Bize Ulaşın

     

Cumhuriyet toplumu nasıl inşa etti?

"Daha Osmanlı döneminde Darwin üzerine kitaplar yayınlanmaya başladı. Ama Türkiye'de Darwin 'altın çağı'nı 30'lu yıllarda yaşadı. Hemen hemen tüm ders kitapları Darwin'i baş tacı etti. Okullarda 'hayat zinciri',  yani insanın tek hücreli bir varlıktan bugünkü konumuna gelişimine yer verdi. Tanrının insan zekasının ürünü olduğu savunuldu;  dinin toplumbilimsel bağlamda doğuş nedenleri işlendi. 1938'i kültür devriminin sonu olarak nitelendiriyoruz. Çünkü bu denli radikal çıkışlar Atatürk'ün ölümüyle birlikte son buldu. 1938 sonrası artık Darwin üstün konumunu yitirdi. 1946 sonrası ise din tekrar toplumda ağırlığını koydu."

Prof. Dr. Zafer TOPRAK
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü

Söyleşi: Hazal SARAL
 

Bilim ve Ütopya: 1919 yılı Türkiye’de büyük bir ideolojik dönüşümü simgeliyor. 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile bu dönüşümün büyük oranda tamamlandığını görüyoruz. "Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji" adlı kitabınızda ise siz, Cumhuriyet’in kültür sahasındaki atılımlarını ele alıyorsunuz. Bu bağlamda kırılma noktası olarak kabul ettiğiniz 1928 yılından Atatürk’ün ölümüne kadar süren 10 yıllık süreci irdeliyorsunuz. “Durağan yapıların çözülümü” ve “kuantum dönüşümü” olarak tanımladığınız Türk Kültür Devrimi, ulus devletin oluşum sürecinde neyi hedefliyordu?

Zafer Toprak: Dünü anlaşılabilir kılmak için dönemlendirmelere gerek duyuyoruz. Yoksa geçmişin sürekliliği göz ardı edilemez. Dönemlendirmeler genellikle tarihi daha analitik kılmaya yönelik çabalar. Nasıl ki dünya tarihinde farklı vurgular değişik dönemlendirmeleri gündeme getiriyorsa ülkelerin de kendilerine özgü dönemlendirmelerinin olması kaçınılmaz.  Tarih öğrenimimiz sırasında İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ Yakın Çağ gibi Batı'dan aldığımız dönemlendirmeler yanılmıyorsam hâlâ ders kitaplarımızda yer alıyor. Stalin'in Marx'ı basitleştirerek İlkel Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Kapitalist Toplum ve Sosyalist/Komünist Toplum olarak yapmış olduğu dönemlendirme Türkiye'de 60'lı ve 70'li yıllarda epey rağbet görmüştü. Politzer'i ya da Nikitin'i okuyan her okuryazarın kolaylıkla benimsediği bir dönemlendirme oldu. Bugün Batı'da tarih yazınında Orta Çağ, Erken Modern Çağ, Modern Çağ ve belki de Aydınlanma'nın sorgulandığı Post-Modern Çağ türü dönemlendirmeler revaç bulmakta.

Türkiye'nin de tabii dünya tarihinden soyutlanmadan bu tür dönemlendirmelerle geçmişini anlamlandırması kaçınılmaz. Ama sorunsalınıza göre bu dönemlendirmeler farklı kırılma noktalarını gündeme getirebiliyor. Biz kendi çalışmalarımızda da içerik doğrultusunda farklı evreleri vurgulamaktayız. Ama genel kanımız Türkiye'de 1908-1938 arası otuz yıllık bir toplumsal devrim evresinin yaşandığı doğrultusunda. Bu otuz yıllık sürenin tam ortası 1923 ve Cumhuriyet'in kuruluşu... 15 yıl geriye saydığınızda 1908 Jön Türk devrimine ulaşıyorsunuz. 15 yıl ileri gittiğinizde Atatürk'ün ebediyete intikali ve İkinci Dünya Savaşı ile birlikte "kültür devrimi" diye nitelediğimiz sürecin önemli bir kırılma noktasına ulaştığını görüyoruz. Kuşkusuz burada 1938 sonrası Köy Enstitüleri'ni, Hasan Ali Yücel'i, Milli Eğitim Klasikleri'ni göz ardı etmememiz gerekiyor. Ama yine de Cumhuriyet ve Antropoloji kitabında vurguladığımız gibi, kimi aşırılıkları da içerse de 1928-1938 ruhunun Atatürk'ün vefatıyla birlikte son bulduğu kanısındayız. Ama yine aynı kitapta gündeme getirdiğimiz farklı zaman dilimleri var. Mesela Milli Mücadele bizce Balkan Harbi'ye başlıyor, Cihan Harbi'ni kapsıyor ve Kurtuluş Savaşı ile birlikte on yıl sürüyor.  1912-1922 kendi içinde bir bütünselliğe sahip. Yeni bir ulus-devlet'in inşa süreci... Keza Cihan Harbi tüm dünyada olduğu gibi bizde de köklü dönüşümlere neden oluyor. Kadın hareketinden emekçi kesimlerin siyasete ağırlığını koymasına kadar, endüstrializm, konstrüktivizim, dadaizm, kübizm, fauvizm gibi sana anlayışlarını ön plana çıkararak, empresyonizm ve ekspresyonizmi geride bırakarak... Keza müzikte Stravinski Bahar Ayini'nde olduğu gibi uzun 19. yüzyıl müzik anlayışını kökten değiştirerek yepyeni bir çağın kapılarını açarak... Açıkça 1789'da başlayan 19. yüzyıl 1914'te Bosna'da Avusturya veliahdı Arşidük Ferdinand'ın katledilmesiyle son buluyor. Cihan Harbi ile birlikte 1991'de sona erecek olan 20. yüzyıl başlıyor.

20. yüzyıl sürat çağı... Günlük yaşamda da bunu izlemek mümkün... Geçmişin valslerinin yerini fokstrot, çarliston, black bottom gibi danslar alıyor.  Boğaz'da kayık sefaları yerini otomobille Maslak'a gitmek, ya da Büyükada'da dansinglerde hoplayıp zıplamaya bırakıyor. Kısaca Türkiye'deki gelişmeler dünyadakilerden farklı değil. Ama Türkiye'nin bunların ötesinde farklı artıları var. Türkiye'de siyasi bir dönüşümün ötesinde köklü bir sosyal devrim yaşanıyor. 1908-1938 arasındaki bu sosyal devrimin sonucu olumlu yönleriyle bugünkü çağdaş Türkiye...

1923 sonrasını biz iki evrede ele alıyoruz. Bunun ilk aşaması Cumhuriyet rejiminin siyasi ve hukuki yapısının kurulma evresi. Türkiye mutlak monarşiyi, 1908 sonrası anayasal (meşruti) monarşiyi yaşamış ve 1923 ile birlikte Cumhuriyet'e ulaşmış. Bu çok önemli bir dönüşüm.  Keza hukuk alanında dünyada çok az ülkede görülebilecek bir devrim geçirmiş. Şer'i hukuk bir kenara bırakılmış laik bir anlayış hâkim kılınmış. Fakat zihniyetlerin dönüşümü çok daha güç bir süreç... Ulus-devlet için gerekli yapıları oluşturabilirsiniz ama yurttaş kimliğinin oluşumu kapsamlı bir uğraşı gerektiriyor. İşte 1928'i bu anlamda önemli görüyoruz. Harf devrimiyle birlikte bir kültür devrimi başlıyor ve bu devrim bizce 1938'e kadar sürgit devam ediyor. Tabii, doğal olarak bu sürecin baş aktörü Mustafa Kemal Atatürk. Onun bu konudaki dirayetli tutumu, tüm muhalefet girişimlerine direnebiliyor. Yeni yurttaş kimliğinin niteliğini merak ediyorsanız Atatürk'ün Afet Hanım'la birlikte yazmış olduğu Yurttaşlık kitaplarına bir göz atmanız yeterli.

 

Bilim ve Ütopya: Bu kitaplarda hedeflenen zihniyet dönüşümünden biraz bahsedebilir misiniz?

Zafer Toprak: Daha Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Osmanlı eğitim sisteminde kullanılan ahlak kitapları Malumat-ı Vataniyye'ye dönüşmeye başlamıştı. Bunlar bizim bildiğimiz Yurttaşlık Bilgisi kitaplarının öncüleri sayılır. Ara aşamada Atatürk'ün katkılarıyla 1930'da hazırlanan Afet Hanım'ın beş adet Yurt Bilgisi Notlarımdan kitabı var. Bunlar, İntihab, Askerlik Vazifesi, Vergi Bilgisi, Şirketler-Bankalar ve Vatandaş İçin Medeni Bilgiler'di. Bir yıl sonra Vatandaş İçin Medenî Bilgiler iki ciltte toplandı. Bu kitaplar genç dimağların yurttaş kimliği kazanmalarına yönelik kamusal bilgilerden oluşuyor. İçerikleri millet, devlet, demokrasi, devletin vatandaşa karşı görevleri, seçimler vs. konuları içeriyor. Türkiye'de ulus-devletin inşasında bu kitapların ayrı bir yeri oldu. Bireyle devlet arasındaki ilişkiler bu ders kitapları sayesinde tutarlı bir çizgiye oturdu. Bu kitapların hazırlık evresinde Atatürk'ün sofrası önemli bir işlev gördü. Afet İnan'ın ileriki yıllarda yayımladığı Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları 30'lu yıllardaki zihniyet dönüşümünü anlamak için son derece yararlı bir eser.

 

Bilim ve Ütopya: Türk Tarih Tezi’nin doğuşuyla devam edelim. Atatürk’ün “ulusal bağımsızlığı bilim alanında tamamlama” hedefinin altında yatan sebepler nelerdi? Cumhuriyet’in inşasında milli bir tarih yazımına neden ihtiyaç duyuldu?

Zafer Toprak: Milli Tarih anlayışının ilk nüvelerini Namık Kemal'e kadar götürebiliriz. Vatan yahut Silistre her ne kadar bir tarih kitabı olmasa da bizlere vatan duygusunu telkin eden bir başyapıt. Milli Tarih'e yöneliş 1908'le birlikte ivmeleniyor. Jön Türkler'in karşısında model olarak Fransız Devrimi var. O nedenle Meşrutiyet yılları tarih kitapları Fransızcadan Türkçeye uyarlanmış eserler. Bu konuda başı çeken Ali Reşad... İlkokuldan yüksek öğretime kadar her alanda Fransız Devrimi’ni işlemiş. Ama bu tür "aktarma" bir milli tarih anlayışı Türk Tarih Kurumu ile birlikte eleştiriye uğrayacak. Özellikle Yusuf Akçura 1932 Türk Tarih Kongresi'nde bu tür "taklit"çiliğin ulusal bağımsızlık savaşının anlamlandırılmasında yararlı olmayacağı kanısında... Bu nedenle bu kez Batı emperyalizmine karşı ve yurttaşlara uzak geçmişiyle kimlik aşılayacak yeni bir tarihsel açılımı gündeme alıyor. Bu da doğal olarak tarihin en geniş şekliyle ifadesini gerekli kılıyor. Diğer bir deyişle tarih antropolojiyi ve arkeolojiyi kapsıyor. Cumhuriyet'in hedeflediği "yeni insan" bundan böyle geçmişin ezikliğinden kurtulacak ve yepyeni bir kimlikle geleceğe bakacak.

 

Bilim ve Ütopya: Hocam arkeoloji dediniz. Arkeolojik bulgular Kültür Devrimi’ne nasıl altyapı oluşturdu? Bahsettiğiniz “yeni insan”ın kurgulanmasında nasıl rol oynadı?

Zafer Toprak: Arkeoloji ile antropoloji ikiz kardeşlerdir. Arkeolojik kazılarda bu nedenle çoğu kez antropolog bulundurma gereği duyulur. Türkiye'de her iki disiplin 30'lu yıllarla birlikte Cumhuriyet'e kadar hâkim olan İslam-Osmanlı ağırlıklı bir tarih anlayışını aşarak Türklerin tarihini neolitik evreler çekmeye yönelik bir çabanın sonucu oldu. O nedenle Anadolu ön plana geçti ve Anadolu ağırlıklı bir tür "milli" arkeoloji oluşturuldu. Yurt dışına arkeoloji ve antropoloji eğitimine öğrenci gönderildi. 30'lu yıllarda Türk Tarih Kurumu'nun yapmış olduğu her iki kongre aslında arkeoloji-antropoloji ağırlıklı toplantılara dönüştü. Kurgulanan "yeni insan" aslında Anadolu topraklarında yerleşik seküler kimliğe sahip yurttaşlardan oluşuyordu. 30'lu yılların anti-klerikal dünya görüşünün oluşumunda her iki disiplinin önemli bir payı oynadığını söylemek mümkün.

 

Bilim ve Ütopya: Avrupa merkezli tarih anlayışından kopuş nasıl gerçekleşti? Bu bağlamda sömürgeciliğin ve emperyalizmin tahlilleri nasıl yapıldı?

Zafer Toprak: Avrupa merkezli tarih anlayışından kopuş Milli Mücadele'nin doğurduğu güven duygusuyla bağlantılı... Artık sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı başkaldırmış bir Türkiye var. Yenilgilerle dolu son dönem Osmanlı tarihi son bulmuş, Anadolu tarih sahnesinde kendini ispatlamış.  O nedenle Avrupa merkezli bir tarih anlayışı sorgulanabilir konumda. Ama Cihan Harbi, ardından 1929 dünya buhranıyla birlikte Avrupa'nın yediği darbeler Türkiye'nin gözünde Avrupa konusunda bir dizi kuşkuların oluşmasına neden oluyor. Düvel-i Muazzama'nın kolu kanadı kırılmış, ABD üstünlüğü ele geçirmiş...

Ama yine de Türkiye'de bir savunma güdüsü hâkim. Ne de olsa on yıl savaşılmış, nüfus erimiş, son derece düşük düzeyde bir okuryazarlık devralınmış. Cumhuriyet insanının ilk evrede yaşam umudu (hayat ümidi) 30 yılın altında. Cumhuriyet zoru başarmak konumunda... Nüfus en önemli sorunu... Erken Cumhuriyet döneminin en önemli başarılarından biri halk sağlığı alanında... Salgın hastalıklara karşı son derece etkin bir mücadele veriliyor. Türkiye'nin nüfusu hızlı bir biçimde artmaya başlıyor. 1940-1980 arası Türkiye kendi "demografik transformasyon"ununu yaşıyor. 1930'lar işte inşa edilmeye çalışılan "yeni insan"ın tarih bilincini kurgulamaya yönelik çabalardan oluşuyor.

 

Bilim ve Ütopya: Tanzimat ve onu takip eden dönemin hâkim “aydınlanma” anlayışı ile genç Cumhuriyet’in benimsediği “alternatif aydınlanma”nın arasında ne gibi farklılıklar var?

Zafer Toprak: Ünlü sosyolog Gabriel Tarde'de göre "taklit" uygarlığın evriminde önemli bir rol oynuyor. Tanzimat ve onu izleyen dönemde Osmanlı Türkiyesi de iyi kötü bir dizi "taklit"lere başvuracak. Bunları biz ülkenin olumlu hanesine yazıyoruz. Kamu hukuku alanında Napolyon kodları benimsendi. Durağan ekonominin çözülmesine yönelik Batı sermayesinin de girişimiyle bir dizi kurumsal düzenlemelere gidildi. Tüm bu düzenlemeler kapitülasyonlarda olduğu gibi ülkeyi Batı'ya bağımlı kılarken, aynı zamanda çağdaş bir dizi yaşam koşullarını da ülkeye getirdi. Evet, Düyun-ı Umumiyye Osmanlı'yı mali yönden boyunduruk altına almıştı; ama unutmamak gerekir ki bu kurumda çalışan on bine yakın kişinin yüzde 99 küsuru Osmanlı'ydı. Bu kurum sayesinde Osmanlı çağdaş "iktisad"ı, "muhasebe"yi öğrendi. Emperyalizmi iyi tahlil etmek gerekir. Yayılımcılık asimetrik ilişkilerin olduğu ortamda emperyalizme dönüşüyor. İngiliz sermayesi ABD'ye gittiğinde farklı, Osmanlı Türkiyesi'ne geldiğinde farklı bir konumda oluyor. İşte biz birçok "taklit" sayesinde Batı'nın Aydınlanma sürecini tanıdık. Ama bu Aydınlanma beraberinde bağımlılığı da getirdi. Atatürk'ün önayak olduğu "alternatif aydınlanma" işte bu bağımlılığı bertaraf etmeye yönelik bir girişimdi. Ve Avrupa eksenli olmaktan çok daha geniş bir coğrafyayı, Asya'yı da kapsar oldu.

 

Bilim ve Ütopya: Asya’yı kapsamaktan kastınız nedir?

Zafer Toprak: Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi uygarlık kavramını Batı ile özleştirdi. Tek bir uygarlık söz konusuydu. O da egemen Batı uygarlığıydı. Sömürgecilik ve daha sonra emperyalizm bu anlayışı tüm dünyaya kabul ettirme girişimleri olarak tarihe geçti. 20. yüzyılla birlikte bu anlayış sorgulanmaya başladı. Önce 1905'te Japonların Rusları alt etmeleri, Batı'nın üstünlük anlayışında ilk yarayı almasına neden oldu. Ardından Cihan Harbi ile birlikte kapitalizmin ve demokrasi anlayışının çöküntüye uğraması Batı'ya karşısında ezik konumda olan birçok Doğu ülkesinde bağımsızlıktan yana görüşlerin yeşermesine neden oldu. Bu ülkeler bir süre Wilson prensiplerine umut bağladılar. Kendi  kaderlerini belirleyecekleri umuduyla bu prensiplerden medet umdular. Bu kişiler arasında Mao, Ho-Şi-Min, Gandi gibi geleceğin ünlü bağımsızlık savaşçıları da vardı. Ama Wilson prensiplerinin bir aldatmacadan öteye geçemeyeceğini tek gören kişi Mustafa Kemal oldu. Kendi bağımsızlık mücadelesini verdi ve birçok ülkeye örnek olacak olan Cumhuriyet Türkiyesi'ni kurdu. Evet, Gazi Milli Mücadele sonrası reformlarıyla Batı'ya yöneldi. Ama bu girişimi çoğu kez Batı'ya rağmen oldu. Özellikle 1929 Buhranı ile birlikte Batı büyük ölçüde gözden düştü. Öte yanda antropolojik veriler Avrasya anlayışını ön plana çıkarıyordu. O günkü antropolojik veriler uygarlığın Orta Asya’dan Batı'ya göç sonucu geliştiğini gösteriyordu. Alternatif aydınlanma bundan böyle Avrasya anlayışının geliştirilmesini gerektirdi.

 

Bilim ve Ütopya: 1940’lı yıllara kadar din ve bilim arasına kesin sınırlar çizen bir anlayışın benimsendiğini görüyoruz. Siyaset ve hukuk alanlarındaki kararlı laiklik savunusu bilimde de kendini gösteriyor. Öyle ki ortaokul öğrencilerine, Tanrı’nın “insan zekâsının ürünü” olarak tanımlandığı tarih kitapları okutuluyor, Anadolu’nun ücra köşelerindeki okullarda Darwin’in evrim kuramı anlatılıyor. Peki ya bilimde yakalanan bu ivme ne zaman kaybediliyor?

Zafer Toprak: Bilimler arasında "kilise"ye karşı en büyük muhalefet antropolojiden gelmiştir.  Daha 19. yüzyılın ortalarında kilisenin hedef tahtası antropoloji olmuştur. Antropoloji uhrevi bir bilim anlayışını çörekten bir çabadır. Türkiye'de de etnografya ve antropoloji daha Osmanlı döneminde din dışı bir anlayışı bilime yerleştirme çabası içerisinde oldu. Ama 1908 sonrası Mülkiye'ye konan etnografya dersi ancak bir yıl dayanabildi.  Ama yine de Satı Bey Etnografya kitabını yayımlamayı başardı. Tarih kitapları Osmanlı'da da uzun yıllar İlk Çağlar'ı Adem ile Havva ile başlattı. Nuh Efsanesi ile uygarlıkların gelişimini açıklama girişiminde oldu. Kısaca dünya tarihi Milattan önce beş altı bin yıl geriye sarılarak anlatılmaya çalışılıyordu. Ama antropolojik bulgular dünya tarihini neolitik, paleolitik, hatta daha gerilere çekti. Bu gelişim doğal olarak "mukaddes"ten "temeddün"e yöneldi, yani inanç yerine bilgiyi koydu. Süreçte kuşkusuz Darwin'in önemli bir rolü oldu. Daha Osmanlı döneminde Darwin üzerine kitaplar yayınlanmaya başladı. Ama Türkiye'de Darwin "altın çağı"nı 30'lu yıllarda yaşadı. Hemen hemen tüm ders kitapları Darwin'i baş tacı etti. Okullarda "hayat zinciri",  yani insanın tek hücreli bir varlıktan bugünkü konumuna gelişimine yer verdi. Tanrının insan zekasının ürünü olduğu savunuldu;  dinin toplumbilimsel bağlamda doğuş nedenleri işlendi. 1938'i kültür devriminin sonu olarak nitelendiriyoruz. Çünkü bu denli radikal çıkışlar Atatürk'ün ölümüyle birlikte son buldu. 1938 sonrası artık Darwin üstün konumunu yitirdi. 1946 sonrası ise din tekrar toplumda ağırlığını koydu.

 

Bilim ve Ütopya: Darwin'in okutulması ve dinin açıklanmasında köktenci bir çizginin izlendiğini görüyoruz. Bu tür başlıklar bugün de gündeme geldiğinde “toplum hazır değil” kalıbı kullanılır. Oysa Atatürk'ün bu gibi duraklatıcı eğilimlere boyun eğmediğini görüyoruz. O tutumu ve sonrasını karşılaştırdığınızda nasıl bir sonuca ulaşıyorsunuz?

Zafer Toprak: Bu sorunuz apayrı bir söyleşiyi gerektirecek nitelikte... Dönemin siyasal yapısını irdelemeye yönelik. Şunu hemen hatırlatmak isterim. İki dünya savaşı arası dünya tarihinin çok özel bir evresini oluşturuyor.  Tarihçiler bu dönemi "katastrof çağı" olarak görürler.  Avrupa için ise "karanlık kıta" derler. Yukarıda belirttiğim gibi 1914-1945 dönemi demokrasilerin çöktüğü, otoriter ve totaliter rejimlerin rağbet gördüğü bir evre... 1918-1920 arası Avrupa'da iki, 1920-30 arası altı, 1930-1939 arası dokuz ve İkinci Dünya Savaşı sırasında beş ülkede meclisler kapanıyor. Demokrasilerin kan kaybettiği bu evrede meclisi açık olan ender ülkelerden biri Türkiye. Ama yine de Türkiye'de bugünkü anlamda siyasal demokrasi yoktu. Reformist bir anlayış hâkimdi ve köklü bir dizi dönüşüm uzun dönemde demokrasinin ihdası için gerekli idi. Okuryazarlığın son derece düşük olduğu ve kırsal kesimde yaşayan insanların yakın çevreleri ötesinde bilgiden yoksun oldukları bir evrede çoğulcu bir demokrasiden söz edilemezdi. Her şeyden önce "toplum"u inşa etmek gerekiyordu. O nedenle toplumun hazır olup olmadığı pek anlam taşımıyordu. İnsana "hangi toplum?" diye sorarlardı. Medeni Kanunu referanduma koymuş olsanız yüzde beş bile taraftar bulamazdınız. Latin harflerine ülkenin aydın kesimi bile muhalifti. Devrim niteliğinde tüm bu dönüşümler Gazi'nin karizmatik kişiliği sayesinde gerçekleşti. Geride Milli Mücadele'yi kazanmış bir önder olmasaydı, bu reformları gerçekleştirmek de olanaksızdı. Atatürk'ün tüm yaşamı boyunca tehdit algısı kuruntunun ötesinde bir olguydu. Nitekim tüm Cumhurreisliği devresinde bir kez bile yurt dışına çıkmadı. Milli Mücadele ertesi İstanbul'a ancak 1927 yılında gelebildi.  Ne kadar gerçekçidir bilemiyorum ama tüm yaşamı boyunca yanında silah taşıdığı söylenir. 

 

Bilim ve Ütopya: Antropoloji, akademik bağlamda Türkiye’de gündeme gelen ilk bilim dallarından. Türk Tarih Tezi ve ona sıkı bağlarla tutunan Türk Dil Tezi, antropolojiden nasıl beslendi? Ulusal kimliğin oluşumunda antropoloji nasıl rol oynadı?

Zafer Toprak: Türkiye'de antropolojinin bu denli önem kazanması kısmen tesadüfler sonucu oldu. Her ne kadar 1925'te İstanbul'da bir Türk Antropoloji Mecmuası yayınlanmaya başlanmışsa da bu konuda iradenin yaptırım gücü Atatürk'ün bu konuya ilgi duymasıyla başladı. İki kişi Atatürk'ü etkiledi. Bunlardan ilki kurgu filmleriyle tanıdığımız H.G. Wells idi. H.G. Wells Atatürk'ün 1927'de, CHF kongresinde okuduğu ünlü Nutuk'unda tek gönderme yaptığı yabancı yazardı. H.G. Wells aslında bir biyologdu. Darwin'in halefi olan Haxley'in öğrencisiydi. İngiliz İşçi Partisi'nde ve Fabian Derneği'nde etkindi. Lenin'in yakın dostuydu. Cihan Harbi ertesi yazdığı dünya tarihi Atatürk'ün dikkatini çekmiş ve elindeki kopyayı fasiküllere ayırtarak çevresinde dil bilenlere dağıtmış, Türkçeye çevirtmişti. Bu beş ciltlik eser 1927-28 yıllarında yayımlandı ve Türkiye'de yepyeni bir tarih anlayışı oluşturdu. Eser dünyanın oluşumuyla başlıyor ve bugüne kadar geliyordu. Baş kısımları biyolojik ve jeolojik evrime hasredilmişti ve evrim tamamen Darwin'in çizgisinde ele alınmıştı. İkinci önemli kişi, sonraları Atatürk'ün de yakın dostu olacak, 1937 İkinci Türk Tarih Kongresi'nin fahri başkanlığını üstlenecek olan Eugène Pittard idi. İsviçreli etnolog ve antropolog Eugène Pittard 1910'lu yılların başlarından beri Türkiye'de antropolojik tetkiklerde bulunuyordu. 1924 yılında yayımladığı Irklar ve Tarih adlı eser Atatürk'ün başucu kitabı oldu. Her satırı dikkatlice okundu ve Türk Tarih Tezi'nin omurgasını oluşturdu. Atatürk manevi kızı Afet Hanım'ı Eugène Pittard'ın yayına antropoloji doktorası yapmaya gönderecekti.

 

Bilim ve Ütopya: Atatürk’ün fizik antropolojiye ilgisinin sebebi neydi? Bu alanda Batı’da yürütülen çalışmalar Türkiye’de nasıl takip edildi? Antropolog Eugène Pittard’ın Avrasyacı tezleri Genç Cumhuriyet’te nasıl karşılık buldu?

Zafer Toprak: 19. yüzyılın ortalarından itibaren antropoloji fizik antropoloji ağırlıklıydı. Ancak Cihan Harbi sonrası sosyal ve kültürel antropoloji Anglo-Sakson dünyasında revaç buldu. Fizik antropoloji Kıta Avrupası'nda İkinci Dünya Savaşı ertesine kadar hükümran konumdaydı. Bunun bir nedeni ırk sorunuydu. Özellikle Almanya'da arî ırk tezleri fizik antropolojiye ayrı bir konum sağlıyordu. Arî ırk tezlerinin antidotu ise Eugène Pittard'ın tezleriydi.  Pittard, kabaca insan kafatası kemiklerinden yola çıkarak insanlığı iki ana eksende tasnif ediyordu. Dolikosefaller ve Brakisefaller.  Arî ırk dolikosefallerden oluşuyordu. Oysa Eugène Pittard Avrupa'da uygarlığın oluşumunu, toplayıcılık ve avcılıktan yerleşik düzene geçişle açıklıyordu.  Ekip biçmeye ve hayvancılığa yöneliş brakisefaller sayesinde olmuştu ve brakisefaller ise Orta Asya'dan göç etmişlerdi. Göç yolu ise kısmen Anadolu'dan geçiyordu. Diğer bir deyişle uygarlığın Batı'da oluşumunda Anadolu'dan göç eden insan kitlelerinin önemi vurgulanıyordu. İşte bu göç eden kitleleri Türk Tarih Tezi Türk olarak niteleyecekti.  Bir diğer deyişle Avrupa insanı ile Anadolu insanı aynı kökenden geliyordu. Bu Türklerin ikinci sınıf insan olmadığının ve Avrupalılarla aynı bünyeyi paylaştıklarının kanıtı olarak sunulacaktı. Böylece sömürgeciliğin temelindeki sözde antropolojik tezler çürütülmüş oluyordu. 

 

Bilim ve Ütopya: Batı bilim dünyasında ırk tanımı çerçevesinde Türkler nasıl tarif ediliyordu? 1930’lu yıllarda Türkiye’de yapılan fizik antropoloji araştırmalarıyla Türk ırkının tanımında ne gibi değişimler gerçekleşti? Türkiye’de Cumhuriyet karşıtı gerici kesimlerin Atatürk’ün “ırkçı”, “faşist” ve “kafatasçı” olduğu konusunda söylem birliğine vardığını görüyoruz. Suçlamalarına gerekçe olarak da 1930’lu yıllarda Anadolu’da yapılan ırk çalışmalarını gösteriyorlar. Afet İnan’ın tezi kapsamında 64 bin kişinin kafatasının ölçülmesini Nazi Almanyasının arî ırk iddiasıyla yürüttüğü antropolojik çalışmalarla bir tutuyorlar. Sizce böyle bir analoji kurmak mümkün mü? Genç Cumhuriyet’in Türk ırkının “üstünlüğünü” kanıtlamaya yahut ırkı saflaştırmaya yönelik girişimleri olmuş mudur?

Zafer Toprak: Türkiye Milli Mücadele'de Düvel-i Muazzama'yı alt etmişti. Ama hâlâ Batı literatüründe Türkler sarı ırk ve Mongol olarak tanımlanıyor ve ikinci sınıf insanlar olarak görülüyordu. Atatürk'ü antropolojiye sevk eden gerekçe buydu. Türkiye'de yapılan antropolojik araştırmalar, bu arada Afet Hanım'ın 64 bin denekle o güne kadar dünyada yapılmış en kapsamlı doktora tezi Türklerin sarı ırk olmadığını ve Avrupalılar gibi brakisefal olduklarını kanıtlayacaktı. Kısaca ırk kavramından yola çıkarak ırk karşıtı bir söylem geliştirilecekti. Arî ırkın üstünlüğüne yönelik tezler Türk Tarih Tezi ile birlikte eleştirilmiş oluyordu. Bu dönemde antropolojik çalışmalarda Türk ırkının "üstünlüğü" gündeme gelmedi. Söz konusu olan Anadolu halkıydı; bu halkın bütünlüğüydü.  1930'ların antropolojik bilgi dağarcığı "etnik" unsuru içermedi.  Anadolu insanı bu bağlamda etnik tasnife tutulmadı. Saf ırk diye bir olgu zaten Eugène Pittard'ın tezleriyle gündem dışına itilmişti.

 

Bilim ve Ütopya: Atatürk’e ve 1930’lu yılların Cumhuriyetine yönelik yoğun karalama kampanyasının bir ayağı da Dersim meselesi. Bu coğrafya halkının Türk ırkı merkezli bir asimilasyon programına maruz kaldığı savunuluyor. Bu iddialar üzerinden ciddi siyasi tartışmalar yürütülüyor.  Siz ise kitabınızda, Cumhuriyet kadrolarının Dersim’i etnik değil asayiş temelli ele aldığını belirtiyorsunuz. Bunun yanında bir de “uygarlaştırma görevi”nden söz ediyorsunuz. Açıklar mısınız?

Zafer Toprak: 2012'de yayımladığım ve Sedat Simavi sosyal bilimler alanında ödül kazanmış olan kitabımın adı epey uzun... Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji. Bu kitap beklentilerimin üzerinde kabul gördü ve birçok antropoloji bölümünde ders malzemesi olarak kullanılmaya başladı. Antropoloji ağırlıklı bir kitapta Dersim nerden çıktı diyebilirsiniz.  Ama konuyla yakından ilişkili oluşu nedeniyle böyle bir başlık attım ve kitabın son bölümünü Dersim'e ayırdım.

Aslında Tarih Vakfı bünyesinde benim yönetimimde Dersim üzerine bir dizi çıkarıyorduk. Bu dizi bence Dersim üzerine yayımlanmış en "akademik" çalışma. Şimdiye kadar altı cildi çıktı. Aslında bizim yaptığımız Dersim/Tunceli mebusu Necmeddin Sahir Sılan'ın arşivini kamuya açmak. Ölümü ertesi kızı Şen Sahir Sılan bize bu değerli arşivi bağışlamıştı ve uzun yıllar alan tasnif ertesi Dersim tartışmalarının canlandığı bir evrede yayınlamayı uygun gördük. Bu kitaplar birinci kaynaklardan oluşuyor ve birçok "hizmete özel" sınırlı baskısı olan kitapçıkları kapsıyor. Her kitabın başına uzun bir önsöz yazdım. Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji kitabını yayımlarken de bu önsözlerden derlediğim ve kitabın ana eksenine uyum sağlayan bir bölüm koydum. Önce şunu belirtmek isterim, tüm ulus-devlet inşa süreçleri bir tür "asimilasyon"u ve "uygarlaştırıcı misyon"u gündeme getirmiştir.  Batı'daki somut örnekler burada saymakla bitmez. Türkiye'ye gelince önce ulus-devlet'in ne olduğunu hatırlatmak isterim. Temeli 1648 Westfalia'ya uzanan ulus devlet iki ana unsurdan oluşur: Egemenlik ve Toprak Bütünlüğü. Bu ikisi olmaksızın ulus-devlet oluşturulamıyor. Türkiye Milli Mücadele'de bu bağlamda Kurt unsuru dışlamayan bir söylem geliştirdi. O tarihlerdeki resmi yayınlarda bunu kanıtlamak mümkün. Kitapta bunun somut örneklerini veriyorum. Ancak, Şeyh Sait isyanı ile birlikte işin rengi değişti.  Musul ve bu yöredeki petrol kaynakları Türkiye'yi neredeyse İngiltere ile savaşa sürükleyecekti. Türkiye, Tek-Parti döneminde sürekli dış tehdit algısı altındaydı. Özellikle Mussolini'nin Doğu Akdeniz sevdası Türkiye'yi korkutuyordu. Güneyde mandater devletler kurulmuş, Türkiye İngiltere ve Fransa ile komşu olmuştu. Bu devletler ise Lozan'ı bir türlü hazmedemiyorlardı. Lozan'la belirlenmiş coğrafyanın özellikle doğu kesimi aşırı ölçüde engebeliydi ve Ankara bu coğrafyanın savunusunun son derece sorunlu olduğu bilincindeydi. Özellikle aşiret düzeninin hâkim olduğu Kürt nüfusun bulunduğu yörelerde dinsel etmenler nedeniyle Cumhuriyet'in benimsenmesi sorun oluyordu. Kısmen etnik, kısmen dinsel ayaklanmalar birbiri peşi sıra 1920'li ve 30'lu yıllarda patlak verdi. Bunlar bir şekilde bastırılmıştı. Ama Dersim yöresinin coğrafi konumu yörenin yeni devlet yapısıyla bütünleşmesini engelliyordu. İkinci Dünya Savaşı arifesi Cumhuriyet’in kuruluşundan o tarihlere on dört yıl geçmiş olmasına rağmen, yörenin ülkeyle entegrasyonu sağlanamamıştı.  Bu durum bir dizi stratejik kaygılara neden oldu. 1937-38 Dersim harekâtı işte bu tür nedenlerle gündeme geldi. Sorun güvenlikle bağlantılıydı. Ankara yeni bir dünya savaşı arifesinde olduğunun bilincindeydi. Savaş arifesi ırk bağlamında asimilasyona başvurması son derece anlamsızdı. Dersim aşiretleri çevre iller için sürekli bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Aşiretlerin denetimi artık kaçınılmazdı. Türkiye Cumhuriyet ertesi yıllarca eşkıya takip etti. Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji adlı kitabım bunların dökümünü veriyor.

 

Bu söyleşi Bilim ve Ütopya'nın Ağustos 2015 sayısında yayımlanmıştır.