Felsefe

Bilimin canı incedir

Yunus Emre’nin deyimiyle sarp zamandayız. “Bu halk öğüt işitmez ne sarp zaman olısar (olacak)” diyor. Sarp zaman hemen her alanda kabalığın, hoyratlığın egemen olduğu zamandır. İnsan can olduğunu unuttu. Sanat, bilim, düşünce, inanç için; can için olduğunu unuttu.

Materyalist bir dil felsefesine doğru

Felsefesel bir problem alanı olarak dil, tıpkı dilbilim çalışmalarında da olduğu gibi uzunca bir dönem kendi başına dilin ne olduğunun anlaşılması amacıyla değil, varlık, oluş, bilinç, anlam vb. “üst” sorunlar dahilinde ele alınmış ve münferit bir olgu olarak görülmemiştir. Fakat yirminci yüzyılın ikinci yarısından bu yana bu konuda bir takım değişiklikler yaşanmış ve dil, düşünce dünyasında kendi özerk alanına kavuşmuştur.

Estetik ve felsefe: Mükemmel bir çift mi?

Güzellik ve sanat alanı olan estetik ile felsefeyi, danışmanlık için bize başvuran, başarısız bir ilişkinin mutsuz partnerleri olarak düşünebiliriz. "Bana hiçbir şey veremezsin", diye şikayet eder estetik, "insanların sanatı ve güzelliği anlamasına yardım etmiyorsun, sanatçılara yaratıcı etkinliklerinde yardımcı olmuyorsun. Estetik deneyimleri her neyse bunlara hiçbir katkın yok. Keşke hayatımdan çıkıp gitsen!" "Aklı hiç dinlemiyorsun," diye homurdanır felsefe cevap olarak, "İlkelerin yok, öyle dağınıksın ki! Üzerine konuşulacak hiçbir evrensel doğrun yok!"

Eyvah! Evrim teorisi sadece bir teoriymiş!

Doğal seçilim yoluyla evrim teorisi, Charles Darwin tarafından 1859 yılında yayımlanan Türlerin Kökeni ile ilk kez açık bir şekilde ifade edildikten sonra “içeriden” ve “dışarıdan” çeşitli eleştiriler almıştır ve almaya devam etmektedir. Evrimciler tarafından yapılan iç eleştirilerin pek çoğu, teorinin geliştirilmesine önayak olurken dış eleştirilerin bir kısmı, teorinin bilim topluluğu dışındaki etkilerini kuvvetlendirmeye yarayan bir savunmasının yapılmasını sağlayarak, teorinin çeşitli felsefi yönlerinin ve sonuçlarının açığa çıkmasına yardımcı olmuştur.

Mevlâna ve bilim: Mevlâna'ya bilim adamı gözüyle bakılabilir mi?

Mevlâna’nın misyonu denince, genellikle aklımıza sevgi, hoşgörü ve barış elçisi gibi terimler gelir.  Bunlar  doğrudur. Her biri Mevlâna’nın yıllar önce söylediği fikirlerin günümüzde ihtiyaç duyulan yansımalarıdır. Ya da kendisinin de Mesnevî’de eleştiri olarak dile getirdiği gibi, eserlerini okuyan herkes kendince onu bir kalıba sokar ve anladığı ölçüde Mevlâna’yı sınıflandırmaya çalışır.

Deizm ve hümanist epistemoloji: Mağaradaki resim, Bilişsel Devrim ve ‘cehaletin keşfi’

Yerleşik tanım, deizmin, Tanrı’nın varlığını kabul etmekle birlikte, Tanrılık vasfının yalnızca yaratmakla sınırlı olduğunu, Tanrı’nın evreni yarattıktan, insana ‘akıl’ denilen yetiyi bahşettikten sonra dünyanın akışına karışmadığını kabul eden ve öne süren akım olduğudur. Teoloji – Ontoloji odaklı ve bu dolayımda kendisini gösteren bu yerleşik tanımın tarihi 16. yüzyıla ve yoğunlukla akıl çağı olarak da anılan Aydınlanma’ya (18. yüzyıla) dayanmaktadır.

Sevgi nedir?

Günlük  yaşamda en çok kullanılan sözcüklerden biri de sevgi sözcüğü olmalı.  Sık sık duyar ya da okuruz;  “…İnsanlar sevmeli birbirlerini…”; “…Her işin başı sevgi…”; “sevelim birbirimizi, sevgi gibisi yok…” Bırakın başkalarını, aynı ailedeki iki kişinin bile birbirlerini sevmeleri hiç de öyle kolay değilken, sanki sevgi alanı özerk bir alanmış da nedenselliğe bağlı değilmiş gibi, ikide bir sevmeyi öğütleyen sözler söylenmesi, bir sevgi susuzluğunu mu dile getiriyor acaba? Kim bilir, belki de?