar da zaten günlerce sabahlayıp çene çalarak, karanlık planlar kurmuyorlar. Yo hayır, böyle olmadığı kesin. Burada karşımıza çıkan şey, daha çok kendiliğinden bir taraflılık olarak niteleyebileceğimiz, yürürlükteki dünya görüşlerini yansıtan bir karardır.
Kitle iletişim araçları her Allah’ın günü bizleri, tam farkında olmadan benimsediğimiz toplumsal ilişkilerimizin bir örgütlenme ve yaşam tarzına indirgemektedir.
Sağın futbolu, bu toplumda geçerli olan dünya anlayışlarını, yeniden üretmekte ve desteklemektedir. Bu tür futbolda yalnızca para konuşur ve para tüm yollan meşru kılar. Kastedilen, salt ultrasavunmacı bir taktik, kâr hırsının ve spekülasyonun ifadesi değil, aynı zamanda kuralların sürekli bozulması ve akla gelebilecek her çeşit kokuşmuş numaralara başvurulmasıdır. Böyle bir futbol; kendi kaynaklarını yadsımakta, yeteneği hiçe saymakta ve şiddete özendirmektedir. Hastadır ve hasta etmektedir, çünkü tüm tüketim maddeleri gibi doğası gereği temelsiz ve geçicidir. Kâr getiren her şey iyidir, çünkü iyi satmaktadır. Futbolda da başından beri bulunan halk bayramı karakterinin yadsındığı bir ortamda bu tür bir futbol kendi kimliğini paçavraya çeviriyor.

Solun futbolu ve yeni kültür
Sağın futbolunda sürekli çalışmanın ve fedakârlığın sözü geçer. Çalışma gibi bir kavramın tarihsel bağlamından koparılamayacağını ise iyice gözden kaçırıyorlar. Günümüzde çalışma, 50 yıl önceki ya da Ortaçağ’daki anlamında değildir. Fedakârlığa gelince -kapitalistler işçilerin karşısında bu sözcüğü ağızlarından hiç düşürmüyorlar, ama fedakârca çalışmanın meyvelerini kendileri topluyorlar.
Oysa solun futbolu, bir yaşam belirtisi anlamında, zekanın en ön sırayı aldığı ve galibiyetin ancak o galibiyetin elde ediliş biçimi oranında değerli olduğu bir yetenek işidir. İnsanların duygularına saygılıdır, çünkü başarıyı o da tanır, ama bunu her futbol maçından beklenilebilecek sansasyonelliğin sırtından yapmaz.
“Kalite” demiştir, Che Guevaıa, “halka gösterilen saygıdır”. Solun futbolu sürekli kalite için uğraşır.
Solun futbolu; tartışılmaz kültürel etken olarak yeni bir kültürün oluşmasına yönelik bir çabadır. Bu kültürün dayanağı, yepyeni bir duyarlılık, yaşamın öğelerini hissetmenin yeni bir çeşididir.
Yeniden Che’ye dönersek, onun bir sözü vardır: “Biz devrimi insanların günlük ekmeğini garanti altına almak uğruna yapmıyoruz. Yaşamı değiştirmeye çalışıyoruz”. Yani solun futbolunda, bir tek kazanmak için oynamıyoruz, daha iyi olmak, sevinç duymak, bir şenlik yaşamak, insan olarak gelişmek için tüm biçimleriyle, iyi bir filmle, iyi bir şarkıyla, iyi bir şiirle, iyi bir resimle aynı işleve sahiptir. Diğer bir deyişle bizi daha iyi, daha adaletli ve insancıl bir dünyaya hazırlamaktadır.
Solun futbolunda iyi bir oyunun, “işe yarayan şeyin”, yani galibiyetin yanında süs olmadığı bilinir. İyi oynamak (ya da en azından oynamaya çalışmak) karakterli insanlar için vazgeçilmez bir koşuldur. Jıılio Cortazar bir seferinde şöyle demişti; “Kent ve köylerimizdeki yaşamın, gerçeğe ve adalete gereksinimi olduğu kadar güzelliğe de gereksinimi vardır.” Bu vazgeçilmezdir, çiinkü bizler insanız ve kendimize insan olarak saygı duymak istiyoruz.
Sağcı bir futbol olduğunu söylemiştik. Sağın biçimlendirdiği bir toplumun değerlerini, genellikle de bilinçsizce yansıttığımdandır bu. O toplum, insanın kendi kendisi olmasına izin vermez.
Öte yandan, solcu bir futbol da olduğunu, -aynı biçimde genelde bilinçli olmaktan çok bilinçsizce- aslına sadık kaldığını, tüm zamanların yeşil saha ustalarının izinden gittiğini söylemiştik. Bu futbol, yaşama sevincine, oyunculuk ve yaratıcılık özgürlüğüne hizmet etmektedir. Başrolünde, diğer insanlara o özel duyguları ve keyfi aktaran ve kolektif bir duygu dünyasun -bu dünyayı bozmaya kimsenin hakkı yok- vücuda getiren futbolcu vardır.
Sağın futbolunda oyuncu, galibiyet ya da puan sıralamasındaki yer için kullanılan bir alettir.
Solun futbolunda oyuncu; güzellik yaratan, halkla dayanışma içinde olan, düşünen bir varlıktır. Bundan amaç, yeni bir toplum düzeninde yeni insanın oluşmasını sağlamaktır.

Yurttaş futbolcu
Futbol oyuncusu da herkes gibi bir yurttaştır. Diğer insanlarla birlikte sorumlu olduğu bir toplumun bütünleyici öğesidir.
O yüzden belli insanlar, seyirci üzerindeki etkisi nedeniyle onu engellemeyi düşünseler de, o bir yurttaş olarak işlevlerini yerine getirmeye içsel bakımdan hazır olmalıdır. Hiçbir oyuncu kendisinin politika alanı dışına itilmesine izin vermemelidir. Kimse kendisine böyle bir uygulama yapılmasına göz yummamalıdır.
“Ben politikaya bulaşmam” demek pratikte “egemen politikaya razıyım", anlamına geliyor ve egemen politikanın kararlaştırdığı her şeye.
Politika sözcüğünü burada en geniş anlamda kullanıyoruz. Yani toplumun yapısıyla ilgili olan ne varsa, hepsini anlayacağınız, günlük yaşama ve bize sıkıntı veren ya da değiştirmek istediğimiz şeylere de ilişkin her şeyi kapsıyor.
Sporun biçimi, yapılan politikaya göre değişir. Bunun böyle olduğu kuşku götürmez.
Futbolcuyu, bir sirk maymunu düzeyine düşürmeye çalışan bir toplumsal sistem var. Özellikle futbolcu alt tabakayı eğlendirsin ve sonra uslu uslu kafesine dönsün. Oyun alanı dışında onu her yerde, toplumsal yükselmenin örneği olarak göstermek, yani sistemi haklı çıkarmak için kullanırlar.
Bu sistem ona sınıfından kopabileceği yalanını yutturuyor. İktidarın en iç çevrelerine dek yaklaşmasına izin verebilir ve lüksün, kalitenin içinde bir kesimin üyesi olduğu inancı yaratılır. Amaçları, onu kendi arabalarına daha bir kolaylıkla koşabilmektir.
Bu nedenle, bir oyuncu olarak onu düşünmeye ve kendisini geliştirmeye, gözünü dört açmaya ve ağırlığını koymaya çağırıyoruz.
Çoğunlukla kötü koşullarda büyümüş futbol oyuncusunun elinde, halkın yanında yer alma ve açıklayıcı konumu nedeniyle, toplumun yeniden düzenlenmesi için verilen uğraşta çok anlamlı bir rol oynama fırsatı vardır.

Statükoya boyun eğmemek
Politikaya karışmak, insanın kendi çevresinde olup biten şeylerle ilgilenmesi; barışın neden günden güne tehlikeye girdiğini, dünyanın neden, Joan Manuel Serrat’ın değişiyle avlanma ruhsatı olan bir-iki delinin elinde olduğunu bilmesi; komşusu küçük ülkeleri işgal eden, roketleri olan bu delileri tanıması demektir. Politikayla ilgilenmek, çevrenin ne anlama geldiğini, belli insanların neden ve hangi amaçla doğayı mahvettiklerini, doğanın neden savunulması gerektiğini, bu savunmanın bütün bir sistemin başma neden büyük ve uzun süreli belalar açtığını anlamak istemek demektir.
Politikayla ilgilenmek, koşulların düzelmesi için olaylara müdahalede bulunmaktır. Hiçbir şey yapmamaksa statükoya boyun eğmek, yürürlükteki toplumsal düzene razı olmak ve pasif olarak egemen sistemi desteklemektir.
Yapılması gereken günlük sorunlara müdahalede bulunmak, daha iyi bir varolmanın yararına haklı istemlerin kabul ettirilmesi için çalışmak ve başkalarının hakları için mücadele etmektir. Bir insan olarak bu haklarla ilgilenmek futbolcunun görevidir.
Futbol hiçbir zaman bir amaca hizmet etmemelidir. Tıpkı tıp, sanat ya da başka bir şey gibi. Bunların hepsi yalnızca daha iyi, daha mutlu bir varolmayı gerçekleştimıenin aracıdırlar.
Bir futbolcu bu anlamda ne derece iyi hazırlıklıysa insan olarak o derece yararlıdır, o derecede iyi futbol oynar.
Her futbolcunun şu konuda kafası açık olmalıdır: İçinde yaşadığı toplum ne ölçüde iyi, adil ve insancaysa, o da özel çalışma alanında kendisini o ölçüde iyi geliştirebilir.
Söz konusu olan, kendisine, politikaya katılma hakkının verili olması değildir sadece, tersine eğer insan olarak kendi kaderini kendi eline almak istiyorsa, bir sporcu olarak politikaya katılmak onun görevidir de.
Yetenekleri ve olanakları ölçüsünde, yeni bir toplumda yeni bir insanın oluşumu için uğraşan bizler, gelecekten kuşku duymuyoruz.
Elbette ki mücadelenin eksiklerle dolu ve dallı budaklı olduğunu, tarihi boyutlarda başarıları ve geri tepmeleri içerdiğini biliyoruz. Ancak ilerleme açık ve uzun sürelidir.

Galibiyetten kuşkumuz yok
Gericiliğin oyunları, halkın galibiyetinin, olsa olsa gecikmesine yol açar. Bir de bir sürü kuşağın fedakârlığa ve düş kırıklığına katlanmasına. Sosyal adalete ve gerçek demokrasiye doğru olan gelişmeyi ise önlemeyeceklerdir.
Dediğimiz gibi, galibiyetten kuşkumuz yok. Geleceğin sporuyla geleceğin futbolunun nasıl olacağı konusunda da kuşkulu değiliz.
Tüm maceracı tipler, beceriksiz acemi çaylaklar, göstermelik bilimsel şeyleriyle düzenbazlar, vasatlar ve korkaklar; futbol dünyasında tonla bulunan ve kendilerine spor yazarı, yönetici, teknisyen, aracı ya da hakem diyen tüm bu insanlar, bazen gerçekten kazandıklarında fırsatını buldukça kargaşa çıkarıyorlar. Sansasyon meraklısı, içi boşaltılmış bir toplumun kanatları altında geçindiklerinden, gerçek durumları gözlerden gizliyorlar. Ama halkın güvenilir sağduyusuna karşı koyamazlar, çünkü bu sağduyunun derin kökleri var. Bu duyguya dayanmayan hiçbir şeyin geleceği yoktur.
Bu yüzden o öbür türlü futbol, yalanın dolanın, spekülasyonun, şiddetin ve yıkımın futbolu, her ne kadar şu ya da bu şampiyonluğu kazanabilirse de, insanların yüreklerini fethedemeyecektir. Çünkü, futbolun varlığını borçlu olduğu temel duygulara şiddet uygulamakta, kolektif heyecanları çarpıtmaktadır.
Futbol, duyguları saymazsak, tüm bunlar insanın evrim yolunda elde ettiği doğal yeteneklerdir. Yalnız, insanın bu sporun bayramlık karaterine ve yaşama sevincine, becerisine ve geleneğine, duyarlılığına ve özgürlükçü ruhuna, yüreklilik ve doğal yetenek isteyen özelliğine dokunmaması gerekir. Futbol, spekülasyoncuların korkakça oyununa asla yenik düşmemeli, “deplasmandaki bir puan” uğruna vasatlığm tutsağı olmamalıdır.
Geleceğin futbolu, eski büyük ustaların öğretilerini yeniden hatırlayacaktır: Di Stefano, Padernera, Puşkaş, Sivori, Luis Suarez, Overath, Pele, Beckenbauer... Onlar bize coşkunun ne olduğunu öğrettiler, birçok insanın duygu dünyasını biçimlendirdiler. Uzun süre yaşayacaklardır. Scifo, Butragueno, Borghi gibi oyuncuların kişiliğinde var olmaya devam ediyorlar.

Bu yazı Bilim ve Ütopya’nın Haziran 2000 sayısında yayımlanmıştır.

Spor
Etiketler
futbol
spor
kapitalizm
tüketim