Psikanaliz nasıl tedavi eder?

Dr. Ali Algın KÖŞKDERE
Psikiyatr
Yazının Okunma Süresi
~ 23 dakika

Psikanaliz başlangıçta bir tedavi yöntemiydi ve histerik hastaların anlaşılması ve tedavi edilmesi üzerinde çalışılmıştı. Histerik nevrozlu hastalar hem Charcot’unun hem Breuer’in dikkatini çekmişler, sonra da Freud’u etkilemişlerdi. Freud, Anna O vakasını Breuer’den 1882’de dinlediğinde nöropatoloji ile ilgileniyordu. 1885’te Salpetriere’de Charcot ile patolojik anatomi çalışmaya gitmiş, orada histeri ve psikolojik etyoloji ile tanışmıştı. Sonra Freud histerik hastaların tedavisi üzerinde çalıştı ve histerik felç tedavisi için psikanalitik yaklaşımı geliştirdi. Freud bir süreliğine, çocuklukta yaşanmış ve travmatik olan bir cinsel ayartılmanın erişkinlikte histeriye neden olduğunu düşündü. Sonrasında, bastırılmış travmatik anıların bütünleştirilmeden zihinde ayrı tutulduğunu ve bedensel anımsama yoluyla bedensel bir belirtiye dönüştürüldüğünü anladı. Düşler üzerine yaptığı araştırmalar ve düş çalışmasını tanımlaması ile bedensel belirtiye dönüştürme (konversiyon) mekanizmasına benzer bir işlemlemeyi düşlerde ayrıntıları ile gösterdi. Bedensel belirtiye dönüştürmedeki gibi düşlerde yoğunlaştırma, yer değiştirme, simgeleştirme ve sansür aracılığıyla ortaya çıkan bir çarpıtma, örtme ve kılık değiştirme vardı.

Ruhsal gelişim kuramı
Freud ve arkadaşları psikanaliz uygulaması yaparken hastaların seanstaki psikolojik gerileme içinde sık sık geçmişlerine ve çocukluklarına gittiklerini gördüler. Çocukluk yaşantısının ve deneyimlerinin insan psikolojisindeki yeri kavrandıkça psikanalistler çocukların ruhsal gelişimini daha çok merak etmeye başladılar. Freud, kendisine başvuran bir babanın anlattıkları üzerinden oğlunu tedavi etti ve bunu 'Küçük Hans Vakası' olarak yayımladı[1]. Anna Freud, Melanie Klein, Donald Winnicott ve Margaret Mahler gibi öncü psikanalistler çocuk psikanalizine odaklandılar. Çocukların ve ergenlerin psikanalizden geçmesi ve onların ruhsal gelişimi üzerinde psikanalitik araştırmaların yapılması, psikanalitik açıdan ruhsal gelişimin daha iyi anlaşılmasını sağladı. Freud'un psikoseksüel gelişim evreleri, Klein'ın şizo-paranoid ve depresif konumları, Anna Freud’un benlik[2] ve savunma mekanizmaları, Winnicott'ın anne çocuk ilişkisi üzerine kuramı, Mahler'in ayrılma bireyselleşme kuramı psikanalitik açıdan ruhsal gelişimi açıklar. Zamanla psikanaliz, farklılıkları olan ve birbirini tamamlayan ruhsal gelişim modelleri ortaya koydu. 

 

Zihinsel yapı kuramı
Psikanaliz aynı zamanda bir zihinsel yapı kuramıdır. Freud ruhsallığın dinamiklerini araştırırken önce dürtü kuramını (libido ve saldırganlık dürtüleri), sonra yerleşimsel kuramı (bilinçaltı-önbilinç-bilinç) ve daha sonra yapısal kuramı (altbenlik[3], benlik ve üstbenlik[4]) geliştirmiştir. Freud'un ölümünden sonra benlik psikolojisi oldukça geliştirilmiş, bu sırada kendilik[5] daha iyi anlaşılmış ve kendilik psikolojisi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanlarda kendilik ve nesne ilişkileri kuramı insan zihninin farklı yönlerinin açıklanmasını sağlamıştır.

Bu kuramlar sayesinde bir kişinin zihinsel yapısı ve gelişim düzeyi anlaşılabilir. Böylelikle normal bir ruhsal yapılanma normal olmayandan, ya da gelişmiş olan gelişmiş olmayandan ayırılabilir.

 

Yorumlama kaynağı
Bu kuramlar terapiste yorumlama yeteneği kazandırırlar. Bu sayede farklı terapi yöntemleri uygulanırken elde edilen veriler psikanalitik kuramlar ışığında yorumlanabilir. Psikanaliz bu yönüyle sanatla terapi, psikodrama, grup terapisi gibi birçok terapi yöntemine kuramsal bir kaynak sağlar.

 

Anlama aracı

Psikanaliz baştan beri yalnızca bir tedavi yöntemi değildi. Artan bilgi ve deneyimle birlikte insanı ve ilişkilerini anlama gücü ve derinliği iyice arttı. Zaten psikanalistler yalnızca hastalarla çalışmazlar. Kendisini, iç dünyasını anlamak isteyen herkes bir psikanaliste başvurabilir.

İnsanın kendi kendine kendisini anlama yetisi sınırlıdır. İnsan, bir ilişki içinden doğduğundan kendisini ancak bir ilişkinin içinden tanıyabilir. Bu ilişki; yakın, içten, özgür ve uzun süreli olmalıdır. Bunun yanında insan düşünerek kendisini tam olarak tanıyamaz. Konuşması ve düşüncelerini söze dökmesi, daha derinden bir kavrayış sağlar. Seanslarda insanın konuştukları üzerine düşününce şaşırdığı olur.

Psikanaliz bu açılardan özel bir ortam sağlar. Haftada 3-4 seans sıklıkla yapılan görüşmeler ile özel bir yakınlık sağlanır. Aynı zamanda bu yakınlık sıkı kurallar ile korunur. Analist ile yalnızca seans odasında görüşülür. Hatta divana uzanan analizan[6] analisti göremez bile. Görmesi engellenerek hayal gücü özgürleştirilir. Analizanın özgürce, aklına gelen her şeyi anlatması istenirken konuşma eyleminden başka her türlü eylem yasaklanır.

Her psikanalist önce kendisi analizden geçer. Sonra bir psikanaliz derneğinden eğitim alır. Tüm bu öğrenim sürecinin deneyimi ile psikanalist analizanının anlattıklarını ve analizan ile aralarında yaşananları yorumlar. Yorumlar, analizanın kendisini daha farklı tanımasını, bilinçdışında kalan bilgilere ulaşmasını sağlar.
 

Tedavi süreci

Psikanalizin tedavi edici etkisine dönersek bu etkiden iki biçimde yararlanılır. Günlük işlevselliği bozulmamış, uygun hastalar divana uzanırlar ve klasik psikanalitik yöntem kullanılır. Daha ağır ve klasik psikanalize uygun olmayan hastalarla ise yüz yüze görüşülür. Bu biçimdeki sürece psikanalitik psikoterapi denir.

Psikanalitik bir tedavinin nasıl olduğu teknik bir konudur. Bu yüzden olabildiğince basitleştimek ve anlaşılır kılmak için psikanalitik psikoterapiyi iki ana kavram üzerinden açıklayacağım: Benlik ve kendilik kavramları.

Benlik kavramını her insan bilir ve bu bilginin bir kısmı bilinçdışındadır, farkındalık azdır. Benlik ve onu tamamlayan kendilik kavramları psikanaliz ile oldukça açığa kavuşturulmuştur. Bu iki kavramın gelişimi ve anlaşılması 100 yıldır sürmektedir. Ruhsallığın anlaşılması kişisel olarak da yıllar alır, zaman ister.

 

Benlik

Benlik yani ego, insanın ruhsal yapısının ana unsurudur ve kişinin “ben” demesiyle ilişkilidir. “Ben” zamiri kullanılan durumlara bakarsanız benliğin nasıl bir ruhsal aygıt olduğunu anlayabilirsiniz. Günümüzde ego, egoist kelimesi ile bencil ve kendini düşünen olarak dilimize yerleşmiştir. “Egolu” diye kullanıldığında kendini gösterme iddiasını taşıyan bir kendini beğenme, büyüklenme anlamı taşır. Psikolojideki benliği düşünürken benlik iddiasının yüksek olmadığı, kişinin kendisini tanımladığı sıradan durumları aklınıza getirmelisiniz. “Ben yüzebilirim. Ben meyve yemeyi severim. Ben onu başarılı buluyorum” gibi ben zamirini içeren cümleler benliğin ne olduğu konusunda bize ipucu verirler.

Psikanaliz benliği tanımanın, işlevleri aracılığı ile olabileceğini bulmuş ve üç ana işlevi olduğunu saptanmıştır: Algılama ve yorumlama, kaygılara karşı savunmalar geliştirme ve ilişkiler kurma ve sürdürme.  

 

Algılama ve yorumlama

Benlik; iç ve dış dünyadan gelen verileri algılar, yorumlar, kategorize eder ve depolar. Benzerlikleri ve zıtlıkları bularak kendisini ve dış dünyayı tanıyışını, kavrayışını güçlendirir. Parçaları bir araya getirerek bütünler, yeni sentezler oluşturur. Bu sırada hangi verilerin dış dünyadan hangi verilerin kişinin iç dünyasından geldiğini ayrıştırır. Algılamaların ve akla gelenlerin bir düşünce mi yoksa dış dünyanın bir algılanışı mı olduğunu değerlendirir. Psikiyatride gerçeği değerlendirme yetisi denen bu yeti, benliğe güç verir. Gücün kaynağı, dış dünyanın algılanışı sayesinde gelişen iç dünyanın yeni düşünce ve yaratılar oluşturabilmesidir. Böylelikle insan iç dünyasında yarattıkları ile dış dünyasını şekillendirebilir. Örneğin insan önce sandalyeyi öğrenir, sonra farklı sandalyeler görür, bunları sandalye kategorisinde zihninde biriktirir. Tanıdığı sandalyeleri iç dünyasında düşünerek yeni bir sandalye hayal edebilir, bunu üretebilir. Ya da bir sandalye çizmesi istendiğinde bildiği tüm sandalyelerin bir sentezini çizebilir. Çizdiği sandalye genellikle her gün kullandığı sandalye bile olsa çizdiği anda artık bu onun ürettiği bir sandalye olur. Dışarıdaki bir nesne iç dünyanın nesnesi haline gelmiş, değiştirilmiş ve sonra dışarıya yansıtılmıştır.

Gerçeği değerlendirme yetisinin bozulması benliği o kadar güçsüzleştirir ki, kişi hiçbir şey yapamaz hale gelir. Bu durumun en uç örneğini şizofrenlerde görürüz. Gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemedikleri için benlikleri güçsüzleşir, dünyayı ve iç dünyalarını algılamaları bozulur. Bir işte çalışmakta, arkadaşlık kurmakta, yeni bilgileri öğrenmekte çok zorlanırlar. Ancak yakınlarının desteği ile yaşayabilirler. Şizofreni ağır psikiyatrik hastalıklardan biridir. Şizofreninin anlaşılmasında psikanalitik bilgiden yararlanılsa bile tedavisinde ilaçlar ve farklı tedavi araçları kullanılır.

 

Kendini algılama ve yorumlama

Çocuk dünyayı; önce annesi, sonra ailesi, daha sonra öğretmeni ve okul arkadaşları ile birlikte kavrar. Dünyayı algılarken eşyaları kolay öğrenir. Bir isimleri vardır ve görece sabittirler. Hayvanlar daha zor tanınırlar, belirsizlikleri ve saldırganlıkları vardır. En zoru insanlardır. İnsan, diğer yaratıklara göre çok daha değişken, karmaşık ve sınırsızdır.

Çocuk için çevresindeki insanlar gibi kendisi de bir kişidir. Annesi, babası, kardeşleri ve arkadaşları aracılığıyla kendisini tanır, kendisi hakkında bilgiler edinir. Bu bilgi ve deneyim birikimi ile kendilik denen yapı oluşur. Bir dönüşlülük zamiri olan “kendi”, kişinin kendisine geri dönüşleri ifade eder. Bu geri dönüşler hem kişinin kendisiyle ilgili yargılarıyla hem de çevresinin ona geri bildirimleriyle şekillenir. Örneğin bir dağ gezintisi sonrası kişi rahatlamış ve gezintiden keyif almış ise kendisi hakkında “Ben dağ gezilerini seven ve bunlardan keyif alan birisiyim” izlenimi edinir. Bu izlenimin tam farkında değil ise bir arkadaşının ondaki rahatlamayı ve yüzündeki memnuniyeti görmesi ile ona bunu söylemesi sayesinde farkındalığı artar. Buna benzer deneyimlerin toplamı kişinin kendisini algılaması, tanımlaması ve anlamasında rol oynar.

Bu durumun nasıl bozulabildiğini, hastalığa dönüştüğünü ve tedavi edildiğini kısa bir örnekle açıklayacağım.

Merve, ilkokul mezunu bir annenin ve mühendis bir babanın kızıydı. Babasının annesini aşağılamalarına tanıklık ederek büyümüştü. Babası annesini, onun gözü önünde sert bir biçimde eleştirir, küçümserdi. Merve de bu küçümsemelerden nasibini almıştı. “Sen bunu nasıl yapacaksın ki? Sen kimsin ki?” gibi sorularla Merve’yle alay ederdi. Bu yaklaşım yıllar içinde Merve’de “Ben beceriksizim.  Zaten sorunlarımı çözemiyorum. Beni kimse beğenmez” biçiminde yargılar ve kendisiyle ilgili şüpheler yaratmıştı. Bu sorunlu ilişki, babası gibi birincil ve önemli bir kişiyle tekrar tekrar yaşanınca kendini tanımlaması bozuk bir temelde ilerlemişti. Babası onun çocuk olduğunu görememiş, kadınları küçümseyici tavrı kızını da etkilemişti. Tüm bunlara abisinin yüceltilmesi, abisine daha çok güvenilmesi ve abisinden gurur duyulması eklenince Merve kendini iyice diplerde hissetmişti.

Merve'nin geliş şikâyeti erkeklerle arasına sınır koyamaması, sömürülmekten ve aşağılanmaktan korkması, kendine güvenememesiydi. Babasının, annesi ve kendisiyle kurduğu ilişki, annesinin kendini savunabilen bir kadın olamayışı onun kadın-erkek ilişkilerini ve kadınlığı çarpık algılamasına neden olmuştu. Psikanalitik psikoterapi sürecinde onun için travmatik olan geçmişini ve ilişkilerini derinlemesine araştırdık. Bu sırada öfkelerini,  üzüntülerini,  korkularını yeniden yaşadı, ruhsal yaralarını konuşarak sardı. Bu sırada beni babasının yerine koyarak, onu küçümsememden korktu. Bazen de babasının yerine geçerek beni yetersiz gördü ve küçümsedi. Bu durumların geçmişi ile bağlantısını kurunca nasıl etkilendiğini daha iyi kavradı. Yaşadığı sorunlar; ideal erkeklerin uzakta ve hayallerde olduğu, yakınındaki erkeklerin ise yetersiz ve saldırgan olduğu yargısını zihnine kazımıştı. Psikanalitik psikoterapi sırasında bu ayrışmış erkek tasarımları bütünleşerek daha gerçekçi ve ilişki kurulabilir hale gelince yaşamındaki ilişkiler değişti. Merve, kendisi ve kadınlığı ile gurur duyabilir oldu.

Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi kişinin kendisini ve dünyayı algılamasında yargılayıcı, değersizleştirici, utandırıcı ve suçlayıcı iç sesin güçlü bir etkisi vardır. Üstbenlik denen bu iç ses anne-baba ile kurulan ilişkinin içselleştirilmesi ile oluşur. Zamanla kişinin kendi sesi haline gelir. Daha sonrasında bir ses olmaktan çıkar. Kişi hiç farkında olmadan, bilinçdışından etki etmeye devam eder.

 

İç dünyanın derinlikleri

Benliğin ikinci işlevi, kişinin iç dünyasındaki duygu, düşünce, hayal ve dürtüleri düzenlemek için savunular geliştirmesidir. Açlık, ağlama ve huzursuzlukla başlayan yaşam, ancak annenin doyurması ve sakinleştirmesi ile sürebilir. Bir açlığı doyurmak için onu anlamak, tanımlamak ve buna göre hareket etmek gerekir. Bu açıdan anne, çocuğun açlığını ve diğer ihtiyaçlarını ilk anlayan ve tanımlayandır. Böylelikle anne, benliğini çocuğu yararına kullanır. Zamanla bu acıkma, anlaşılma ve doyum ilişkisi bir ritim ve düzen kazanır. Böylelikle çocuk önce içinden gelen uyaranın acıkma olduğunu anlar. Annesinin kendisini doyuracağını öngörerek ve hayal ederek bekleyebilir. Doyduğunda sakinleşir, annesine ve öngörebilen zihnine güveni pekişir. Bu süreç, anne-bebek arasında bir uyum içinde ilerlerse anne yavaş yavaş acıkma-bekleme-düşünme-kendini doyurma sürecini çocuğuna bırakır.

Eğer aralarında bir uyumsuzluk varsa bebek olabildiğince uyum sağlar. Bebeklerin ve çocukların uyum sağlama kapasiteleri çok yüksektir. Çocuk, annesini tanır ve öğrendiklerine göre onunla bir ilişki kurar. Eğer anne, bebeğini çok bekletirse bebek buna uyum sağlamak için açlığını bastırma ve reddetme yolları arar. Örneğin gereğinden fazla neşelilik ve hareketlilik ile ilgi çekmeye çalışabilir. Ya da annesinin ne zaman geleceği ve ne kadar iyi bir anne olduğu ile ilgili hayallerle açlığını bastırmaya çalışır. Eğer anne, bebeği acıkmadan onu yedirirse bu sefer de bebek tokluk hissini bastırarak ve reddederek annesine uyum sağlamaya çalışır. Açlık gibi tokluk da inkâr edilebilir. Eğer çocuğun ihtiyaçları sürekli olarak çocuğa göre değil de annesinin ihtiyaçlarına göre belirleniyorsa zamanla çocukta bir sahtelik gelişir. Çocuk uyum sağlıyor gibi gözükür ama aslında kendi iç dünyasından kopar.

İsmail, yaşamı boyunca annesinin ondan istediği her şeye uyum sağlamış, annesinin biricik oğlu olmuştu. Annesi, çocukken anneannesinin yanında yaşamasını istediğinde orada kalmış, yurtta kalarak okumasını istediğinde yurda taşınmıştı. Üniversiteyi İngiltere’de okumuş, orada tam bir İngiliz gibi yaşamıştı. Ne yazık ki İsmail üzülse de kendisi gibi babası da bu olanlara itiraz edememiş, İsmail’e özgü, onun istediği ve mutlu olduğu bir alanın sınırları çizilememişti. İsmail yurtta iken yurttaki arkadaşlarının, okulda iken okuldaki arkadaşlarının, İngiltere’de iken İngilizlerin seveceği gibi davranmıştı. Bulunduğu ortamda ilgi ve beğeni alabileceği davranış kalıbını kolaylıkla sergileyebiliyordu. Başvurduğu sırada kendisini sahte hissediyor, yaşamından doyum almıyordu. Mutsuzdu. Gerçekten sevildiğini hiçbir ilişkisinde hissetmiyordu. Ondan istenileni vermede ustalaşmıştı ama kendi iç dünyası ve duyguları ile bağlantısı kesilmişti. Derinlerdeki hüznünü dondurmuş, yalıtmıştı. Bu, onun ilişkilerinde derinlik ve sıcaklık yaşayamasını engelliyordu. Üç yıl süren psikanalitik psikoterapinin sonunda kendi değerleri olan, bilgiyi içselleştirebilen ve ilişkilerinde kendisini gerçek hissedebilen birisi olabildi. Terapisi sırasında ona bir şey önermiyor, onun anlattıklarını ve ilişki kurma biçimini yorumluyordum. Ama o yine de bir psikoterapistin ondan ne bekleyebileceğini tahmin ediyor ve buna yönelik davranışlar geliştiriyordu. Zamanla yaşamındaki ilişkilerinin kendisi için ne anlama geldiğini, hangi gereksinimlerini karşıladığını, nelerden korktuğunu ve nelerden mutlu olduğunu daha iyi fark etti. Sert ve dışlayıcı iç sesi değişti. Mükemmel olmadığında da sevilebileceğini anlayınca mükemmeli yakalamaktaki zorlantısı ortadan kalktı. Kendisinden ve çevresinden beklentileri insani sınırlara çekildi, rahatladı.

 

Dürtülerin boşalımı ve nesne değiştirme

Çocuklar büyürken beklemeye tahammülü arttıkça, kendine hayır demeyi öğrendikçe ve kuralları benimsedikçe iç dünyasından gelen uyaranları kontrol edebilmeye başlarlar. Böylelikle bir altbenlik oluşur. Bu ayrışmanın sağladığı kontrol ve anlayış, altbenliğin dürtülerden gelen enerjisinin benliği tehdit etmesini engeller. Kişinin iç dünyasını anlaması için özel bir alan açılır. Bazen hayallere dalınabilecek, bazen yüksek ideallere çıkılabilecek özel bir alan.

İç dünyadan gelen uyaranların kontrolü yalnızca bir baskılama içermemeli, uyaranlar hedefini, yolunu değiştirerek ortama uygun bir boşalım yolu bulabilmelidirler. 4-5 yaşlarında yaşanan[7]  tipik örnek çocuğun karşı cinsten ebeveynine âşık olmasıdır. Oğlan annesiyle, kız babasıyla evleneceğini hayal eder. Ebeveynler bunu kabul etmezler ve gülerler. Çocuğa ise gelecekte yaşıtlarından bir sevgilisi olacağı söylenir. Böylelikle çocuk anne-babasına karşı hissettiklerini bastırır ve yaşıtlarından sevgililer bulur. Gelecekteki sevgili için oluşan beklenti hem geleceğine ruhsal bir yatırım yapmasını hem de anne-babası ile özdeşleşmesini sağlar.

Melis dikkat dağınıklığı, derslerine konsantre olamama ve yeme atakları ile başvurmuştu. Ders başarısı üniversiteye başlayınca iyice düşmüştü. Üniversiteye kadar çalışmadan idare etmiş, zekâsını kullanarak başarılı olmuş. Ergenliğe kadar boş vakitlerinde oyun oynamış, hayaller kurmuştu. Büyüyünce bunların yerini diziler ve sanal âlem almıştı. Sorunlu ablasının yanında Melis şirinliği ile babasının ilgisini kazanmış ve ailede özel bir yere sahip olmuştu. Annesine sinir oluyor, kendisini ondan daha zeki buluyordu. Zekâsı ve güzelliği sayesinde rekabet etmeden kazandıklarıyla üniversiteye kadar gelmişti. Lisede kendisinden daha başarılı ve güzel olan arkadaşlarına haset etmiş, bazen onlara duyduğu hasedin yoğunluğu yüzünden aklı başından gitmişti. Üniversiteye geçince rekabet iyice kızışıp ders çalışması gerekince zorlanmıştı. Zorlanınca çocuksulaşıp eve kapanıyor, bir bebek gibi yataktan çıkmadan dizi seyredip paket paket abur cuburu art arda yiyordu. Bu dönemlerde anne-babası yanına geliyor, ona bakıyor, onu toparlıyorlardı. Son zamanlarda babasının daha yakından ilgilenmesi ve annesinin müdahaleleri öfkelendirince Melis iyice bloke olmuştu.

Terapisi ilerleyince babasıyla yakınlığının onu neden huzursuz ettiğini ve annesine neden bu kadar kızdığını anlayabilmeye başladı. Melis için rekabet etmek ve başarılı olmak riskliydi. Çünkü başarılı bir erişkin olursa annesini alt etme ve babasını elde etme tehlikesi vardı. Beş yaşındaki her kız çocuğu gibi o da annesini yenmeyi ve babası ile daha yakın olmayı hem istiyor hem de bundan kaygı duyuyordu. Melis için bu mesele beş yaşındayken çözüme kavuşamayınca babasının biricik kızı olmak ergenlikte sıkıntı yaratmaya başlamıştı. Bu sıkıntıyı, çocuksulaşmak ya da büyümesini durdurmaya çalışmakla aşmaya çabalamıştı. Çünkü çalışarak ve rekabet ederek başarılı olmak büyümek demekti. Büyüyünce, bir çocuk gibi şefkat görememekten, sınırlanmaktan ve erişkin cinselliğinden korkuyordu.

Onu başarısız bulmamdan ve beğenmememden endişe etti. Bu endişesi seanslara çok çalışmak istediğini ama yapamadığını sık sık dile getirmesi ve benden çalışma önerileri almak istemesi olarak yansıyordu. Böylelikle babasının yaptığı gibi onunla yakından ilgilenmemi sağlamaya çalışıyordu. Neler yapması gerektiğini elbette biliyordu ama otorite figürleriyle çatışması kendi otoritesini sağlamasını bozuyor ve yaşamını biçimlendiremiyordu. Diğer yandan ders çalışma sorununa odaklanması iç dünyasını ve aramızda olanları görmezden gelmesini sağlıyordu. Bu sorunlarıyla yüzleşince ve bunları derinlemesine çalışınca babası ve annesi ile ilişkisi değişti. Melis’in bir erkek arkadaşı oldu. Onunla ders çalışmaya ve üniversite bitince yapacaklarını planlamaya başladı.

 

İlişki kurmak

Benliğin üçüncü ana işlevi, ilişki kurmaktır. Bebek doğduğu andan itibaren ilişki kurma yetisi ile doğar. Ağlaması ve gülmesi ilişki başlatma araçlarıdır. Normal şartlar altında her bebeğin ağlamasını duyan, içine alan ve ona titizlikle kendini adayan bir anne vardır. Anneden sonra baba ve kardeşler ile ilişkiler kurulur. Bu ilişkilerin sorunları aşarak sürdürülebilmesi, uzun süreli ayrılıklar, küskünlükler, kırgınlıklar olmaması gerekir. Aile içi ilişkiler sıradan bir denge içinde kalabilmelidirler. Çocuk, ailesinde ilişki kurmanın temellerini öğrenir. Kötülere ve kötülüklere karşı nasıl mücadele edeceğini, iyileri nasıl koruyacağını bu ilişkilerin içinde anlar. Ailenin hemen ardından gelen öğretmen ve okul arkadaşları da aynı işlevi üstlenirler. Bazen ailenin önüne geçer, bazen ailenin eksiklerini tamamlar, fazlalıklarını alırlar.

İlişkilerin dengeli ve uzun süreli olması insanın kendisini dengeli ve tutarlı hissetmesini sağlar. Anne-baba ve kardeşler ile ilgili çocuğun iç dünyasında tasarımlar oluşur. Çocuk kendisi ve bu tasarımları arasındaki ilişki biçimini zihninde biçimlendirir. Bu tasarımlar ve ilişki biçimleri daha sonra gelecekler için ana kalıplardır. Ergenliğe kadar değişiklikler olur ve sonra ana tasarımlar ve ilişki biçimleri görece kalıcılaşır.

Zihindeki anne ve baba tasarımları fantezilerin ve dürtülerin etkisi altındadır. Çocuk küçükken onun için önemli olan doymak ve açlıktan uzak durmaktır. Doyup mutlu olunca annesini iyi anne olarak görür, aç kaldığında ise onun için annesi kötü annedir. Annesiyle birlikte iyi ve birlikte kötü olurlar. Bekleme gücü ve zihinsel kapasitesi arttıkça aç kaldığında annesinin iyi bir anne olduğuna ve onu doyuracağına inancını sürdürebilir. Daha sonra ceza veren kötü, ödül veren iyi ebeveyn olur. Son aşamada ise onunla rekabet eden kötü, etmeyen iyidir. Büyüdükçe kötülerle iyiler iç içe geçer, bütünleşirler. Cezanın ve rekabetin iyi niyetli olabileceğine ve zarar vermeyeceğine inanabilir. Böylelikle benliğin ilişki kurma kapasitesi artar, ilişkiler süreklilik kazanır ve aile dışındaki ilişkilere hazır hale gelinir.

Son olarak psikanalize dönersem, psikanaliz aslında özel ve uzun süreli bir ilişki kurma biçimidir. Freud bu ilişki biçimini insanı araştırırken tedavi de eden bir yönteme dönüştürmüştür. Psikanalizin kendine özgü kuralları ve stili vardır. Bu ilişki biçimi insanı iç dünyasının derinliklerine doğru farklı bir yolculuğa çıkartır. Büyüme ve gelişim sırasında yaşanmış aksaklıklara gidilir ve bunlar yeniden gözden geçirilir. Konular olağan ilişkilerde olamayacak bir açıklıkla konuşulur. Kolay olmayan bu yolculuğun düşünceler, hisler ve ilişkiler açısından özgün dinamikleri ve getirileri vardır.

 

[1] Çocukta Fobinin Analizi: Küçük Hans Vakası, Çev. Dilmanoğlu M., Say Yayınları, İstanbul, 2018.

[2] Ego.

[3]İd.

[4] Üstbenlik.

[5] Self.

[6] Analizden geçen kişi.

[7] Ödipal dönem.

Psikiyatri
Etiketler
psikanaliz
psikoloji
psikiyatri
freud