Bize Ulaşın

     

31 Mart olayı

Osmanlı halkı dinamikti. Ataları da öyleydi. Türklerin ilk yurdu Çin Seddinin kuzeyi idi. Toprak tarıma elverişli olmadığı için göçebe hayvancılıkla geçiniyorlardı. Çin Seddi Türklerle Moğolların güneydeki bereketli topraklara inmesini önleyen yaman bir yapıydı. Atalarımız hallerinden hoşnut olmadıkları için batıya göç etmeye başladılar. Bu, devrimci diyebileceğimiz bir dinamizm belirtisiydi. İlginçtir; günümüzde Türklerin ilk yurdunda pek Türk kalmamıştır. Benzer koşullarda yaşayan Moğollar ise hep yerlerinde kaldılar.

Türklerin ikinci yurdu Hazar Denizinin doğusu Orta Asya oldu. Burada atalarımız Orta Asya’nın tarıma elverişli topraklarında tarım yapmaya başladılar. Müslüman oldular. Tarım başlamış olmakla birlikte bölgede çöllük arazilerin bulunması, göçebe hayvancılığın sürmesini sağlıyordu.

Derken, Oğuz boyları yeniden hareketlendiler. Anadolu’ya, sonunda da Rumeli’ye geldiler. Anadolu ve Rumeli Türklerin üçüncü yurdu oldu. Buraların özelliği hiç çöl olmamasıydı. Böyle olmakla birlikte, Anadolu’da göçebe hayvancılığı sürdürmeye elverişli dağ ve yaylaların çokluğu dikkat çekiyor.

Türkler Anadolu’ya geldikten iki yüzyıl sonra, 1300’de Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı, tarihte ilk kez tarımı, köylülüğü esas alan bir devletti. Bu da bir devrimdi. O hızla Türkler Rumeli’ye girdiler. Avrupa’nın ortası sayılabilecek Viyana’yı iki kez kuşattılar. Fakat devrimci atalarımız bundan sonra nedense dinamizmlerini yitirdiler, Orta Çağ’da kalakaldılar. Bunun sonuçları feci oldu. Türkler Rumeli’de etnik temizliğe uğradılar. Az kalsın Anadolu’da da yinelenecekti bu fecaat.

Türkler Rumeli’yi fethe başlarken Avrupa’da Orta Çağ’a son verecek olan Rönesans boy gösteriyordu. 1450’lerde Jan Gutenberg basımevini icat ederken, bunun Türklere gelmesi için üç yüzyıl geçmesi gerekiyordu (1729 ama asıl tarih 1784). 1821’e değin Türkler yabancı dil olarak yalnızca “bilim” için Arapça; sanat için Farsça öğreniyorlardı. Avrupa dillerinin çevirmenliği Rumlara bırakılmıştı. Mahalle mektepleri ve medreselerden oluşan kamu eğitiminin yeryüzü gereksinimleri için sıfıra yakın bir yararı vardı.

Bu inanılmaz aymazlığa karşın Osmanlı’nın 1922’ye değin yatalak durumda sürüklenebilmesi Avrupa’nın büyük devletlerinin (düvel-i muazzamanın), yani İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan ve Rusya’nın aralarındaki rekabet ve çekişmeleri sayesinde olmuştur. Çünkü İstanbul ve Boğazlar, paylaşılması pek zor, paha biçilemez bir ‘gayrımenkul’dü.

 

Nihayet ıslahat

Osmanlı’da ıslahat deyince, III. Ahmet (1703-1730) Lale Devri ile başlatılır. Oysa 18. yüzyılda yapılan ıslahat ya çok yüzeyseldir ya da III. Selim’deki (1789-1807) gibi sonuçsuzdur. Ciddi ve başarılı ıslahat II. Mahmut’un (1808-1839) yaptığı ıslahattır. II. Mahmut’tan önce taşrada iki âyan (derebeyi) Yanya Âyanı Tepedelenli Ali Paşa (1744-1822) ve Mısır Âyanı Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769-1849) kökten ıslahat başlattılar. II. Mahmut onlarla ölesiye bir savaşıma girdi, fakat bu arada kökten ıslahat davasını benimsedi. Osmanlı’nın Büyük (Deli) Petro’su oldu. Ama ne hazindir ki, Petro ile Mahmut arasında yüz yıl kadar bir zaman aralığı var. Acaba bu, iki ülkenin toplumsal gelişmişliğinin bir ölçüsü olabilir mi? Olabilir.

II. Mahmut’un yaptığı en önemli iş, Tıbbiye (1827) ve Harbiye (1834) yüksek okullarını kurmaktı. En önemli; çünkü buralarda, Osmanlı’nın insan gücünü oluşturan, Orta Çağ insanı HOMO AHRETIKUS yerine çağcıl (modern) insan yetişmeye başladı. Mektepli denilen bu yeni insanlar çoğala çoğala sonunda İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) adını taşıyan gizli örgütlerini kurdular (1889). Belirli bir güce erişince 1908 Devrimini başardılar.

 

Homo ahretikus

Orta Çağ’ın, yani feodalizmin, yani şeyhlik ve ağalık düzeninin (aynı olguyu anlatan eşdeğer kavramlar) insanı homo ahretikus’tur. Bu insan, öbür dünyacıdır. Bu dünyaya hiç önem vermez. Bu dünya “yalan dünya”dır. Önemli olan, öldükten sonraki yaşamdır. Çünkü insanın ömrü kısadır, ahret hayatı ise sonsuzdur.

Öbür dünya hayatı da iki türlüdür. İyi, dindar insanlar sonsuz mutluluklar diyarı cennete (hurilerle birlikte olmak için); kötü, günahkâr insanlar ise cezalandırılmak, acı çekmek için cehenneme gönderilirler.

Orta Çağ’ın başka bir özelliği halk kitlesinin cehaleti üzerinde kurulu olmasıdır. Halk reayadır, koyunlar gibi sürüdür, cahildir ve cahil bırakılmalıdır. Bilgi, din, öbür dünya bilgisidir. Din adamları bilirler ve bu işi tercihen halka yabancı bir dilde (Avrupa’da Latince, Türkiye’de Arapça) yürütürler.

Başka bir özellik dayaktır. Aile terbiyesi ve okul eğitiminin esası dayaktır. Okulda kızılcık sopası ve falaka pedogojik aletlerdir. Dayağın ne denli olumlu bir yöntem olduğunu anlatan pek çok Orta Çağ artığı atasözümüz vardır.

Orta Çağ’da kadının konumu da dikkat çekiyor. Kadın-erkek eşitliği söz konusu olmadığı gibi, kadının insan olup olmadığı, ruhunun var olup olmadığı, cennet (ya da cehennemde) yeri olup olmadığı tartışmalıdır. Avrupa’da Orta Çağ’da akıllı kadınlar, içine şeytan girmiş diye diri diri yakılıyorlardı.

 

1908 ıslahat (reform) değil devrimdir

II. Meşrutiyetin (Hürriyetin) ilanı Türkiye’nin 1789’udur. Tabii, Fransız Devrimi’yle II. Meşrutiyet Devrimi arasında önemli farklar vardır. Fransa’da ekonomiye egemen bir sınıf (burjuvazi, kapitalistler) devrimi gerçekleştirdi. Osmanlı’da böyle bir toplumsal gelişme yoktu. Devrimi gerçekleştiren mekteplilerin, İttihat ve Terakki’nin (İT) amacı Avrupa’daki gelişmişliği Türkiye’ye getirmekti. Osmanlı’nın ne denli geri kalmış olduğunun (Avrupa’nın “hasta adamı”) ve Avrupa emperyalizminin onları yutmak niyetinde olduğunun ayırdında oldukları için acele ediyorlardı. Gerçekten de Osmanlı’nın geriliği ıslahatla düzelecek gibi değildi; mutlaka devrimi gerektiriyordu.

Seçimleri kazanamazlarsa teröre başvurarak muhalif mebusların oylarını etkiliyorlardı. 1908-1911 arasında yılda bir kişiyi öldürdüler (bir istibdat hafiyesi, üç muhalif gazeteci). 1912 seçimlerini (“Sopalı Seçimler”) sopayla kazandılar. 1914 seçimlerini başka parti seçime katılmadığı için kazandılar. 1908-1918 II. Meşrutiyet döneminde yapılan üç seçimi de aslında İT kazanamadı. Ama, 1912’de kendi iradesiyle çekildiği kısa zaman aralığı dışında hep iktidardaydı.

İT, Osmanlı’yı kalkındırmak, hasta adamı sağlığına kavuşturmak için acele ederken, Osmanlı’da emperyalist emelleri olan, fakat rekabetten aralarında uzlaşamayan, ellerini çabuk tutmazlarsa avlarını ellerinden kaçırabileceklerini gördüler. Onun için hemen harekete geçtiler. İngiltere, Hürriyetin ilanından 9 ay sonra İT’nin üstüne çullandı.

 

31 Mart olayı

31 Mart Olayı (Rumî 31 Mart 1325, Miladi 13 Nisan 1909) bugün de sık sık adı geçen, yıldönümlerinde üzerine yazılar yazılan bir konudur. Olaya bu denli önem verilmesi, laiklik savunucularının bunu dinsel gericiliğin çok belirgin bir örneği olarak görmeleri ve bütün gericilik akımlarının tehlike ve kötülüklerini o olayla açıklamak istemelerinden ileri gelmektedir. Şunu hemen belirtmek gerekir ki, konumuz olan ayaklanmada parola, “Şeriat isteriz!” idiyse de, gerçekte, ayaklanmanın baskın niteliği, İngiltere’nin sıkı desteğini alan muhalefetin İttihat ve Terakki’ye karşı kalkıştığı, fakat kötü düzenlediği için ne olduğu pek belirmemiş, başarıya ulaşamamış bir askerî hükümet darbesidir. İsyan bayrağının Şeriat oluşu, bir dini sömürme olayından ibarettir. Olay, o zamanki iktidar mücadelesi içinde hayatî bir önem taşıyordu, zira Rumeli’deki ordulardan esaslı bir baskı gelince, meşrutiyeti hemen ilan eden ve böylece meşrutiyetin adamı oluveren Abdülhamit, ancak 31 Mart Olayı’nın bastırılması dolayısıyla tahttan indirilebilmişti. Böylece ve Abdülhamit’in yerine gelen Mehmet Reşat’ın zayıf bir kişi olması sayesinde, İttihat ve Terakki’nin iktidar olma yolunda dikilen en önemli engellerden biri kalkmış oldu.

Gerek ordudan tasfiye edilen alaylı subaylar, gerekse medrese öğrenciliği sıfatıyla artık askerlikten kaçamayan softalar, ayaklanmayı yapacak olan er ve erbaşları hemşerilik, eski komutanlık, din propagandası, ortak “halk kültürü” gibi silahlarla kolayca etkileyip harekete geçirebilecek durumdaydılar. Öte yandan, Kamil Paşa hükümetinin devrilmesinde İttihat ve Terakki’nin askeri baskısını ve muhalif gazeteci Hasan Fehmi’nin vurulmasında İttihat ve Terakki’nin silahını gören muhalefet, alaylı subaylara ve softalara, askerî isyanı başlatmak üzere gerekli komutu vermiştir. Zaten Hasan Fehmi’nin öldürülmesinin doğurduğu heyecan, bunun için elverişli bir ortam teşkil ediyordu. Muhalefete göre, daha önce subayların baskısına boyun eğen Mebusan, bu sefer er ve erbaşların baskısına boyun eğecekti. Basın yoluyla erlerin bu davaya kazanılması işi muhalefetin dinci ağzı olan Volkan gazetesinin sahibi Derviş Vahdeti’ye düşüyordu. Nitekim Mart ayının sonunda bu gazetede bazı erlerin, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nden yana ve İttihat ve Terakki’ye karşı mektupları çıktı. Bütün bu harekâtın hedefi, Rıza Nur’un öngördüğü, İttihat ve Terakki’yi İstanbul’dan söküp atmak ve Kâmil Paşa’nın sadaretini, Nazım Paşa’nın Harbiye Nazırlığını sağlamaktı. Arka planda, bu işe manevî ve belki maddî destek sağlayan bir güç olarak İngiltere duruyordu.

İlk ayaklanan, Hamdi Çavuş komutasında, Taşkışla’daki 4. Avcı Taburu oldu. Daha gece yarısında ayaklanan bu tabur, subaylarını tutukladıktan sonra, sabahın 4’üne doğru Ayasofya’da Mebusan’ın önünde toplandı. Bu sırada Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinin tutumu Osmanlı ayaklanmaları için tipiktir: Ayaklanmayı elindeki üstün kuvvetlerle bastıracağı yerde (1. Ordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşa, bastırma buyruğunu bütün gün boşuna beklemiştir) nasihatçılar bulmakla, nasihat yaptırmakla vakit geçirmiştir. Oysa, bu sırada ayaklananlar kışla kışla dolaşıp yavaş yavaş başka birlikleri de saflarına çekmekteydiler.

Askerin istekleri konusunda kesin bir liste olmamakla birlikte, çeşitli kaynaklardan anlaşıldığına göre, askerin genel istekleri şunlardı:

1) Şeriatın uygulanması

2) Ayaklanmadan ötürü kendilerine bir sorumluluk yüklenmemesi

3) Hükümetin istifası, bazı komutanların değişmesi

4) Başta Ahmet Rıza, birtakım İttihatçıların istifası ya da uzaklaşması

Ne var ki, birkaç tane istek listesi söz konusudur. Bazı listelere göre asker, Sadaret’e Kâmil’i, Harbiye’ye Nâzım’ı, Meclis Başkanlığına İsmail Kemal’i istediği halde, başka bazı listelerde bu istekler yer almamaktadır. Ayaklanmayı çıkarttıran muhalefetin bu işi sağlama bağlamamış olması iki nedenden ileri gelmiş olabilir:

1) Ayaklanmanın kötü planlanmış olması,

2) İT’ye karşı darbe başarıya ulaştığında meydanın nasıl olsa, kendilerine, dolayısıyla adamları olan Kâmil ve Nâzım Paşalara kalacağına inanmaları. Oysa bir şık daha vardı: O da, meydanın Abdülhamit’e kalması idi.

Gerçekten de öyle oldu, meydan o gün Abdülhamit’e kaldı. Bir kez, askerin isteklerinin karşılanması için gittiği Meclise, mebuslar korkularından gelemediler, görüşme yeter sayısı sağlanamadı. Uzun bekleme ve kararsızlıklardan sonra, İsmail Kemal’in ısrarıyla bir avuç mebus, ancak hükümet hakkında güvensizlik kararı alabildiler (ama yeter sayı bulunamadığı için böyle bir karar sakattı, hatta yoktu.) Oysa hükümet o sıralarda zaten Sarayda istifa etmekle meşguldü. Asıl karar merkezinin Saray olduğunu anlayan ve affolunmak için çırpınan asker, Saraya döndü. Nitekim af da, yeni Sadrıâzam ve Harbiye Nazırı’nın atanmaları da Saraydan geldi. Muhalefetin ayaklandırdığı askeri, muhalefetin can düşmanı Abdülhamit kazanmıştı. O gün akşamüstü başlamak üzere, İstanbul’daki birtakım askerî birlikler Yıldız’a gelip bağlılıklarını sundular. (Bunda, sonradan Harp Divanı’nın üyelerini idam ettirdiği, istibdadın geri gelmesini isteyen gizli Cemiyetin de bir payı olabilir.) Abdülhamit de hiç değilse balkona çıkıp karşılık göstermeyi ihmal etmedi, zira muhalefetin kendisini de tahttan indirmeyi kurduğunun pekâlâ farkındaydı. Fakat askerden bir kötülük gelmesin diye, onları okşaması, Meşrutiyetçilerin -hem İT’li hem Ahrarcı- bu yakınlığı ileri sürerek kendisini ayaklanmayı çıkartmakla suçlamalarına ve tahttan indirilmesine vesile verdi, ya da en azından bunu kolaylaştırdı.

O gün Mebusan Meclisi toplanabilseydi, belki, tasarlandığı gibi, duruma el koyup askerin saraya yönelmesini önleyebilirdi. Fakat askerin -muhakkak ki tasarlananın tersine- yer yer mektepli (Harbiyeli) subayları öldürmeye kalkışması, hatta bunun için bazı semtlerde aramalar yapılması, herkesin gözünü korkuttu. Bu yüzden mebusların toplanması için yapılan özel çağrı da fayda vermedi. Nitekim 31 Martçı askerin iki gün içinde çoğu mektepli subay olan en az yirmi kişi öldürdüğünü, birçoklarını da yaraladığını biliyoruz. Daha da önemlisi, asker, Hüseyin Cahit’tir diye bir mebusu ve ayrıca Adliye Nazırı Nâzım Paşa’yı – hem de Meclisin önünde- öldürdü. Askerin herhalde hesapta olmayan bu kan dökücülüğü, bir yandan İT’ye karşı yürütülen tahriklerin şiddetinden, bir yandan da askerin mektepli subaylara karşı kendi özel tavırlarından ileri geliyordu. Alaylı (erlikten yetişme) subayların komutanlığı genellikle daha gevşek ve anlayışlıydı. Disiplin ve eğitime büyük önem veren mektepli subaylar belki askeri anlamak için de gereken çabayı göstermemişlerdi. Ayrıca şu vardı: Alaylılık ilkesinin kalkması hiç değilse bazı erler ve özellikle erbaşlar için Paşalığa kadar gidecek olan mutlu yükselme yolunun kapanması demekti.

İsmail Kemal’in o koşullar altında Meclise gelen mebuslara millî hâkimiyeti temsil eden tek kuvvet olduklarını söylemesi boşunaydı. O mebusların İsmail Kemal’in ısrarıyla aldıkları kararlar da, su üzerine yazılmış yazılar gibi etkisizdi, -gerek kabineye verilen güvensizlik oyu, gerekse mebus İsmail Hakkı Paşa’nın Harbiye Nazırı, İsmail Kemal’in de Ahmet Rıza’nın yerine reis seçilmesi. (Zaten Meclisin Harbiye Nazırı seçmesi Kanun-u Esasî’ye aykırıydı.)

Sonuç olarak Abdülhamit, Kâmil Paşa’yı değilse de, ona yakın sayılabilecek Ahmet Tevfik Paşa’yı Sadrıâzam, Osmanlı-Yunan Savaşı’nın kahramanı yaşlı Gazi Ethem Paşa’yı Harbiye Nazırı yaptı. Fakat İsmail Kemal’in çabaları sayesinde İstanbul’daki 1. Ordunun komutanlığına muhalefetin kahramanı Nâzım Paşa geldi. İT önderleri ve mektepli subaylar ya gizlendiler ya da İstanbul dışına kaçtılar. Bir anda İstanbul’da İT’nin etkisi silindi.

İşin kanlı bir biçim alması dolayısıyla onu başlatanların ona sahip çıkmaktan çekinmeleri, askerin sonradan Abdülhamit’e yönelmesi, Harp Divanı’nın da siyasal nedenlerle ayaklanmanın derinine gitmekten kaçınması (cezalandırılanların çoğu, askerler gibi fiilen ayaklanmaya katılmış olanlardı), olaya bir muamma havası vermiştir. Bu yüzden üç türlü açıklama yapılagelmiştir: Birincisine göre, olayı diktatörlük kurmasına vesile olsun diye İT düzenlemiş, fakat ipin ucunu kaçırmıştır. Askeri kuvveti elinde tutan, iktidarda sayılabilecek bir siyasal kuruluşun kendi aleyhinde kendi askerlerini -yapmacık da olsa- ayaklandırması görülmüş şey değildir. Zaten olayların da yalanladığı bu açıklamanın üzerinde durmaya bile değmez. Abdülhamit ise olayı düzenlememiştir. Öyle olmasaydı, onu ayaklanmadan sorumlu tutarak tahttan indiren Ordu ve bu arada suçu esas itibariyle istibdatçı özlemler taşımaktan ibaret olanları bile idama mahkûm eden o Ordunun Harp divanı, bunun açık kanıtlarını ortaya koyarak, tahttan indirmeyi haklı göstermeyi herhalde isterdi. Tabii Abdülhamit’in Hürriyetin ilânından sonra (el altından gizli istibdatçılarla ilişki kurup, jurnal almaya devam etmesi) ve hele ayaklanmadan sonra (ayaklananları kınamaktan kaçınması, üstelik onları okşayacak bir tutum benimsemesi) tam Meşrutiyetçi bir Padişah gibi davrandığı söylenemez. Fakat bu, ayaklanmanın sorumluluğu ile ilgili bir konu değildir. Ayrıca, Abdülhamit’in ayaklanmadan, kendine bir zarar gelir diye haklı olarak korktuğu ve telaşa düştüğü bilinmektedir. Üstelik zaten kendisiyle uzlaşmış durumda bulunan İT’ye karşı Abdülhamit’in bir harekette bulunması mantıksızlık olurdu. Kalıyor üçüncü açıklama: Ayaklanmayı muhalefet düzenlemiş ve başlatmıştır. Muhalefet denince, başta Prens Sabahattin olmak üzere, Kâmil Paşa ve oğlu Sait Paşa, İsmail Kemal ve Müfit Beyler, Mizancı Murat, Mevlânzade Rıfat, Said-i Kürdî (Nurculuğun kurucusu), Derviş Vahdetî gibileri ve bunların buyruğu ve etkisi altındaki siyasal örgütler, yani Ahrar Fırkası ve onun dinsel kolu olan İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti anlaşılır. Bir de bunlara yardımcı olan güçler vardır. Bunlardan biri, özellikle El İslam Cemiyeti ve gazetesi çevresinde kümelenmiş ulema ile hemen bütün medrese öğrencileridir. Medrese öğrencileri, İttihad-ı Muhammedî’nin mevlidine, Hasan Fehmi’nin cenazesine ve son olarak ayaklanmada Ayasofya’da toplanan askere büyük bir kalabalık halinde katılmışlardı. Muhalefetin ikinci bir müttefiki, kadro dışına çıkarılmış bulunan alaylı subaylardı. Askeri tahrik etmekte bunların da pek önemli payı olduğu gibi, bir bölümü er kıyafetinde ayaklanmalara katılmıştır. Üçüncü bir yardımcı gücün de, Arnavut ulusçuluğu olduğu söylenebilir. İsmail Kemal, Ergiri Mebusu Müfit Bey, askerin elebaşısı Hamdi Çavuş ve başkaları Arnavut oldukları gibi, Arnavutluk’taki Arnavut ve Başkım kulüpleri, İsmail Kemal ve Müfit Bey’den aldıkları telgraflar üzerine ayaklanmayı açıkça Ahrar’a mal ederek, 31 Mart’tan yana bir tutum takındılar. Bunun nedeni şuydu: Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de gidici olduğunu sezen Arnavutlar, Hürriyetin ilanından sonra, ulusal kongre, okul, dernek ve yayınlarla büyük bir kültür hamlesi yapmışlardı. Ama bu çalışmaların İT’nin Türkleştirici ve merkeziyetçi tutumuyla bağdaşması zordu. Oysa, Ahrar’ın ademimerkeziyetçiliği, Arnavutlara çok uygun geldiği gibi, Ahrar’ın arkasındaki İngiliz gölgesi de ilerideki bağımsız ya da özerk Arnavutluk için bir teminat olarak görülüyordu.

Ahrar’ın ayaklanmayı düzenlediğinin kanıtları birçok kaynaklarda vardır. Fakat bunların başlıcaları şunlardır:

1) Mevlânzade Rıfat’ın İnkılâb-ı Osmanîden Bir Yaprak Yahut 31 Mart 1325 Kıyamı (bu kitap, ayaklanmanın Prens Sabahattin’in ve kendisi dâhil, başta Ahrar Fırkası ve diğer muhaliflerin işi olduğunu açık seçik anlatmaktadır).

2) Hayatında beş kez hükümet darbesi ya da ayaklanmaya girişmiş veya bunu tasarlamış olan Prens Sabahattin’in Mesleğimiz Hakkında Üçüncü ve Son Bir İzah’ı (bunda Sabahattin, Neyyir-i Hakikat gazetesinin kendisini 31 Mart’tan sorumlu tutan yayınlarına karşılık, ayaklanmayı ben düzenlemedim, demez, yalnızca ayaklanmanın Abdülhamitçi bir yöne kaymasını önlemek için donanma içinde gösterdiği çabaları anlatır).

3) Harbiye Mektebi’nde o sırada Ahrarcı bir öğrenci ve elebaşı olarak daha önce okulda bazı başkaldırma hareketlerine önderlik etmiş olan Ahmet Bedevî Kuran’ın Harbiye Mektebinde Hürriyet Mücadelesi kitabı ve “31 Mart Hâdisesi Nasıl Oldu?” (Tarih Dünyası, sayı 13) yazısı (bunlardan, Ahrarcı Harbiyelilerin Mahmut Muhtar Paşa’yı ayaklanmayı bastırma teklifine aldırmadıkları, Hamdi Çavuş’un ayaklanmaya katılma teklifini de ancak imtihanları “vesile” ederek reddettiklerini, ilk günü ayaklanmanın Abdülhamitçi bir yön alır gibi olması yüzünden Derviş Vahdetî’nin ikinci gün yayımladığı ve Abdülhamit’e yaranmak isteyen açık mektup üzerine Harbiyelilerin nasıl Mevlânzade’ye, Mizancı’ya, Said-i Kürdî’ye birer heyet gönderdiklerini, bunların Meşrutiyetin tehlikede olmadığı konusunda dostları Vahdetî hesabına teminat verdiklerini öğreniyoruz). 31 Mart günü asker içinde faaliyet gösterdiği tespit olunan Vahdetî’nin Harp Divanı önündeki şu sözü işi iyi özetlemektedir: “Hâdisenin bir irtica olduğunu bugünkü hal ispat ettiği için kabul ederim. Fakat 31 Mart’taki iğtişaşın (karışıklığın) irtica değil, bir fırka kavgasından ibaret olduğunu zannederim.”

31 Mart’tan ötürü muhalefeti sorumlu tutan bir iddia hemen şu soruyu akla getirecektir: Hareket Ordusu’nun Harp Divanı neden bu işi aydınlatmadı, neden asıl sorumluları cezalandırmadı da alet durumunda olanlarla uğraştı? Hareket Ordusu’nun niyeti herhalde İngilizci Prensin de sorumluluğunu tespit ettirip cezalandırmaktı, zira İstanbul işgal edildikten sonra arkadaşlarının birçoğu gibi kaçmak yolunu seçmemiş olan Prens, tutuklandı. 2-3 gün Harbiye Nezareti’nde tutuklu kaldıktan sonra, Mahmut Şevket Paşa ile Harp Divanı Başkanı odasına gelerek özür dileyip, kendisini serbest bıraktılar. Bir de alenî “itizarname” (özür) yayımlandı. İngilizlerin haklı olarak “adamları” saydıkları Prensle sütkardeşinin salıverilmesinin İngiltere’nin baskısı sonucu olduğu anlaşılıyor. Avrupa kamuoyuna karşı son derecede hassas olan Osmanlı Devleti’nde bu durum yadırganmamalıdır. Kaldı ki, başkentteki ayaklanmanın ertesi günü patlak veren Adana Ermeni ayaklanmasının Ermeni kırımıyla sonuçlanması, büyük devletlerin savaş gemilerini Mersin’e çekmiş bulunuyordu. Bu da Osmanlı Devleti’nin durumunu bir kat daha nazikleştirmişti. Sonra, İngiltere’nin yaptığı baskı dışında, bir de şu vardı: İT, kurdurduğu Meşrutiyet düzeninin Avrupa’da sağladığı ve sağlayacağı itibara adamakıllı bel bağlamıştı. Haklı nedenlerle de olsa, Meşrutiyetin kurulmasından bu yana daha bir yıl bile geçmeden muhalefetin tamamen ezilmesi ve önderinin idama mahkûm edilmesi Avrupa’da iyi karşılanmayacaktı. Zaten muhalefetin önderlerinden kimi kaçmış ya da Prens gibi gitmek zorunda bırakılmış, kimi ayaklanmadan önce yaptıkları kışkırtıcı yayınlardan dolayı hapis ve sürgün cezalarına mahkûm edilecekti (yalnız Vahdetî gibi çok sivri ve “ayak takımından” bir önder idam edilecekti). Böylece ve biraz da sıkıyönetim nedeniyle muhalefet, hiç değilse bir süre için, zaten susturulmuş bulunuyordu. Şu da akla geliyor: Ayaklanmadan sorumlu tutularak, Abdülhamit, Meclis tarafından tahttan indirildi. Ama olaydan ötürü muhalefetin de suçlu sayılması, İT’ye zaten pamuk ipliğiyle bağlı olan mebus çoğunluğuna (belki daha önemlisi, Avrupa kamuoyuna) hem tutarsız hem de yanlış görünebilirdi.

 

Ayaklanmanın bastırılması

Ayaklanma üzerine Selanik’teki 3. Ordu ile onun komutanı Mahmut Şevket Paşa’nın aldıkları kesin tavır göze çarpıyor. Bir yandan Hareket Ordusu’nun kurulması ve derhal İstanbul’a doğru yola çıkarılması karar altına alınırken, ertesi gün Selanik’te büyük bir miting düzenlendi. Ordunun başına Mahmut Şevket, 3. Ordudan giden mürettep fırkanın başına da Hüseyin Hüsnü Paşalar geçtiler. Kolağası Mustafa Kemal bu fırkanın kurmay başkanı oldu.

İstanbul’da ise Padişah, hükümet ve muhalif gazeteler (İT gazeteleri çıkamıyordu) bunca kargaşalık ve gürültüye rağmen birçok olayı gizlemeye çalışarak, taşraya hiçbir şey olmadığı, her şeyin yolunda olduğu izlenimini vermek için çırpındılar. Saray ve Babıâli vezirleri, 31 Mart’ın kurduğu, İT’siz İstanbul’u bir olup bitti olarak kabullenmiş görünüyorlardı. Ne var ki muhalefet, İT’nin silinmesine sevinmekle birlikte, Abdülhamit’in kazandığı nüfuzdan son derecede tedirgindi. Muhalif gazetelerin, bazı mebusların ve ulemanın genel örgütü Cemiyet-i İlmiye’nin ısrarlı çağrılarına rağmen ancak üçüncü gün toplanabilen Mebusan, yayımladığı bildirgeyle, Saray ve kabine gibi ayaklanmayı onaylamış, telaşa yer olmadığını bildirmişti. İstanbul’un bu zoraki sükûnetine karşılık, Rumeli’deki orduların ateşli ve kararlı sefer hazırlıkları, öte yandan her yandan İT örgütünün çabasıyla Meclise, hükümet ve Saraya yağdırılan protesto telgrafları tam bir karşıtlık meydana getiriyordu.

Daha ilk günden ayaklanmanın aldığı renkten hoşlanmayan Prens, Beşiktaş önündeki Hamidiye kruvazöründe donanma süvarileriyle bir toplantı yaparak, ayaklanma daha Abdülhamitçi bir yöne kayarsa, Abdülhamit’in tahttan indirilmesi için gemilerde bir meşveret meclisinin toplanmasını ve kararını top tehdidiyle Saraya kabul ettirmesini kararlaştırdı. İkinci gün Prens, olayların korkulan yönde geliştiğini öne sürerek, donanmanın sözünü tutmasını istedi. Hamidiye süvarisi, ertesi sabah diğer süvarilerle görüştükten sonra harekete geçileceğini bildirdi. Fakat üçüncü gün süvariler bu işe yanaşmadılar. Yalnız bir tanesi, Âsar-ı Tevfik süvarisi Binbaşı Ali Kabuli Bey, işe girişmek üzere gemicileri hazırlayıcı konuşmalar yaptı. Fakat bunun üzerine erler ayaklanıp süvarilerini tutukladılar ve Yıldız’a götürdüler. Pencere önüne gelen Abdülhamit, Sarayının topa tutulmak istendiği iddiasını ciddiye alarak, binbaşının kendisine teslim edilmesini istedi. Fakat binbaşı götürülürken erler üzerine atılıp onu öldürdüler. Abdülhamit bu işe üzüldüğünü söylemekle birlikte, katil erlere karşı -ayıplama yollu da olsa- hiçbir şey yapılmasını buyurmadı. Bundan başka, Hareket Ordusu İstanbul dışında yığınak yaparken Rıza Nur, Nâzım Paşa’ya, Hareket Ordusu’nu “bitirmesini”, ondan sonra da Abdülhamit’i tahttan indirmesini önerdiğini, fakat onun bunu kabul etmediğini söylüyor anılarında.

Muhalefetin Abdülhamit’i saf dışı kılma girişimleri böylece başarısızlığa uğrayınca, meydan Hareket Ordusu’na kalmış oldu. İstanbul gazetelerinin ve Mebusan Meclisi’nin Hareket Ordusu yaklaştığı oranda ayaklanmanın aleyhine dönmeleri, Hükümetin de çarpışma olmaması için gösterdiği çabalar, ayaklanan askere yılgınlık vermişti. Bu yüzden 24 Nisan 1909’da İstanbul işgal edildiğinde, bu askerin özellikle Beyoğlu kışlalarında gösterdiği direnme, kanlı da olsa, umutsuz bir davranıştı. Bu arada Abdülhamit’in Nâzım Paşa’dan gelen direnme teklifini geri çevirdiği söylenir ki, bu, onun lehine sayılabilecek bir davranıştır. Fakat Yıldız Sarayı’nda çarpışma olmaması için gösterdiği çabaları bütün İstanbul için göstermemesi, aleyhine yazılabilecek başka bir noktadır.

İlginç olan diğer bir şey de, Derviş Vahdetî’nin Hareket Ordusu’nun gelişi karşısında Anadolu’ya kaçmadan önce sığınmak üzere başvurduğu iki kapıdır: Biri, hemşerisi Kâmil Paşa’nın oğlu Sait Paşa, diğeri de İttihad-ı Muhammedî üyesi Şehzade Vahdettin. (Böylece Vahdettin’in daha o zamandan İT’nin İngilizci muhalifleriyle kader birliği ettiğini anlıyoruz.) Her iki kapı da ayaklanmanın “pis” işlerine fazla batmış olan Derviş’i korumayı kabul etmemiştir.

 

Mebusan Meclisi’nin davranışları

Müslüman mebusların birçoğunun İT’nin bulduğu ya da onayladığı adaylardan oluştuğunu görmüştük. Buna rağmen mebuslardan pek azı İT’yi oluşturanların niteliğinde, yani yönetici sınıftan, genç, diplomalı ve Türk olduklarından, İT’nin Mebusan’daki deneti ve hareket imkânları aslında çok sınırlıydı. Nitekim 31 Mart ayaklanması olunca, gerçek İT’li olan ve hemen gizlenen ve kaçan bir avuç mebus dışında, mebuslar esas itibariyle ayaklanmayı bir oldu bitti olarak kabullendiler. Kabinenin istifasını da meşrulaştırmak için, bunu, kendi kararlarının bir sonucu olarak gösterdiler. Oysa o ilk gün, Mecliste yeter sayı yoktu ki, bir karar oluşabilsin. Yine ilginçtir ki, Ahmet Rıza’nın zoraki istifası kabul edildiği gibi, yerine seçilen adaylardan en çok oy alanlardan biri ve Padişahın başkanlığa uygun gördüğü kimse, El İslâm denen Volkancı çizgide sayılabilecek derginin yazarlarından biri, ulemadan Halep Mebusu Mustafa Efendi idi. Aynı oturumda Mebusan, Hareket Ordusu’nun Çatalca’ya yığılmakta olduğunu resmen haber aldı. (İstanbul bu gelişmeyi bir gün önce duymuştu.) Mebusan, hükümetle birlikte, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmemesi için çeşitli heyetler gönderecekti. Hareket Ordusu, yığınağı tamamlanmadığı ve aradaki zaman içinde başkaldırmış askeri “yumuşatabilmek” için, bu talepleri kabul eder göründü. Yığınak ilerleyip yaklaştıkça (Hareket Ordusu, Ayastefanos’a -Yeşilköy- gelmiş bulunuyordu) görüşmelerde bulunmak için giden mebuslar dönmemeye ve arkadaşlarını da Ayastefanos’a çağırmaya başladılar. Sekizinci gün Mebusan’da nisap sağlanamadı. İT’liler Mebusan’a gelemediklerine göre, mebus çoğunluğu İT’lilerin yanına gidecekti. Ayastefanos’a giden bir Meclisin, bir süre için de olsa İttihat ve Terakki çizgisinde, daha doğrusu 31 Mart aleyhtarı bir çizgide olması beklenebilirdi. Gerçekten de, Ahmet Rıza istifa etmiş ve yerine Mustafa Efendi başkan seçilmiş olduğu halde, Ayastefanos’ta Mustafa Efendi istifa etti ve Kanun-u Esasî’deki usule aykırı olarak Ahmet Rıza yeniden başkan oldu.

Daha da ötesi vardı. Kanun-u Esasî’ye göre Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusan’dan oluşan bir Meclis-i Umumî vardı. Ayastefanos’ta iki heyet, Ahmet Rıza ve Sait Paşa’nın başkanlıkları altında ortak toplantılar yapmaya başladılar. Üstelik Meclis-i Umumî-i Millî gibi anayasa dışı, ihtilâlci havası olan bir isim aldılar. Bu olay, bazı yönleriyle Ankara’da 23 Nisan 1920’de Mebusan Meclisi’nden TBMM’nin oluşturulması olayına benzemektedir. Başka bir benzerlik de Fransız Devrimi iledir. O Devrimin ilk adımı, ayrı ayrı toplanan üç kamaradan oluşan Meclisin “Ulusal Meclis” unvanıyla tek bir kurul halinde birleşmesiydi.

Ayastefanos’ta 23 Nisan günü yapılan toplantı, hemen Abdülhamit’in tahttan indirilmesi konusunu görüşmeye başladı. Fakat Mahmut Şevket, İstanbul denetim altına alınmadan, bu konunun görüşülmesini ihtiyatsızlık sayıyordu. Nitekim ertesi günü, yani Hareket Ordusu’nun İstanbul’un işgaline başlamasından bir gün önce, Mahmut Şevket, Sadaret’e çektiği bir telgrafla, Padişahı tahttan indirmek için geldiklerini “suret-i katiyede” yalanlıyordu. Bizzat Millî Meclis adına 22 Nisan’da Sadaret’e çekilen bir telgrafta dahi, Kanun-u Esasî’ye sadık kaldıkça Padişahın şahsının ve saltanat haklarının korunacağı bildirilmişti. Bu telgraflar, Meclisin sonraki davranışı karşısında şu ya da bu yönde tevil edilebilirse de, esas itibariyle İstanbul’daki askerin direnmesini önlemek amacını güden birer aldatmaca olduğu açıktır.

Sonuç olarak denebilir ki, 31 Mart isyanını çıkartan muhalefetin, Mebusan’la ilgili hesapları tamamen yanlış değildi. Mebusan, İttihat ve Terakki’nin denetinde değildi. Ayrıca, kudret ne yandaysa o yana eğilebiliyordu. Meclisin isyan sırasında İstanbul’daki davranışı ile Ayastefanos’taki davranışı arasındaki farkın, kısmen Hareket Ordusu’nun gücü ile açıklanabileceği de doğrudur. Yalnız şunu da yeniden hatırlatmak gerekir ki, isyanın aldığı kanlı, feci biçim karşısında bizzat muhalif mebusların dahi -bir çıkış kapısı gösterilmek şartıyla- bu isyanı reddetmeleri normaldi. İşte, İT, bütün meşrutiyetçilere Abdülhamit’i tahttan indirmek gibi birleştirici ve kimsenin itiraz etmeyeceği bir hedef gösterince, “sürüye” katılmamak mümkün değildi.

 

Taht değişikliği

24 Nisan günü İstanbul, Hareket Ordusu tarafından işgal olundu. Başta Babıâli ve Beyoğlu bölgesindeki kışlalar olmak üzere, kanlı da olsa, kısa süren direnişler dışında fazla bir direnme olmadı. Özellikle Yıldız’daki fırkaların direnmediği göze çarpıyor. İsyancılar, başsızdılar ve direnmemeleri için birçok telkinlerde bulunulmuştu. Yıldız’da bizzat Abdülhamit binek taşına çıkarak, direnilmemesi için kesin çağrıda bulundu. Direnen askerler, başlarına geleceklerin korkusuyla, umutsuzca direnmişlerdir.

Milli Meclis, 27 Nisan 1909 günü yeniden İstanbul’da toplanmış bulunuyordu. Mahmut Şevket’in, iki gün önceki tarihi taşıyan bir yazısı, askeri harekâtın başarıyla bütünlenmiş bulunduğunu müjdeliyordu. Bu, tahttan indirme konusunun görüşülmesi için bir işaret yerine geçiyordu. Şeyhülislam Mehmet Ziyaettin Efendi, isteksiz olduğu için “ikna” edildikten sonra Padişahın tahttan indirilmesi için fetva vermeyi kabul etti. Meclisteki oylamada, isteksiz bazı mebuslar, manevî baskı altına alınarak oybirliği ile tahttan indirme kararı çıktı. Gerekli olmadığı halde padişahlığı oylanan Veliahtın adı Mehmet Reşat’tı, ama yine padişahın, İstanbul’u ilk kez fethetmiş olan II. Mehmet’e benzetilerek V. Mehmet olarak tahta geçmesi önerildi ve kabul edildi. Hatta bir mebusa göre, bu ikinci fetih, bütün Osmanlı halklarının kalp birliği ile yapıldığı için, birincisinden daha değerliydi.

Böylece Abdülhamit’in, Kanunî’den sonra en uzun olan ve 33 yıla yaklaşan saltanatı son bulmuş oluyordu. Muhafız ve hizmetkârları tutuklanmış ya da kaçmış olduğu için, bir hayaletler sarayına dönüşen ve hatta açlık sıkıntısı çekilen Yıldız Sarayı’nda, Abdülhamit acı haberi aldı. Bir de ordunun Meclisten bir isteği olmuştu. Abdülhamit’in İstanbul’da kalması sakıncalı olacağından, Selanik’te ikamet ettirilmesi uygun görülüyordu. Meclis bu isteği de “oybirliğiyle” kabul etti. Daha sonra Divan-ı Harb-i Örfî, Abdülhamit’i isyana katılmış olduğu gerekçesiyle muhakeme etmek istediyse de, Hüseyin Hilmi kabinesi, bunu oybirliğiyle reddetti.

Bilindiği gibi, I. Ahmet’ten başlayarak (1603), Osmanlı veraset usulü senioratus, yani ailenin en büyüğü kuralına göre yürürdü (yeni padişah, ölenin kardeşi, hatta amcası olabilirdi). Bundan dolayı, Sultan Reşat 64 yaşında padişah oldu. 1918’e değin dokuz yıl padişahlık yaptı. Babası Abdülmecit, annesi Gülcemal’di. Kaynaklar, onun nazik, hatırşinas, derviş meşrepli, saray geleneklerine bağlı, Doğu kültürü ve özellikle Farsçaya vâkıf (kendisi Mevlevî idi), fakat zayıf kişilikli olduğunu belirtirler. Zayıf kişilik deyince, bu kaynaklarda, İT ya da onun desteklediği hükümetler karşısında onların her dediğini yerine getirdiği anlatılmak istenmektedir. Gerçekten de, Padişah, nadir durumlar dışında önüne gelen her kâğıdı imzalamıştır. Hemen belirtmek gerekir ki, bu, Türk toplumunun demokratik gelişmesi açısından çok hayırlı bir olay olmuştur. Zira Osmanlı Devleti’nde batılılaşma sürecinin uzunca sayılabilecek bir gelişme tarihi olmakla birlikte, Osmanlı Sarayının zihniyeti, gelenekleri ve bazı örgütlenme özellikleri şaşılacak derecede az etkilenmişti. Örneğin, harem hayatı eski biçimiyle dipdiri ayaktaydı. Değişenler, kıyafet, saray mimarisi ve döşemesi gibi dış görünüşle ilgili hususlardı. Zihniyetin de değişmediğini söyledim. Böyle olunca, kişilikli ya da güçlü padişah demek, meşrutiyete karşı tavrı olan, her fırsatta meşrutiyeti zedelemeye, hatta kaldırmaya hazır padişah anlamına geliyordu. O bakımdan, Reşat’ın zayıf bir padişah olmasına hayıflananlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, meşrutiyet düşmanlarıyla saf birliği etmiş sayılmalıdırlar. Bu gibilerin Abdülhamit’i büyük bir padişah olarak kabul ettikleri de göz önünde tutulursa, onlara, Reşat’ın zaaflarının bir ölçüde ağabeyinin ona yaşattığı baskılı ve kapalı hayatın bir sonucu sayılabileceğini de hatırlatmakta yarar vardır.

 

İngiltere ve Almanya’nın Osmanlı siyasetleri

Bilindiği gibi, Abdülhamit, istibdat döneminde esas itibariyle Almanya’ya eğilimli bir siyaset gütmüştü. Bu, onun için zorunluydu, çünkü İngiltere Mithat Paşa’yı, Ali Suavi’yi, V. Murat’ı, Ermenileri, Jön Türkler’i destekliyordu. Almanya’nın Abdülhamit siyasetine sağladığı destek, iktisadî imtiyazlarla mükâfatlandırılıyordu. Meşrutiyet ilan edilince, istibdadın dış siyasetine de tepki gösterilmiş ve İngiltere’ye karşı bir yakınlık başlamıştı. Mebusan’da İT’nin ileri gelenlerinden Babanzade İsmail Hakkı, Bağdat demiryolunun yapımında Almanlara tanınmış olan hakları eleştiriyordu. Yeni İngiliz Elçisi Sir Gerard Lowther, İstanbul’a vardığında, çılgınca sayılabilecek bir sevinç ve sevgi gösterisiyle karşılanmış, halk, arabasını elçiliğe kadar çekmişti. Buna karşılık, ilk önceleri İngiltere hükümeti de yeni düzeni desteklemiş, 27 Temmuz 1908’de Sadrıâzam ve Padişaha kutlama telgrafları göndermiş ve Osmanlı hükümetine destek olacağını bildirmişti.

Sait Paşa’dan sonra Kıbrıslı Kâmil Paşa’nın Sadaret’e gelmesi, İngiltere ile olan yakınlığın artacağına işaret sayıldı, zira Kâmil Paşa, İngiliz siyasetinin en önde gelen şampiyonuydu. Paşa, en güçlü devletin İngiltere olduğuna inandığı gibi, adeta kendi siyasal yazgısını bu ülkeye bağlamıştı. İngiltere de bu durumun farkında olduğu için, VII. Edward, Kâmil’in Sadaret’e getirilmesi üzerine, Abdülhamit’i bu davranışından ötürü kutlamak gibi uluslararası usullere aykırı bir davranışta bulunmuştu. Ayrıca İngiltere Elçiliği tercümanı Fitzmaurice’in Paşa’nın düşürülmesinden bir ay önce yazdığı özel bir mektuptan öğreniyoruz ki, Kâmil’e Grand Cross of Bath nişanının verilmesi düşünülmekteydi. Bu takdirde Kâmil Paşa, 40 yıl içinde bu nişanı alan ikinci Osmanlı olacaktı. Fitzmaurice, Paşa’yı, “çılgınlık derecesinde İngiliz taraftarı” diye tarif ediyordu.

Aslında İT de İngiltere taraftarıydı, ama onlar bu konuda muhaliflerinin karşısında yaya kalmaya mahkûmdular. Kâmil Paşa, Sabahattin, Mizancı Murat, Satvet Lutfi (Tozan), Ahmet Bedevî (Kuran), Derviş Vahdetî gibilerinin İngilizciliği, gözü kapalı, “ne olursa olsun” türünden bir İngilizcilikti. İngilizler bu tür bir İngilizciliği tercih ediyorlardı, çünkü gerçekte Osmanlı-İngiliz dostluğu imkânsızdı ve bu imkânsızlığa rağmen İngilizci olmaya devam etmek için, muhaliflerinki gibi bir tutum gerekiyordu. İmkânsızlık şundan ileri geliyordu: 19. yüzyıl boyunca dünyada süregelmiş İngiliz üstünlüğü, günden güne gelişen ve güçlenen Almanya tarafından tehdit edilmekteydi. İngilizlerin dış siyasetini belirleyen belki en önemli etken buydu. Almanya’nın sömürgeleri az olmakla birlikte, dünya pazarlarında gün geçtikçe Almanların varlığı daha fazla duyulmaktaydı. Öte yandan, İngiliz donanmasının üstünlüğü ve dünyanın her yanına yayılmış olan geniş İngiliz sömürgelerinin Alman ticaretine kapatılması, Almanya’nın iktisadî durumunu tehlikeye sokabilirdi. Bu hegemonya yarışının savaşla sonuçlanması her zaman beklenebilirdi. Zaten Avrupa da iki ittifak zümresine ayrılmış bulunuyordu: Bir yanda Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya, öbür yanda Fransa, Rusya. İngiltere’nin, İngiliz-Alman rekabeti ve İngiliz-Fransız dostluğu (1904) yüzünden ikinci zümrenin yanında yer alması en normal ihtimaldi. 1907’de Rus-İngiliz anlaşması gerçekleşti. İşte bu durumda İngiltere’nin Osmanlı Devleti ile dostluk kurması imkânsızlaşıyordu, zira Rusya’nın bu devletin ülkesi ve daha önemlisi, başkenti İstanbul üzerinde gözü vardı. İki dostluğu bir arada yürütemeyeceği için, İngiltere’nin Rus ve Osmanlı dostlukları arasında bir seçme yapması gerekiyordu. Rusya daha güçlü ve Fransa’ya ittifakla bağlı olduğu için, Rus dostluğunun her zaman tercih edilmesi tabii idi. Belki de İngilizler söz konusu imkânsızlığı az çok duydukları için, İngilizleri gözü kapalı tutan, ama Osmanlı siyaset sahnesinde güçsüz ve azınlıkta olan muhalefeti desteklediler. Böylece, İT’nin iktidarı Osmanlı Devleti’ni desteklememek için bir bahane oluyordu -o İT ki, İngiliz dostluğunu içtenlikle istiyordu.

İngiltere’nin İT’den hoşlanmaması için bir sebep daha vardı: İT’nin ulusçu bir ideolojiye sahip bulunduğunu ve çağdaş bir devlet kurmak azminde olduğunu sezinliyordu. Oysa Müslüman bir ulusçuluk fikri İngiliz İmparatorluğu’nun temeline konmuş dinamit durumundaydı. Aynı biçimde İT’nin çağdaş bir devlet kurabilmesi de, İngiliz sömürgelerinde, Doğulu ülkeler için çağdaşlaşmanın tek yolunun sömürge kalmak olduğu propagandasını iflas ettirecekti. Gerçi muhalefet de çağdaş bir devlet kurmak iddiasındaydı ama muhalefetin doğal tabanı esas itibariyle çağdaşlaşmaya ilgi duymayan feodal unsurlardan oluşacağı için, iktidar olduğu takdirde muhalefetin böyle bir program gerçekleştirebilmesi ihtimali zayıftı. Muhalefet iktidar olduğu takdirde, İngiltere’nin, sömürge ya da sömürge adayı bütün ülkelerde yaptığı gibi, bu feodal unsurları destekleyeceği muhakkaktı. Kaldı ki, ordu desteği olmadığı için İT muhalefetinin iktidar olması uzak bir ihtimaldi. Başka bir deyişle İngiltere, muhalefeti, belki de sırf İT’ye muhalefet etmiş olmak için destekliyordu. Öte yandan İngiltere’nin muhalefeti tercih etmesinin bir nedeni de, muhalefetin ulusçuluk ideolojisini reddetmesiydi. Gerçekten, muhalefet, Osmanlı Devleti’nin kozmopolit yapısını göz önünde tutarak, ulusçuluğu reddettiği gibi, bu yapıya uygun gördüğü çok gevşek ademimerkezî bir yönetimi savunuyordu.

Almanya’ya gelince: Yukarıda anlatıldığı üzere, Abdülhamit’i desteklemiş olması yüzünden, Meşrutiyet’le birlikte Almanya, Osmanlı Devleti karşısında zor duruma düşmüştü. Bir süre sonra Almanya’nın müttefiki Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi Almanya’nın bu durumunu daha da güçleştirmişti. Buna rağmen, meşrutî Osmanlı Devleti’ni Almanya’ya yaklaştıran önemli bağlar vardı, zira İT’nin belkemiğini oluşturan mektepli subaylar arasında Almanya’da okumuş, ya da Osmanlı ordusunu düzene sokmak için uzun yıllar Osmanlı hizmetinde bulunmuş olan Goltz Paşa tarafından yetiştirilmiş, ya da onunla çalışmış olanlar çok sayıda idiler. Meşrutiyet ilan edildiğinde, Goltz, Osmanlı subayları ile ilişkilerini sürdürmüş, hatta Hürriyetin ilanından birkaç ay önce İstanbul’daki eski dostlarını ziyaret etmişti. Hürriyetin ilanında ise, Mahmut Şevket, olayı telgrafla Goltz’a müjdelemişti. Buna karşılık Goltz, eski öğrenci ve çalışma arkadaşlarına tavsiyelerini eksik etmediği gibi, Meşrutiyet’i ve İT’yi, yazdığı yazılar, verdiği konferanslarla savunmaktan geri kalmamıştı. 16 Mart 1909’da Kayzer II. Wilhelm, Goltz’u ziyaret ederek, Osmanlı ordusunun ıslahatı için kendisini Osmanlı hükümetinin buyruğuna vermeyi tasarladığını açıkladı. Kayzer’in düşüncesi şuydu: Osmanlı Devleti güçlü bir hale getirildikten sonra, Avusturya-Macaristan’la askerî bir ittifak yapacak ve böylece Rusya’nın Balkanlar’da hegemonya ya da fetih emelleri beslemesi imkânsızlaştırılacaktı. Başta Goltz bu tasarıyı tereddütle karşıladıysa da, sonradan Kayzer’in düşüncesine katıldı.

 

İngiltere ve Almanya’nın 31 Mart Olayı’ndaki tutumları

İsyan çıktığında, İngiliz basını ve İngiliz Elçiliği, ayaklanmayı ellerinden geldiğince desteklediler. İngiliz Elçisi, kendisine bağlı konsolosluklara bir genelge göndererek, olayın “yanlış” anlaşılmaması için çalıştı. Öte yandan ayaklanma süresince Elçi ile Hariciye Nazırı Rıfat Paşa yakın bir ilişki içinde bulunmuşlardı. Hem Paşa, hem de İsmail Kemal için elçilik, sanki teklifsizce akıl danışılacak, yardım istenecek bir komşu kapısı durumundaydı. Elçinin konsolosluklara yolladığı genelgenin İsmail Kemal’in isteği üzerine hazırlandığı yolundaki ikincisinin iddiası da doğru kabul edilebilir. Yine İsmail Kemal, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesini önlemek üzere İngiltere’nin duruma müdahalesini istediğinde Elçi Lowther, bu öneriyi olumlu karşılamıştı. Yüzbaşı Bettelheim’in, ayaklanma günü, şüpheli şartlar altında Ayasofya’da ne aradığı da sorulmaya değer. Son olarak Alman Elçisinin bir raporuna göre, Selanik’teki İngiliz Konsolosu Lamb, Mahmut Şevket’i iki kez ziyaret edip, birincisinde dostça, ikincisinde resmen, İstanbul üzerine yürümenin Devletin parçalanmasına yol açacağı uyarısı ya da tehdidinde bulunmuştu.

Öte yandan, donanma, 31 Mart’tan bir gün önce ve olaydan sonra, “şüpheli” sayılabilecek bir tutum içindeydi. Bununla ilgili olarak, donanmada İngiliz etkisinin ne denli güçlü olduğunu, donanmanın başında İngiliz Amirali Gamble’ın bulunduğunu hatırlatmak gerekir. Hareket Ordusu, Ayastefanos’a geldiği zaman, donanmanın Gamble Paşa kumandasında denize açılacağı ilan edilmişken, Ayastefanos açıklarında demirleyen filoya Miralay Rüstem Beyin kumanda etmesi ve durumun bir bildiri (daha doğrusu, yalanlama) ile açıklanması belki fazla dikkati çekmez. Fakat Hareket Ordusu’nun İstanbul’a egemen olmasından sonra zamansız olarak ve şüpheli şartlar altında Gamble Paşa’nın işine son verilmesi, olağandışı bir durum olduğuna işaret sayılabilir. Ayrıca, Sabahattin ve Fazlı Beylerin, tutuklandıkları halde haklarında kovuşturmadan vazgeçilmesi, bir İngiliz müdahalesinin sonucu sayılabilir. İngiliz Elçisi, arkeolog Ramsay’e, 27 Nisan 1909 günü Sabahattin Beye bir şey yapılmayacağını kesin olarak söyleyebildiğine göre, herhalde bir bildiği vardı.

Sonuç olarak denebilir ki, muhalefetin siyasal tutumunun belki en büyük özelliği ve kuvvet aldığı nokta, İngiliz siyasetiydi. Ayaklanma, muhalefetin eseri kabul edilsin ya da edilmesin, mademki 31 Mart ile Ahrar’ın durumu geçici olarak da olsa güçlenmiştir, İngiltere’ye yaklaşma, ayaklanma sonuçlarından biri sayılabilir. Nitekim İstanbul’da İT, siyaset meydanından atıldığı için, Hareket Ordusu başkente girinceye kadar, Ahrarcılarla İngilizler hemen hemen istedikleri gibi at oynatabilmişler, İngiliz temsilcilikleri, kurulmasına çalışılan İT’siz siyasal düzenin devamı için manevî ve siyasal desteklerini esirgememişlerdir. Bununla birlikte, İngilizlerin 31 Mart düzenini daha maddî bir yönden destekleyip desteklemedikleri kesinlikle belli değildir. Muhalefeti, 31 Mart’ın patlak vereceğinden önceden haberli saydığımıza göre, İngilizlerin de -aradaki içten ilişkilere bakılırsa- haberli olmaları muhakkak gibidir. Ama 31 Mart arifesinde ayaklanmanın çıkması için herhangi bir yardımları olup olmadığı bilinmemektedir. (Philippe de Zara, Moustapha Kemal Dictateur adlı eserinde İngiliz Intelligence Service’in parayla kışkırtıcılık yapmış olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca, ayaklanan asi askerlerin üzerinden anormal miktarda paraların çıkmış olduğu iddiaları da vardır.)

Almanlara gelince: 31 Mart ayaklanması çıkınca, Goltz, Alman basınında çıkan yazılarıyla ve herhalde başta Mahmut Şevket olmak üzere eski öğrenci ve arkadaşlarına yazdığı mektuplarla, duruma yakın bir ilgi gösterdi. Die Woche dergisinde 24 Nisan 1909’da çıkan bir mektubunda, Mahmut Şevket’in başarı gösterebilmesi için hızlı ve sert bir saldırı yapması tavsiyesinde bulunuyor ve bu yolda davranılacağını tahmin ediyordu. Öte yandan, Neue Freie Presse gazetesinde 18 Nisan’da çıkan ve Goltz’un hazırladığı söylenilen bir inceleme, Rumeli’den İstanbul’a ulaştırma imkânlarını göz önüne alarak, 16 Nisan’da başlayacak bir hareketle 21 Nisan’a kadar İstanbul önlerine 15.000 askerin yığılabileceğini tahmin ediyordu. (Oysa The Times bu sırada Hareket Ordusu’nun tehditlerinden “blöf” diye söz ediyor, üç haftadan önce yığınak yapılamayacağını, zaten Nâzım ve Ethem Paşaların İstanbul yakınında bu yığınağa müsaade etmeyeceklerini muhakkak sayıyordu.) İnceleme, Edirne’deki Ordunun tutumunun önemli olacağını ve İstanbul üzerine yüründüğü zaman, yabancı devletlerin müdahalesine yol açmamak için, mutlaka sokak çarpışmalarından kaçınmak gerektiğini ileri sürüyordu. Daha sonra, Goltz’un aynı gazeteye yazdığı bir yazı, muhalefete karşı öç alıcı davranışlardan çekinilmesini tavsiye ediyordu.

Ramsay’in sözünü ettiği bir söylentiyi de burada anmak gerekir. Buna göre, Hareket Ordusu’nun masraflarını Almanlar ya da Almanlarla Avusturyalılar yüklenmişti. Para sıkıntısı içinde bulunan ve demiryolları kendine ait olmayan Osmanlı Devleti’nde, binlerce askeri Rumeli’den İstanbul’a getirmenin birçok malî güçlüklere uğraması olağandı. Zaten herhalde bu yüzden olacak ki, Mahmut Şevket’in kendi ya da karısının servetini bu işe ayırdığı söylentileri basına yansımıştı. Onun için, temellendirilmemiş de olsa, bu dedikoduyu anmak yararsız sayılmamalıdır. Yine Ramsay’e göre, İstanbul’da hemen herkes Hareket Ordusu’nun başarısını bir Alman zaferi ve bir İngiliz yenilgisi olarak değerlendirmişti.

Yabancı devletlerle ilgili bir olay daha vardır. Muhtemelen Rusya olan, bir devletin elçisi, Hareket Ordusu kente girdikten sonra, 25 Nisan’da bir kapıoğlanı (kavas) göndererek, Abdülhamit’in bir arzusu olup olmadığını sordurmuştur. Teklif ciddi sayılabilirse, ancak bir kaçırma teklifi olarak yorumlanabilir. Tabii bunun için hayli geç kalınmış olunduğu ortadadır ve ihtimal kapıoğlanı da, bu işi dikkat çekmeden yapabilmek için kullanılmıştı. Öte yandan ciddi sayılamayacak bir rivayete göre İngiltere, Fitzmaurice aracılığıyla, Abdülhamit isterse Akdeniz donanmasını İstanbul’a göndermeye hazır olduğunu bildirmiş. Abdülhamit, gelenlerin (Hareket Ordusu) evlatları olduğunu söyleyerek nazikâne reddetmiş. Bu rivayet pek ciddi sayılamaz, çünkü “Kızıl Sultan”ı kurtarmak için son harekete geçecek devlet, herhalde İngiltere olduğu gibi, bu uğurda üstelik donanma göndermesi iyice abes bir ihtimaldir.

 

Sonuç

Hemen belirtmeli ki, 31 Mart’ın olmuş olması bir başarısızlık işaretidir. Böylece pembe hayallerle girilen II. Meşrutiyet döneminin ne denli dikenli ve çetrefil bir yol olduğu meydana çıkıyordu. İT’nin denetleme iktidarı böyle bir patlamayı önleyememişti. Bunun, tabii ki bir bedeli vardı. Bir kez uluslararası planda Türkiye’deki Hürriyetin imgesi lekelenmiş oluyordu. Hele Adana’daki 31 Mart’ın bir Müslüman-Ermeni çatışması biçiminde ortaya çıkması, Avrupa kamuoyunun en duyarlı olduğu bir noktayı “tahriş etmiş” oldu. Tabii ayrıca, İT’nin içteki nüfuz ve saygınlığı da sarsıldı. Bu arada, İT’ye yeniden denetleme iktidarını iade eden ordunun İT dışı kesimlerinin gözündeki saygınlık azalması özellikle önemliydi. Zira Hürriyetin ilanı büyük ölçüde küçük rütbeli İT’li subayların işi olmuştu. Bu, ister istemez hiyerarşik ilişkileri zayıflatmış, başka bir deyimle, yüksek rütbelilerin saygınlığını azaltmıştı. Burada önemli olan gerginlik, yüksek rütbeli alaylılarla genç mektepliler arasında değildi, çünkü Hürriyetin ilanıyla ilk grup tasfiye edilmişti. Önemli olan gerginlik, yüksek rütbeli mekteplilerle İT’li küçük rütbeli subaylar arasındaydı. Birinci grup, askerî aşama sırası (hiyerarşi) dolayısıyla üst durumundaydı, oysa askerlik dışı, siyasal ilişkiler dolayısıyla ikinci grup üst oluyordu. Fakat İT’nin 31 Mart’a engel olamamış olması, bir “yüzüne gözüne bulaştırma” görüntüsü yaratmış, Mahmut Şevket komutasındaki Hareket Ordusu’nun bu işi tamir etmesi ise Mahmut Şevket’i bir çeşit diktatör yaptığı gibi, aynı zamanda bütün yüksek rütbelilerin durumunu bir miktar yükseltmişti.

Tabii, 31 Mart Olayı’nın olumlu sayılabilecek yanları da yok değildi. Bunların başında, Abdülhamit’in tahttan indirilmesi gelir. Abdülhamit’in Meşrutiyete tamamen sadık kalacağını varsaysak dahi, onun, kişiliğinden ve deneylerinden gelen ağırlığı İT’nin serbestçe hareket etmesine engel olurdu. Oysa Reşat’ın kişiliği ve deneyimsizliği dolayısıyla, böyle bir ağırlığı yoktu. Kaldı ki, 31 Mart’ın da gösterdiği gibi, bunalımlı durumlarda Abdülhamit’in nasıl davranacağı konusunda hiçbir güvence yoktu.

Ayrıca, sekiz ay boyunca hükümet ve Meclisin esaslı bir icraat yapamadığını, fakat isyandan sonra İttihat ve Terakki’nin, sözü edilen uzuvlarla birlikte derlenip toparlandığını ve belki sıkıyönetim ortamından da biraz yararlanarak Meşrutiyet düzeninin çerçevesini oluşturan bir mevzuat dizisini ortaya koyduğu söylenebilir. Nitekim 31 Mart Olayı’nın sekizinci günü (20 Nisan 1909) Paşanın hükümete gönderdiği ültimatomda, Meclisin, Meşrutiyetin bir daha tehlikeye girmemesi için matbuat, cemiyet ve kulüp, miting ve serseri nizamnameleri yapması ve bunlar hazırlanıncaya değin sıkıyönetim uygulanması isteniyordu.

Prof. Dr. Sina AKŞİN

Bu yazı Bilim ve Ütopya'nın nisan 2017 sayısında yayımlanmıştır.